Anasayfa MİHR VAKFI Görsel Eserler Yazılı Eserler Download Canlı Yayın
Tekzib
Anasayfa » Kitaplar » Tekzib

TEKZİB Dr. İskender ALİ M İ H R BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM SUNUŞ Sevgili okuyucular! Sizlere bir defa daha seslenmek imkânını bize ihsan ettiği için Yüce Rabbimize hamdederiz, şükrederiz. Elimizdeki bu sayı ile yayın hayatında 8'inci aya girmiş bulunuyoruz. 8'inci sayı ve 8'inci ay. Allah'ın hizmet yolunda 8 ay... Sizlere en güzelini, sizleri en mutlu edecek olanı 8 ay boyunca hep vermeğe çalıştık. Allah'ın yolunda naçizane bir hizmetti bizimki... Her geçen gün bu hizm...

Tekzib

 

TEKZİB

Dr. İskender ALİ M İ H R
 
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM

SUNUŞ

Sevgili okuyucular! Sizlere bir defa daha seslenmek imkânını bize ihsan ettiği için Yüce Rabbimize hamdederiz, şükrederiz. Elimizdeki bu sayı ile yayın hayatında 8'inci aya girmiş bulunuyoruz. 8'inci sayı ve 8'inci ay. Allah'ın hizmet yolunda 8 ay... Sizlere en güzelini, sizleri en mutlu edecek olanı 8 ay boyunca hep vermeğe çalıştık. Allah'ın yolunda naçizane bir hizmetti bizimki... Her geçen gün bu hizmetin daha büyük boyutlar kazandığını görüyoruz ve bu sebeple Rabimize daha çok hamdediyoruz ve şükrediyoruz. Son günlerde İktibas Dergisinde, Aktüel Dergisinde, Ortadoğu Gazetesinde, Yeni Gündem Gazetesinde ve nihayet Hürriyet Gazetesinde bizim için çok şeyler yazıldı, çizildi. Basının bazen ne kadar çirkin vecheler gösterdiğini, insanların zanlara tâbî olarak nasıl hakarete kadar varan sözler sarfettiğini hepiniz gördünüz.

Allahû Tealâ insanları fizik ceset (vech), nefs ve ruhtan vücuda getirmiş; üç ayrı cesedimiz var. Fecr suresinin 26. âyet-i kerîmesine göre fizik vücudumuz (vechimiz) halkedilmiş, yaratılmış. Şems suresinin 8. âyet-i kerîmesine göre nefsimiz sevva edilmiş, yani dizayn edilmiş. Ve Secde suresinin 9. âyet-i kerimesine göre ruhumuz nefyedilmiş, yani üfürülmüş. Bu üç tane cesetten zanla hareket eden, başka insanlar hakkında sadece negatif şeyler düşünen hep nefstir. Çünkü sadece onda 19 tane afetin mevcut olduğunu görüyoruz. Bu afetlerden bir tanesi de başka insanlar hakkında gıybet etmek, dedikodu etmek hatta onlara iftira etmektir. İşte son günlerde bu istikamette bir faaliyetin yukarıda saydığımız gazetelerde oluştuğunu görüyorsunuz.Tabiatıyla bunlara cevap vermek gerekiyor. Önce, bizim hakkımızda yazılan bu yazıların kökünde ne yatıyor ona beraberce bir göz atalım.

GERÇEK İSLÂM VE BUGÜN YAŞANAN İSLÂM

Bugüne kadar İslâm konusunda neler yapılmış, acaba bugün 14 asır evvelki Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı İslâm yaşanabiliyor mu?

Ne yazık ki 14 asır evvel yaşanan Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı islâm artık bugün o standartlarda yaşanmıyor. Şeytan insana olan ezeli düşmanlığı sebebiyle çok şeyleri, Allah'ın güzelliklerinden çok şeyleri devre dışı bırakmayı başarmış. İnsanlar artık kendilerini, ahiret ve dünya saadetine ulaştıracak olan aslî unsurları unutmuş görünüyorlar. Ve ne yazık ki insanlara dini öğretmekle vazifeli kurumlar da aynen o standartlar içinde insanları mutluluğa, ahiret ve dünya mutluluğuna ulaştıracak olan asgari unsurları da unutmuşa benziyorlar.

14 asır evvel pırıl pırıl nur içinde bir islâm tatbikatı söz konusuydu. İnsanlar Allah'a çağrılıyordu. Âyet-i kerime son derece açık: Yusuf Suresi 108. âyet-i kerime. Allahû Tealâ buyuruyor:

12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”


Demek ki başta Peygaber Efendimiz (S.A.V) olmak üzere bütün sahâbe insanları Allah'a çağırıyordu. Bu, Allah'a çağırmanın sonuçlarını net olarak Kur'ân-ı Kerîm'de görmek mümkündür. Çünkü sahâbenin Allah'a çağırdığı insanlar bir süre sonra mutlaka sahebeye tâbî olmuşlardır. İşte Tövbe suresinin 100. âyet-i kerimesi:

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

İSLÂM VE MUTLULUK

Demek ki, ensar ve muhâcirin adını verdiğimiz sahâbenin yanıbaşında onlardan sonra gelen nesil var: Tâbiin. Ve Tâbiin dediğimiz tâbî olanlar bütün sahabeye tâbî olmuşlardır. Bu tâbî oluş müessesesinin temelinde elbette Allah'a çağırmak vardı ve bir adım ötesinde de mutluluk. Allahû Tealâ insan mutluluğunu sağlam esaslara bağlamış Kur'ân-ı Kerîm'de. Evvela şunu bileceğiz ki, Kur'ân-ı Kerîm Yüce Rabbimizin bütün insanlığa, bütün kainata ihsan ettiği Kur'ân-ı Kerîm insanlar için herşeyden evvel bir saadet yani mutluluk davetiyesidir. Kur'ân-ı Kerîm bütün insanlar için bir saadet taahhütnamesidir. Bir saadet garantisidir. Ve nihayet Kur'ân-ı Kerîm bütün insanlar için bir saadet reçetesidir.

Niçin böyle söylüyoruz? Çünkü 14 asır evvel Allahû Tealâ bütün insanları mutlak saadete ulaştıracak olan gerekli formülleri Kur'ân-ı Kerim'e koymuş, bütün insanları bu saadete ulaşmak konusunda farz hükümlerle donatmış. Ve kim bu istikamette kendine düşenleri yaparsa onların mutlaka saadete ulaşacağını garanti etmiş.

Ne demek istiyoruz? Kur'ân-ı Kerim'imiz açık ve kesin bir şekilde şunu söylüyor: Ezelde Allahû Tealâ bütün insanları huzurunda toplamış. Onların hepsine birden, hepimize birden, bütün insanlara yani şu ana göre konuşuyorsak bundan evvel yaşamış ve ölmüş olan insanlara, şu anda yaşamakta olan insanlara ve gelecekte doğacak ve gelecekte yaşıyacak olan insanlara hepsine birden hitap ediyor Allahû Tealâ ve soruyor."Ben sizin Rabbiniz değil miyim?"

A'râf Suresi 172. âyet-i kerime. Ve... Cevap veriyor bütün insanlar: Kâlu: Dediler ki. Belâ: Evet. Hepimiz Allahû Tealâ'ya "EVET" diyoruz. "Sen bizim Rabbimizsin."

7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”



Olay burada bitiyor mu? Hayır. Maide Suresinin 7. âyet-i kerimesi bundan sonra Allahû Tealâ'nın bizden MİSAK aldığını, YEMİN aldığını söylüyor. Bu yeminin mahiyetinin yemin, misak ve ahd olmak üzere üç ayrı cepheyi ihtiva ettiğini görüyoruz.

YEMİN MİSAK VE AHD

Aslında misak tek başına düşünüldüğü zaman insan ruhunun insanoğlu ölmeden evvel hayatta iken Allah'a ulaşması istikametinde bir yemindir. Allahû Tealâ hepimizden 3 ayrı istikamette yemin almıştır. Nefsimiz için tezkiye konusunda; yani aklanması, temizlenmesi, afetlerine hakim olması istikametinde bir yemin almıştır.

İşte Şems Suresinin 9. âyet-i kerimesi:

91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.



Müddessir Suresi 38, 39 ve 40. âyet-i kerimeler:

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).


74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.


74/MUDDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne).
Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.

Görülüyor ki nefslerimiz Allahû Tealâ'ya ezelde tezkiye olacaklarına dair, afetleri kontrol altına alacaklarına dair, afetlere hakim olacaklarına dair yemin vermişler.

MİSAKİMİZ

Ruhlarımız Yüce Rabbimize Misak vermişler. İşte Maide suresinin 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:
"Üzerinize Allah'ın ihsan ettiği nimetini zikredin ve Allah'a ezelde verdiğiniz misakinizi, (yani ruhunuzu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmak konusunda Allah'a verdiğiniz yemininizi) zikredin."

Allahû Tealâ'ya ruhumuzu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmak konusunda misak ermişiz. Bu misakin muhtevası Ra'd Suresinin 20, 21 ve 22. âyet-i kerimelerinde ifade edilmektedir.

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.


13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.

Kim Allah'tan Allah'a ulaşmayı dilerse, o kişinin mutlaka ruhunu Allah'a ulaştıracağı (bu dünya hayatını yaşarken Allah'a ulaştıracağı) net olarak Ankebût Suresinin 5 . âyet-i kerimesinde ifade buyurulmuştur.

29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.



Öyleyse şunu görüyoruz ki hepimiz Allah'a ezelde ruhumuzu biz ölmeden evvel Allah'a ulaştıracağımıza dair yemin vermişiz. Bu yeminin adına da "Misak" diyor Allahû Tealâ.

AHDİMİZ

Bir yeminimiz daha var: Fizik vücudumuzun Allah'a verdiği AHD. Yâsin Suresi 60 ve 61. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ buyuruyor:

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.


36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

3 YEMİNİN FARZ KILINMASI

Görüyoruz ki biz insanlar Allahû Tealâ'ya Yüce Rabbimize ezelde 3 ayrı yemin vermişiz. Allahû Tealâ bu yeminlerin hepsini bizden almış. Bu yeminleri bir de üzerimize farz kılmış. Ruhumuzun Allah'a verdiği biz ölmeden evvel Allah'a ulaşma yemini, tam 9 defa üzerimize farz kılınmış.

1- Zümer-54:

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

2- Rum-31:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


"Müniybiyne ileyhi."
Rabbine dön (ulaş).

3- Fecr-28:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

 
"İrci'ıy ilâ rabbiki."
Rabbine dön (rücu et, geri dönerek ulaş).

4- Zariyat-50:

51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.

 
"Fefirrû ilallah."
Öyleyse Allah'a kaç (Allah'a sığın).

5- Lokman-15:

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.


"Vettebi'sebiyle men enâbe illeyy."
Bana ulaşanın yoluna tâbî ol.

6- Şura-47:

42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).


Ölüm günü gelmeden önce Allah'ın davetine icabet et emri. Davet, Yûnus suresinin 25. âyet-i kerimesinde:
10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.



O Sıratı Mustakîm ki, Allah'a ulaştıran yolun adıdır. Allah görülüyor ki burada açık bir şekilde kendi Zat'ına davet ediyor. O davette üzerimize farz kılınıyor.

7-Müzemmil 8 :

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

8- Enam-152:

6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.


Diyor ki Allahû Tealâ, "Hepiniz Allah'a olan ahdlerinizi yerine getirin ve bunlardan bir tanesi de ruhumuzun Allah'a ulaşmasıdır"

9- Maide-7:

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

Öyleyse görüyoruzki, ruhumuzun biz ölmeden evvel Allah'a ulaşması üzerimize tam 9 defa farz kılınmış. Allahû Tealâ nefsimizin tezkiyesini de farz kılıyor üzerimize Maide 105'de diyorki;

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.


Fizik vücudumuzun (vechimizin) Allah'a kul olması da Allahû Tealâ tarafından üzerimize farz kılınıyor.
Bakara-21:
2/BAKARA-21: Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.


Görülüyor ki Allahû Tealâ ile olan ilişkilerimizde Yüce Rabbimiz 3 yeminimizi de daha doğrusu yeminimizi de, misakimizi de, ahdimizi de üzerimize farz kılmış. Bunların yerine getirilmesini istiyor.

ALLAH EN ÇOK İNSANI SEVER

Acaba neden? Şunu biliyoruz ki Allahû Tealâ en çok insanı seviyor kainatta ve en çok sevdiği mahluku insan olduğu için onun mutlu olmasını istiyor. Bu yeminleri de bize veriyorki, bu yeminleri yerine getiren mutlaka cennete gidecektir. Öyleyse Allahû Tealâ'nın bu yeminleri hepimize, bütün insanlığa insanların her birine tek tek verdirmesinden muradı bütün insanların cennete gitmesini istemesidir. Gerçekten durum böyle mi? Âyet-i kerimelere beraberce bakalım. Yüce Rabbimiz neden insanı en çok seviyor oradan başlıyalım. Çünkü şu dünyayı Allah insanlar için yaratmış. Bakara suresinin 29. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki;

2/BAKARA-29: Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
O (Allah) ki, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve o, Alîm’dir (herşeyi en iyi bilendir).


Demekki dünya adı verilen bu gezengende Allah'ın yarattığı ne varsa hepsi bizim için yaratılmış. Devam ediyor. Casiye suresinin 13. âyet-i kerimesinde Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
45/CÂSİYE-13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.


Öyleyse görüyoruzki ister bu dünya olsun, ister bütün kainat olsun Allah bütün dünyada ve bütün kainatta yarattığı herşeyi insan için yaratmış ve insanın emrine musahhar kılmıştır. Öyleyse kısaca, Allah insandan başka yarattığı herşeyi, canlı veya cansız herşeyi, insan için yaratmıştır. Ve gene eğer öyleyse Allah'ın ençok sevdiği mahlûk insandır.

ALLAH İNSANDAN SADECE MUTLU OLMASINI İSTER

En çok sevdiği mahlûk olduğu için de Allah insanın sadece ve sadec mutlu olmasını istemektedir. Allah'ın insanoğlundan istediği şey nedir diye bir sual varid olduğunda bu sualin kesin cevabı şudur: Allah insandan sadece ve sadece onun mutlu olmasını istiyor ve bunun için mutlu bir dünya hayatı geçirmesini istiyor ve ahirette de mutlaka bütün insanların cennete girmesini istiyor. İşte bu iki safhadan ikincisi, yani insanoğlunun hepsinin yani bütün insanların Allah'ın cennetine gitmesini Allah'ın istediği kesindir. İşte demin söylediğimiz, demin sizlere anlatmaya çalıştığımız o yeminler bu sebebe dayalı olarak bütün insanlara verdirilmiştir. Aynı hedefe yönelik olarak, yani bütün insanların cenneti yaşaması hedefine yönelik olarak, Allahû Tealâ bu yeminleri, insanların üzerine farz kılmıştır, bütün insanların.
Düşünün ki kainatta ne kadar insan varsa yaşamış, yaşamakta olan yaşayacak olan. bütün insanlara Allahû Tealâ üç ayrı cesedi konusunda da üç ayrı yemini verdirmiş. Muradı ne? Bu muradının ne olduğunu net olarak bir âyet-i kerime grubunda görüyoruz. Fecr suresinin 27, 28, 29 ve 30. âyet-i kerimeleri. Yüce Rabbimiz buyuruyor:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!


89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.


89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.

Gördüğünüz gibi Allahû Tealâ nefse sesleniyor ve buyuruyorki, Ey mutmain olan nefs Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan, yani tezkiye ol, temizlen, arın, afetlerini kontrol altına al. Yani Allah'a verdiğin, nefsini tezkiye etmek, temizlemek, arıtmak, afetleri kontrol altına almak konusunda Allah'a verdiğin yemin var ya, işte o yemini yeyrine getir. Ruha sesleniyor Allahû Tealâ "irci'i ilâ rabbiki". "Ey ruh sen de rabbine dön, rabbine geri dönerek rabbine ulaş." Yani Allah'a verdiğin ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırma konusundaki misakini yerine getir.
Sonra fizik vücudumuza (vechimize) sesleniyor: "fedhuli fiy ibâdiy" "O zaman (nefsini tezkiye ettiğin zaman, ruhunu da Allahû Tealâ'ya ulaştırdığın zaman), yani yeminini ve misakini yerine getirdiğin zaman, o zaman gel kullarımın arasına gir." Yani Allah'a verdiği üçüncü yeminin olan ahdini o zaman yerine getirmiş olursun. Ruhun artık bana ulaştı, eskiden sende olan ruhun sebebiyle sen Bize kul olmuş değildin. Ama şimdi artık ruhun sende değil, Bizde. Bize ulaşan ruhun sebebiyle ruhunun Bizde olması sebebile sen artık şeytana kul olamazsın, Bizim kulumuz oldun. O sebeple gel, kullarımın arasına gir. Bu noktada bu insanın Allah'a verdiği üç yeminini de yerine getirdiğini görüyoruz. Yani,
1- Nefsini tezkiye etmiştir, temizlemiştir, kontrol altına almıştır nefsinin afetlerini.
2-Ruhunu Allah'a ulaştırmıştır, misakini de yerine getirmiştir.
3- Allah onu kullarının arasına kabul etmiştir. Bu kişi ahdini de yerine getirmiştir.
Öyleyse bu insan;
1- Nefsinin Allah'a verdiği YEMİN'i yerine getirmiştir,
2- Ruhunun Allah'a verdiği ve üzerine dokuz defa farz kılınan MİSAK'ini yerine getirmiştir, ruhunu Allah'a ulaştırmıştır.
3- Bu kişi Allah'a verdiği AHDİ'ni yerine getirmiş ve şeytana kul olmaktan kurtulup, Allah'a kul olmuştur.
Bunun bir sonucu olması lâzım. 30. âyet-i kerimede sonuç net olarak açıklanıyor: "vedhuli cenneti" "Ve cennetime gir."
Öyleyse kesin bir olguyla karşı karşıyayız. Her kim Allah'a verdiği yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse, o kişinin makamı mutlaka cennettir. Allah burada kesin ve açık olarak:...ve cennetime gir, diyor. Zaten bu yeminlerden bir tanesinin yerine getirilmesi de o kişinin cennete girmesine yeterlidir. Ayrıca bu yeminlerden bir tanesinin yerine getirilmesi, üçünün de yerine getirilmesini garanti eder. Öyleyse bu yeminlerden nefsin tezkiyesinin yerine getirilmesi olayına bakalım. O kişi cennete girer mi? Kesin. Çünkü Allahû Tealâ Şems suresinin 9. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki;

91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.

Müdessir suresinin 38, 39, 40. âyet-i kerimeleri aynı şeyi söylüyor, gene cennete gitmenin nefsin tezkiyesi ile mümkün olabildiğini:

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).


74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.


74/MUDDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne).
Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.


Görülüyor ki, Allah hepimize ezelde yeminler verdirmiş. Bu yeminleri mutlaka yerine getirmemizi ve mutlaka cennete girmemizi istiyor Allahû Tealâ. Çünkü 9 defa farz kılmış üzerimize Allah'a verdiğimiz yeminleri... Ve bu yeminleri bütün insanlara istisnasız olarak bütün insanlara verdirdiğine göre ve bütün insanların üzerine farz kıldığına göre Yüce Rabbimizin bütün insanların yerine getirmesini istediği birşey var, bu yeminlerin yerine getirilmesi. Mükâfatı ise, mutlak olarak cennet. Şimdi olaya beraberce bakalım. Allah bütün insanlara bu yeminleri verdirmiş mi? Bütün insanlar bu yeminleri vermiş Allahû Tealâ'ya. Kesin. Peki bu yeminleri yerine getiren mutlaka cennetlik mi? Gördük ki bu da kesin. Öyleyse Allahû Tealâ, kesin olarak söyleyebiliriz ki, insan adı verdiği, insan olarak vücuda getirdiği nefs, ruh ve fizik vücuttan (vech) ibaret bu insanoğuullarının hiç istisnası olmaksızın hepsinin mutlaka cennete gitmesini istiyor. Sebebi de en çok sevdiği mahlûkun insan oluşu. Ve bütün kainatı ve kainatta yarattığı canlı veya cansız herşeyi insan için yaryatmasından en çok insanı sevdiğini anlıyoruz. En çok insanı seven Allahû Tealâ insanları mutlaka cennetine ulaştırmayı dilemiş. Öyleyse demekki Allahû Tealâ'nın indinde en çok sevilen mahlûk insandır ve Allah bütün insanların mutlaka cennete girmesini istiyor. Öyleyse Allah kulhlarından ne istiyor? Bu sualin birincili cevabı, birincil etaptaki cevabı, onların mutlaka ahiret saadetine ulaşmalarını, hepsinin cennete gitmelerini istiyor. Olay burada bitiyor mu? Hayır. Burada bitmiyor.

DÜNYA SAADETİ DE FARZDIR

Allahû Tealâ'nın daha da ötede talebi var. insanların aynı zamanda dünya saadetine de mutlaka ulaşmalarını diliyor Yüce Rabbimiz. İşte bu cümleden olmak üzere bütün insanları dünya saadetine de ulaştırmak üzere üç ayrı âyet-i kerime ile dünya saadetini de bütün insanlara farz kılmış. İşte birinci âyet-i kerime; Nisa suresinin 103. âyet-i kerimesinde şekilleniyor. Diyor ki Yüce Rabbimiz:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


"Fezkûrullâhe kıyâmen ve kuuden ve alâ cünübiküm."
"Ayakta iken de, otururken de, yatarken de hep Allah'ı zikredin."
Demekki, Allahû Tealâ'nın bizim hepimizden istediği birşey var. Daimi zikir. Bu bir farz-ı ayındır. Bütün insanların üzerine Allahû Tealâ daimi zikri farz kılmış. İnsanın dünya sadetine ulaşması için temelde daimi zikir asıldır. Bununla yetinmemiş Allahû Tealâ, irşadı da üzerimize farz kılmış. Bakara suresinin 186. âyet-i kerimesinde şöyle buyurur Yüce Rabbimiz:
2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).


Demek ki Allahû Tealâ bütün insanları irşada ulaşmaya davet ediyor. Öyleyse irşada ulaşmak bütün insanların üzerine farzdır. Davetin de farz kılınmasıyla bu bir kat daha kesinlik kazanıyor.
2. âyet-i kerime olan Şûra suresinin 47. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyorki:
42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).


Öyleyse Allahû Tealâ'nın daveti irşad davetidir. Bütün insanlar irşada davet ediliyor ve bu davet bütün insanların üzerine farz kılınıyor. Ölmeden evvel irşada ulaşmak.
Ve 3. âyet-i kerime, Bakara suresi 208:
2/BAKARA-208: Yâ eyyuhâllezîne âmenûdhulû fîs silmi kâffeh(kâffeten), ve lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun).
Ey âmenû olanlar! Hepiniz silm’e dahil olun (Allah’a teslim olun)! Ve şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Muhakkak ki o, size apaçık düşmandır.


"Ey amenu olanlar! Hepiniz teslime girin, (teslimin de hepsine girin, yani ruhunuzu da fizik vücudunuzuda (vechinizi), nefsinizi de Allah'a teslim edin."Silm kelimesi (sin, lâm, ve mim.) İslâm kelimesinin kökünü oluşturuyor. Bu kelimenin iki tane temel unsuru var. Aslî unsuru teslim olmak, ikincil unsuru sulh ve sükûna ulaşmak.

DÜNYA SAADETİ NEDİR?

Ve Allahû Tealâ bütün insanları Allah'a teslim olmaya çağırıyor ve sulh ve sükûna çağırıyor. Yani dünya saadetine. Öyleyse bu üç tane âyet-i kerime bütün insanları;
1- İrşada
2- Daimi zikre
3- Allah'a teslim olmaya; üç cesetle birlikte teslim olmaya, yani ihlâs'a ve salâh'a çağırıyor. Yani dünya saadetine çağırıyor. Üç âyet-i kerime bütün insanlarda dünya saadetini oluşturmak üzere temeldeki üç tane şartı ortaya koyuyor. Daimi zikir dünya saadetinin temel şartıdır. İkincisi, irşada ulaşmak dünya saadetinin temel şartıdır. üçüncüsü, Allah'a teslim olma ve dolayısıyla sulh ve sükûna ulaşma, dünya mutluluğunun, dünya saadetinin temel şartıdır. Öyleyse bu hedeflere varan bir insan dünya saadetine ulaşır mı? Bu konuyu beraberce kısaca gözden geçirelim: Bir insanın dünya saadetine ulaştığı, üç ayrı cepheden incelenmek suretiyle anlaşılır.
1- O insanın iç âleminde sulh ve sükûna ulaşması,
2- Kişinin dış âleminde, yani başka insanlarla olan münasebetlerinde sulh ve sükûna ulaşması,
3- İnsanoğlunun Allah ile olan ilişkilerinde sulh ve sükûna ulaşması.
Eğer üç ayrı cephede de sulh ve sükûn tahakkuk etmişse o kişi mutlaka dünya saadetini yaşamaktadır. Böyle olup olmadığını görelim.

İÇ ALEMDE MUTLULUK

Nefs-i emmarede bulunan, başlangıçta bulunan insanlar (ki, bütün insanlar başlangıçta nefs-i emmarededir, ) emmare nefs yani şerri emreden nefs kademesindedir. Bu kademedeki insanlar hep huzursuzdur ve sıkıntılıdır. İç âleminde. Neden? Vücudun kumandanı akıldır. Ve insanın nefsi 19 tane âfetle dolu olduğu için, yalnız âfetlerden oluştuğu için, nefsin vücudun kumandanı olan akla her müracaatında şerri teklif etmesi asıldır. isterki, hep şer işlensin, günah işlensin. ama insan vücudunda Allah'ın bir bekçisi var; ruh. Ne zaman nes bir şerrin işlenmesini talep ederse, akıldan, ruh derhal harekete geçer. O da nefsin talebinin tam zıddı olan bir hayır talebiyle devreye girer. böylece akla hem nefsin şer talebi, hem de ruhun hayır talebi, yani birincisinin şer isteği, günah işleme isteği, ikincisinin de hayır işleme isteği ulaşır. İkisi de taleplerinden vazgeçmezler. Ve aklın mutlaka kendi istikametlerinde karar vermesini isterler. Ve bu sebeple, taleplerinden vazgeçmeyecekleri için, mutlaka kendi isteklerinin yapılmasını sonuna kadar isteyecekleri için aralarındaki kavga kaçınılmazdır. Mutlaka nefsle ruh arasında savaş hüküm sürecektir. Nerede savaş varsa, kavga varsa, kaos varsa orada sulh ve sükûn yoktur. İşte bir insanın iç âleminde başlangıçta sulh ve sükûnun oluşmamasının temlinde bu gerçek yatar. Bu bir insanın iç âleminde huzursuz olmasının birinci faktörüdür.

İkincisi, nefsin akla şer konusundaki müracaatını yapmakla kalmamasıdır. Bunun ötesine geçmesidir, yani aklı günah işlemeye ikna etmesidir, kandırmasıdır. Ne zaman nefs aklı günah işlemek istikametinde kandırırsa, ikna ederse vücudun kumandanı olan akıl, fizik vücuda günah işletir, şerr işletir. Ama bir insan hayır işlediği zaman nasıl bir huzur duyarsa, günah işlediği zaman da bir huzursuzluk duyması kaçınılmazdır. Bu sebeple huzursuzluk duyaaktır mutlaka. işte bu huzursuzluk insanın iç âleminde onu sıkıntılı kılan, streslere iten ikinci sebeptir. "Akletmeyene azab ederiz" âyet-i kerimesi gereğince bir insan ne zaman günah işlerse arkasından insan ruhu o günaha sebebiyet veren nefsi mutlaka vicdan azabı denilen bir azapla cezalandırır. Hiçbir günaha iştirak etmeyen ruh, her günahta, her şer işlenmesinde vücuttan derhal çıkar, dışardan olayı gözler ve insan nefsi hangi boyutta bir günah işlemişse (ki bunun derecesi mizanda derhal görülür.) O derecedeki bir azabı ruh mutlaka nefse tatbik eder.Öyleyse bir insan nefs-i emmaredeyken,nefsinin başlangıç kademesindeyken, şerri emreden bir nefs kademesindeyken iç âleminde hep huzursuzdur, sıkıntılıdır, stress içindedir. Bunun üç tane sebebi var. Yukarıda söylediğimiz üç sebep:
1- Nefsle ruh arasında devamlı bir kavga var. Kavga olduğu için sulh ve sükûn mevcut değil. Sulh ve sükûn mevcut olmadığı için kişi huzursuz.
2- Nefs aklı sık sık kandırıp ona günah işletiyor. Bu sebeple kişi huzursuz.
3- Her günahın arkasından ruh nefse mutlaka azap ediyor. Vicdan azabı. İşte bu azap sebebiyle kişi bir defa daha huzursuz ve sıkıntılı.

Öyleyse nefs-i emmarede bulunan bir insanın iç âleminde hep huzursuzluk var, hep sıkıntı var. Görüyoruz ki insanların iç âlemlerindeki bu sıkıntıya karşılık bir hedefe ulaşması lâzım. İşte her kim ihlâsa ulaşırsa, yani 27. basamağa ulaşırsa Allah ile olan ilişkiler itibariyle, bu ihlâsa ulaşmış kişi 22. basamakta ruhunu Allah'a teslim etmiştir. 25. basamakta fizik vücudunu (vechini) Allah'a teslim etmiştir ve 27. basamakta nefsini de Allahû Tealâ'ya teslim etmiştir. Ve teslimleri tamamlanmıştır. Bu kişi İSLÂM kelimesinin muhtevasına tam olarak ulaşmıştır. İşte böyle bir insanın nefsini teslim edebilmesi demek, nefsindeki bütün afetleri yok edebilmesi demektir. Bir insan nefsindeki bütün afetleri yok ederse, bu hedefe ulaşırsa o kişi Allahû Tealâ'nın indinde mutlak bir iç âlem saadetine; dış ilişkilerde mutlak bir saadete; Allah ile olan ilişkilerde mutlak bir saadete ulaşacaktır. işte bu kişinin iç âlemine beraberce bir göz atalım: Acaba bu insan demin söylediğimiz üç tane âyet-i kerimeye riâyet etmiş olan insan;

1- İrşada ulaşmış olan insan,
2- Daimi zikre ulaşmış olan insan,
3- Allah'a teslim olan insan.

Yani ihlâsa, teslime ulaşmış olan insan.
Acaba iç âleminde mutlu luğa da ulaşır mı? Bunun kesin olduğunu görüyoruz. Neden? Bu kişinin nefsindeki bütün afetler yok olmuştur. O afetlerin boş bıraktığı fakültelere ruhun 19 tane hasleti, faziletler adıyla gelmiş yerleşmiştir. Yani, bu insanın nefsinde onu günaha teşvik edecek olan günah odakları artık mevcut değildir. Yerini ruhun hasletleri almıştır. Ve kişinin içinden gelen bütün talepler artık hayır istikametindedir. Öyleyse bu insanın nefsi akla her müracaatında hep hayrı talep edecektir. Hep hayır işllenmesini isteyecektir. Zaten ruh da hep hayrı talep etmektedir. Öyleyse ruh da hayrı talep ettiğine göre, nefs de hayrı istediğine göre, her ikisi de aynı şeyi istiyorlar. aralarında bir avga olması artık mümkün değildir. aksine birbirlerine yardımcı olarak bu hedefe ulaşmayı istiyeceklerdir. Öyleyse olay tahakkuk etmiştir. Nefsle ruh arasındaki kavga sona ermiştir, savaş sona ermiştir. Yerini kişinin iç âleminde sulh ve sükûn almıştır. İslâmın temel hedefi olan dünya saadetinin temel hedefi olan sulh ve sükûn. Kişinin huzur içinde bulunmasının birinci sebebi budur iç âleminde. İkinci sebebi ise, o kişinin nefsi de hayrı istediği için, ruhu da hayrı istediği için o vücut ülkesinde artık hep hayır işlenecektir. ikinci sebep budur.Çünkü her kim hayır işlerse, hayrın arkasından duyabileceği tek bir his vardır. Mutluluk ve huzur. Bu kişi hep hayır işleyeceğine göre hayatı boyunca o noktadan itibaren, hep hayır işleyen bu kişi hep huzur içinde. hep mutluluk içinde yaşamakta devam edecektir. Diğer taraftan bu kişi günah işlemediği cihetle ruhunun nefsine azap etmesi diye bir olay da söz konusu olmayacaktır. Öyleyse bu kişi hiçbir açıdan iç âleminde huzursuz, sıkıntılı ve stress içersinde olmayacaktır. Hep huzur içerisinde bir yaşam sürdürecektir.

DIŞ ALEMDE MUTLULUK

Gelelim kişinin dış âlemindeki lişkilerine, başka insanlarla olan ilişkilerine. acaba bu insan, başka insanlarla olan ilişkilerinde de huzur içinde olacakmıdır? Eğer nefs-i emmareden başlarsak konumuzu daha güzel aydınlatırız, kanaatindeyiz. Ve bakıyoruz nefs-i emmare kademesinde bir insan başka insanlarla nasıl bir ilişkinin içindedir: Bu insan bir çok sebelerden dolayı huzursuzdur ve sıkıntılıdır.
1- Nefs-i emmaredeki kişi nefsindeki afetler sık sık kendisine hakim olduğu ve ona günah işlettiği cihetle çevresindeki insanlara karşı mutlaka nefsani davranışlarda bulunacak, yani onlara Kur'ân-ı Kerîm tabiriyle zulmedecektir. Her zulmetmesi bir günah işleme hüviyetinde olduğu için bu günahın arkasından mutlaka kişi huzursuzluk duyacaktır, sıkıntı duyacaktır.
2- Yetmez; arkasından muhakkak ruh, o günahın muhtevası hangi dereceyi ifade ediyorsa, o derecede bir azap tatbikatını nefse mutlaka yapacaktır. Yani, nefs vicdan azabı duyarak bir defa daha huzursuz olacaktır, sıkıntıya dûçar olacaktır. Buraya kadar kişinin kendi aktivitesi dolayısıyla, kendi aksiyonları dolayısıyla, kendisini huzursuz etmesi söz konusudur.
3- Bundan sonra karşı tarafın davranışlarına sıra geliyor. Kim etrafına zulmederse, her etki kendi istikametinde tepki doğuracağı için çevresindeki insanların da ona zulmetmesi mutlaktır, kaçınılmazdır. Ve tabiatıyla bu insan çevresine zulmettiği için, çevresindeki bütün insanlar da ona zulmedeceklerdir. Her fırsatta bunu yapacaklardır. İşte bu insan kendisine zulmedildiği zaman da huzursuz olacaktır. Çünkü nefsinde afetler vardır. Öfke, kin, intikam, haset gibi afetler onun tesir altına girmesini ve başkasının yaptığı zulüm sebebiyle üzülmesini mutlak tahakkuk ettirecektir. Kişi başkalarının kendisine yaptığı zulüm dolayısıyla üzülecektir. Huzursuz olacaktır.
4- Yetmez, arkasından nefsindeki intikam afeti mutlaka harekete geecek ve o kişiyi intikam almaya zorlayacaktır. eğer kişi intikamını alabilirse bu sefer de intikamını aldığı için huzursuz olacaktır. Çünkü, her intikam bir yeni günahın işlenmei anlamına gelir. Günah işleniyorsa arkasından mutlaka huzursuzluk duyulacaktır.
5- Bir başka alternatif düşünelim. Kişi kendisine zulmeden bir kişiden intikam almayı şiddetle istiyor. Ama karşısındaki kişi çok kuvvetli olduğu için bunu başaramıyor. O zaman intikam almayı şiddetle isteyen bu insan intikamını alamadığı için bir şuuraltı birikimine muhatap olacaktır ve bu sebeple huzursuz olacaktır. Ve intikamını alamaması onun şuur altında bir birikim vücuda gelmesine, oluşmasına ve neticede de stress oluşmasına sebebiyet verecektir. Bu stress kişiyi huzursuz edecektir.

Öyleyse nefs-i emmaredeki bir insan, başka insanlarla olan münasebetlerinde bir çok sebeplerden dolayı huzursuz sıkıntılı olacaktır, stress içinde olacaktır.
1- Bu insan başkalarına zulmettiği için her zulmün arkasından hissedilen huzursuzluğu yaşayacaktır.
2- Zulmettiği için ruhu nefsine azap edecektir.
3- O, çevresine zulmettiği için çevresinden de kendisine zulüm ulaşacak; bu sebeple huzursuz olacaktır.
4- İntikam almayı yeğleyecektir ve intikamını alabilirse intikamını alabildiği için, bu da bir günah olduğu için huzursuz olacaktır.
5- Arkasından da bu günahı işlediği cihetle ruhu nefsine mutlaka azap edeceği için huzursuz olacaktır.
6- Eğer intikamını alamıyorsa, bu sefer de şuuraltı birikimi yani stress oluştuğu için huzursuz olacaktır.

Ama ihlâsa ulaşmış olan bir kişinin huzursuz olması mümkün değildir. O hep huzur içinde bir dünya hayatı yaşacaktır, dış âleminde de...
1- Bu kişinin nefsindeki aetlerin hepsi yok olduğu için ruhunun bütün hasletleri gelip orayı işgal ettiği için, ruhunun bütün hasletleri o insanda sadece Allah'ın güzelliklerine doğru bir istek oluşturur. Yani bu kişi günahlara değil, yalnız sevaplara dönük tatbikatta bulunabilir. Yalnız sevaplara dönük bir aksiyon sahibidir. Yani nefsindeki bütün afetleri yok olduğu için, hiç kimseye zulmedemez. İşte, kişinin birinci mutluluk sebebi budur. Bu kişi başkalarına yaptığı bütün davranışlar dolayısıyla bu davranışlar zulüm olmadığı için, hep hayır oluşturan davranışlar olduğu için bu kişi ömrü boyunca huzur içinde yaşar. Çünkü bütün davranışları yalnız hayırdır.
2- Yetmez, hep hayır işlediği için arkasından ruhu nefsine hiçbir zaman azap etmeyecektir. Ruhu azap etmeyeceği için de bu kişi ruhunun nefsine yapacağı azabı artık hiç yaşamayacaktır. Hem bu davranışların hayır olması sebebiyle huzur içinde olacaktır. Hem de bu davranışların sonunda ruhu nefsine azap etmediği için huzur içinde olacaktır. Kendi davranışları cephesinden olay bu.
3- Ya başkalarının davranışları? Bir insan etrafındaki insanlara zulüm etmiyorsa, etrafındaki insanlar da ona zulm etmeyeceklerdir. Neden? Çünkü her etki kendi istikametinde tepki doğurur. Bu kişiden çevresine zulüm ulaşmıyorsa çevresinden de bu kişiye zulüm ulaşmıyacaktır. Öyleyse genel anlamda etrafındaki insanlar bu kişiye zulmetmiyeceklerdir. Zulmetmiyecekleri için de bu kişi de tabiatıyla üzülmeyecektir, huzursuz olmayacaktır.
4- Ama hiç kimse mi zulmetmiyecektir. Bu garanti edilemez. Mutlaka bir takım insanlar bu kişiye zulmedeceklerdir. İşte meselenin çözümü de buradadır ki, bu kişi kendisine yapılan zulümden üzüntü duymaz, huzursuz olmaz. Neden? Çünkü, nefsinde başkasının kendisine zulmetmesi halinde, onu üzebilecek olan hiçbir afet mevcut değildir. Ne öuke, ne kin, ne intikam, ne haset bir insanı huzursuzluğa sevkedecek olan herhangi bir nefs afeti bu kişide mevcut olmadığı için başkalarının yaptığı davranışlar dolayısıyla üzülmesi de hiçbir şekilde mümkün değildir. Öyleyse bu insan, başkaları kendisine zulmediyor diye hiçbir zaman üzüntü duymıyacaktır, huzursuz olmıyacaktır. Diğer taraftan bu insanın başkalarının kendisine zulmetmesi dolayısıyla üzüntü duymamasının başka bir sebebi daha vardır. Bu insan bir büyük gerçeğin farkına varmıştır. Kim kendisine zulmederse şer işlemiştir. Öyleyse mutlaka derecat kaybeder. Kendisine zulmeden kişinin kaybettiği derecatı ise bu kişi kazanacağını bilmektedir. Çünkü, kim kime zulmederse kul hakkı oluşur. Kul hakkının oluştuğu yerde ise mutlaka Allahû Tealâ onu derecat aktarmak suretiyle öder. Yani kim bir başkasına zulmederse, zulmeden kişi derecat kaybeder, şer işlemiş olur ve onun kaybettiği derecat ne kadarsa aynı derecat kul hakkının Allah indinde ödenmesi için zulmedilen tarafa yazılır ve o kişi derecat kazanmış olur; yani hayra ulaşmış olur.
Onu hayra ulaştıran şey ise kendisine zulmeden kişinin yaptığı zulümdür. Öyleyse hayır nedir? İnsanların herhangi bir olaydan derecat kazanmasıdır. Hangi olay bize derecat kazandırırsa o olay bizim için hayırdır. Şey nedir? Hangi olay bize derecat kaybettirirse o ola da şerdir. Öyeyse bu insanın ihlâsa ulaşmış olan bu kişinin indinde önemli olan şey iinsanların birbirleriyle olan davranışı mıdır? Yani kendisinin başka insanlarla olan münasebetimidir, yoksa Allah ile olan ilişkisimidir? Muhakkak ki böyle bir insanda hiçbir olay insanlarla ilişki açısından önemli değildir. Bu kişi için önemli olan şey Allah ile olan ilişkidir. Ve bakar olaya bu olay Allah ile olan ilişki açısından kendisine sadece derecat kazandırmıştır. Öyeyse bu olay hayırlıdır. Öyleyse üzülmesine bu açıdan da sebep yoktur. Ayrıca bir mutluluğa (hayra7 vesile teşkil edecektir.
5- Bu durumda bu insan başkalarının yaptığı kendisine yaptığı zulümden hiçbir negatif etki almaz. Negatif etki almıyacağı için hiçbir zaman intikam almayı da düşünmeyecektir. Zaten intikam nefsin afetiir ki bu nefsin afeti bu insanda mevcut olmadığı için intikam alması mümkün değildir. Öyeyse bu kişi intikamını almıyacağı cihetle, intikam alsaydı duyacağı, bir günah işlemekten duyacağı hzursuzluğu yaşaması mümkün değildir.
6- Gene aynı sebeten, yani intikam almadığı için ruhunun nefsine azap etmesi de mümkün değildir. Öyleyse başkalarından intikam almadığı için, huzursuz olmıyacaktır. Ruhu nefsine bu istikamette azap etmiyeceği için gene huzursuz olmıyacaktır. Bu kişi hep mutluluğunu devam ettirecektir.
7- Böyle bir insanda ruhunun nefsine azap etmesi söz konusu olmadığı gibi bu insanın başkalarından intikam alamaması dolayısıyla şuuraltı birikimine veya şuuraltındaki strese ulaşması da mümkün değildir. Bu insanda şuuraltı birikimi oluşması mümkün değildir. Neden değildir? Çünkü bu insanın intikam almak aklına bile gelmemektedir. İntikam almayı çok isteseydi de alamasaydı o zaman şuuraltı birikimi oluşacaktı. Öyleyse bu insanın şuuraltı birikimine ulaşması mümkün değildir.
 

Bu açıdan ve bütün açılardan meseleye bakarsak bir insanın dış âleminde yani başka insanlarla olan ilişkilerinde hep huzurlu olduğu mutlak bir dünya saadetini yaşadığı bir devre vardır. İşte bu devre kişinin ihlâsa ulaştığı yani nefsinin bütün afetlerini yok ettiği noktadan itibaren onun hayatına girer, hayatında başlar. Hangi sebeplerden bu kişi bitmeyen tükenmeyen bir huzurun içindedir. Hiç birşey hangi sebeplerden dolayı onun huzurunu bozamaz? Şu sebeplerden dolayı:
1- Bu kişi çevresine asla zulmetmez. Çevresine bütün davranışları hayır oluşturur. Hep hayır vücuda getiren aksiyonlarda bulunduğu için hep huzur içinde yaşıyacaktır.
2- Zulmetmediği için, her davranışı hayır olduğu için ruhunun nefsine azap etmesi de mümkün değildir.
3- Başka insanların da kendisine zulmetmesi mümkün değildir. Ve başka insanlar kendisine zulmetmediği için huzursuz olması için sebep de oktur. Ama eğer başka insanlardan nadir de olsa kendisine zulmeden birileri varsa bu kişi gene huzursuzluk duymayacaktır. İki ayrı sebepten dolayı;
a) Başkalarının yaptığı zulüm bu kişiyi üzemez. Çünkü nefsinde üzülmesini icap ettirecek olan afetler mevcut değil.
b) Başkasının yaptığı zulüm bu kişiyi üzemez.Çünkü başkasının yaptığı zulüm sebebiyle derecat kazandığını ve başkalarının yaptığı zulmün kendisini hayra gtüren, hayra ulaştıran bir vesile olduğunun idrakindedir.
4- Bu kişi başka bir sebepten daha huzur içindedir. Hiçbir zaman başkalarının davranışları sebebiyle intikam almayı aklına bile getirmez, düşünmez.İntikam almıyacağı için intikam alma günahını işlemiyeceği için hiçbir zaman huzursuz olmıyacaktır, sıkıntıya dûçar olmıyacaktır. Strese dûçar olmıyacaktır.
5- Ve tabiatıyla intikam almadığı, o günahı işlemediği için ruhunun nesine azap etmesi de mümkün değildir.
6- Ve son olarak bu kişinin intikam almayı düşünmemesi söz konusu olduğu için hiçbir zaman intikam alamamaktan mütevellit bir şuuraltı birikimine bu kişi dûçar olmaz. Demek ki bu insan başka insanlarla olan ilişkilerinde de yani dış ilişkilerinde de mutlak bir sükûnun, sulh ve sükûnun, mutlak bir saadetin, dünya saadetinin sahibidir.

ALLAH İLE İLİŞKİLERDE MUTLULUK

Gelelim kişinin Allah ile olan ilişkilerine... Kişinin Allah ile olan ilişkilerinde huzurlu olabilmesi ihlâsta mutlak bir geçerlilik kazanır. Nefs-i emmarede bulunan bir insan ise Allah ile olan ilişkilerinde de huzursuzdur ve sıkıntılıdır. Çünkü ne emirler açısından, ne de nehiyler yani yasaklar açısından kendine düşünleri gerektiği veçhile yapmaz. Bu insan hep nefsinin tesirindedir. Bu sebeple huzursuzdur. Emirler açısından meseleye bakalım: Allahû Tealâ emirler verir; namaz kılın der, oruç tutun der, zekât verin der. Ve Allah hep insanları mutlu edecek olan şeyleri emreder. Çünkü bütün ibadetler doyulmaz zevklerdir. işte kişi nefsinde afetler var olduğu cihetle Allah'ın bu emirlerini ya hiç yerine getirmez, ya da pek az yerine getirir. Tabiatıyla yerine getirmediği her emrin huzuruzluğunu yaşamak mecburiyetindedir. Diğer taraftan aynı kişi Allah'ın yasak ettiği fiilleri nefsindeki afetler devamlı işlemesini istediği için, hatta onu zorladığı için, sık sık günah işleyecektir ve tabiatıyla bu da onu huzursuz kılacaktır. Öyleyse nefs-i emmaredeki bir kişi hem Allah'ın emirlerine itaat etmemenin ızdırabını, hem de Allah'ın yasak ettiği fiilleri işlemenin ızdırabını, huzursuzluğunu hep yaşıyacak olan birisidir.

Ama ihlâsa ulaşmış olan bir insanın bu sıkıntıları yaşaması ve huzursuz olması mümkün değildir. Neden değildir? Çünkü bu insanın nefsindeki bütün afetler yok olmuştur. afetlerin yerini ruhun hasletleri almıştır. Ve bu hasletler Allahû Tealâ'nın emirlerini yapmak istikametinde o kişiye bir arzu verir. O kişiyi Allah'ın emirlerini yapmaya sevkeder. işte Allahû Tealâ beş vakit namaz kılmayı emrediyor. Bu kişi beş vakit de değil, yedi vakit namaz kılar. Kuşluk sünneti ve teheccüd sünneti ilave etmiştir 5 vakit namaza...O noktaya gelen kişi, kendisine AllahûTealâ Ramazan boyunca oruç tutulmasını emreder, bu kişi ramazan boyu oruç tuttuktan sonra, sene boyunca her perşembe günü mutlaka oruç tutar. Sık sık pazartesileri de tutar, kandil günlerinde de mutlaka oruç tutar.Öyleyse Allah'ın emirlerini fazlasıyla yerine getirmiş olur. Allahû Tealâ daimi zikri emreder. Bu kişi daimi zikre ulaşmış olan birisidir. Allah ne emrediyorsa o emrettiği şeyi en üst boyutta yerine getiren birisiyle karşı karşıyayız. Allahû Tealâ zekat diyor bu kişi iki kat zekat veriyor. Peki Allah'ın emrettiği istikamette bütün emirleri fazlasıyla yerine getiren bu insan Allah'ın emirlerini yerine getirmemek istikametinde huzursuz olabilirmi? Hayır, mümkün değil.

Ayrıca bütün ibadeteri yerine getiren bu insan o ibadetlerin insana verdiği büyük hazzı, ibadetlerin muhtevasında bulunan doyulmaz zevki her zaman yaşamaktadır. Bu sebeple bütün ibadetleri yerine getirdiği için, Allah'ın bütün emirlerini yerine getirdiği için devamlı bir hazzın içinde yaşamaktadır. Allah'ın yasak ettiği fiillere gelince, bu insanın bu fiilleri işlemesi de mümkün değildir. Neden mümkün değildir? Çünkü, bu insanın nefsinde afetler yoktur. İnsana Allah'ın yasak ettiği fiilleri işleten, günah işleten şey nefsindeki afetlerdir. Bu insanda afetler mevcut olmadığı cihetle, yerini ruhun hasletleri aldığı cihetle bu insanı ancak sevaba, ancak en güzele doğru iten bir hasletler dizisi mevcuttur. Ve devamlı içinden gelen bütün talepler onun Allah'ın yasak ettiği şeyleri işlemesi istikametinde olacaktır. Öyleyse bu insan hiç bir zaman Allah'ın yasak ettiği fiilleri işlemiyecek ve bu sebeple huzursuz olmıyacaktır. Bu günahları işlemediği cihetle de ruhunun nefsine azap etmesi de söz konusu olmıyacaktır. Bu sebeple de kişi huzursuz olmıyacaktır. Öyleyse bu insan için hem Allah'ın emirlerini yerine getirmeten doğan sonsuz mutluluk söz konusudur. Hem de Allah'ın yasak ettiği fiilleri işlememekten doğan huzur ve ruhun nefse azab etmemesi sebebiyle huzurun devamı söz konusudur. Görülüyorki bütün insanlar bu hedefe ulaşırlarsa neflerindeki bütün afetleri yok ederlerse, ihlâsa ulaşırlarsa o noktada o insanlar için hem iç âlemlerinde, hem dış âlemlerinde (yani başka insanlarla olan münasebetlerinde), hem de Allah ile olan münasebetlerinde, ilişkilerinde mutlak bir sulh ve sükûn duruma hakim olacaktır. Ve bu insan iç âleminde de, dış âleminde de, Allah ile olan ilişkilerinde de muhteşem bir huzurun, mutluluğun, dünya saadetinin sahibi olacaktır.

Allahû Tealâ bu dünya saadetine Hazzûl Azim adını vermiş. Hazzûl Azim, azim olan, en büyük olan, sonsuz olan haz. Sonsuz olan hazlar dizisi. Yani bir insanın dünyada mutluluğu, saadeti yaşaması hali.

SAHABE VE MUTLULUK

Bundan 14 asır evvel sahabeye baktığımız zaman hem Allah'a verdikleri 3 yemini yerine getirdikleri, hem de dünya saadetine kendilerini ulaştıracak olan bu 3 âyet-i kerimenin muhtevasını yerine getirdiklerini biliyoruz. Yani hepsi daimi zikre ulaşmışlardı. Hepsi irşada ulaşmışlardı ve hepsi teslime ulaşmışlardı. Öyleyse baştan başlıyalım bakalım. Bütün sahabe Allah'a verdikleri 3 tane yeminlerini daha doğrusu yeminlerini, misaklerini ve ahdlerini yerine getirmişlermiydi? Bunun mutlaka böyle olduğnu görüyoruz. İşte bütün sahebe Allah'a verdikleri ilk yemin olan fizik vücutlarını acaba Allah'a kul etmişlermiydi? Allah'a verdikleri ahd bu istikametteydi. Yani bütün insanlar ve dolayısıyla sahabe de tabiatıyla fizik vücutlarını (vechlerini) Allah'a kul edeceklerine dair Allah'a ahd vermişlerdi. İşte Zümer suresinin 17. âyet-i kerimesi bütün sahabenin şeytana kul olmaktan içtinap ettiklerini yani Allah'a kul olmayı başardıklarını ifade ediyor. Peki, bütün sahabe Allah'a verdikleri ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştırmak konusundaki misaklerini yerine getirmişlermiydi, yani hadayete ermişlermiydi? Gene Zümer suresi 18. âyet-i kerime: Bütün sahebenin hidayete erdiğini yani ruhlarını ölmeden Allah'a ulaşırdıklarını ifade buyuruyor Daha sonrası acaba bütün sahabe nefslerini de tezkiye etmişlermiydi? Evet. Allahû Tealâ Araf suresi 157. âyet-i kerimesinde buyuruyorki; "O nebi resûle tabi olan o sahabe var ya onların hepsi felaha ermişti".

7/A'RÂF-157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu, ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.


Arkasından da izah ediyor Allahû Tealâ Şems suresi 9. âyet-i kerime:
91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.

Öyleyse bütün sahabe felaha ulaştığına göre hepsi nefslerini tezkiye etmişler. Demek ki, bütün sahabe fizik vücudlarını (vechlerini) şeytana kul olmaktan kurtarmışlar, bütün sahabe ruhlarını Allah'a ulaştırmışlar, bütün sahabe nefslerini tezkiye etmişler, temizlemişler, arıtmışlar, kontrol altına almışlar, nefslerine hakim olmuşlar. Öyleyse Allah'ın bütün insanları ulaştırmak istediği tek şeyin sadece mutluluk olduğunu yukarda anlattığımız zaman demiştik ki, Allah bütün insanlara bu yeminleri verdirmiş, bu yeminleri üzerlerine farz kılmış (3 tane yemini). Çünkü hedefi bütün insanları cennetine ulaştırmak. İşte bundan 14 asır evvel Allah'ın insanlara verdirdiği 3 tane yemini. (üzerimize 9 defa farz kıldığı Allah'ın bu üç tane yemini), bütün sahabenin yerine getirdiğini görüyoruz.
Peki, bütün sahabe ünya saadetine kendilerini ulaştıracak olan farzları da yerine getirmişlermidir? Evet. Bütün sahabenin daimi zikre ulaştığını görüyoruz. İşte Zümer suresinin 18. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ bütün sahabenin Ulûl Elbab olduğunu buyuruyor. Hepsi Ulûl Elbabtı diyor:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


Ulûl Elbabın tarifini veriyor Yüce Rabbimiz Al-i İmran suresi 191. âyet-i kerime:
3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


Demekki bütün sahabe daimi zikre ulaşmıştı.

İkincisi, bütün sahabe irşada da ulaşmıştı. Çünkü Hucurat suresinin 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyorki:

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


Demek ki bütün sahabe irşada da ulaşmıştı. Ve acaba teslime ulaşmışlarmıydı? Allahû Tealâ Fussilet suresinin 33. âyet-i kerimesinde bir mürşid tarifi veriyor:
41/FUSSİLET-33: Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne).
Allah’a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?


Ve 34. âyet-i kerimede Allahû Tealâ bu insanların "kötülüğe iyilikle mukabele ettiklerini"; 35. âyet-i kerimede de bu insanların "Hazzül Azime yani sonsuz bir dünya saadetine ulaştıklarını" söylüyor.
41/FUSSİLET-34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).
Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur.


41/FUSSİLET-35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).
Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz.

Acaba sahabe de mürşid miydi? Eğer mürşidse mutlaka Allah'a teslim olmaları gerekirdi. Bütün sahabe mürşid olma saadetine ulaşmışlardı. Çünkü Allahû Tealâ Tevbe suresinin 100. âyet-i kerimesinde diyorki; O sahabenin, o sabikunel evvelinin yani evvelki sabikunların müsabakada birinciliği, ikinciliği ve üçüncülüğü olanların, hayırlarda yapılan (müsabakada birinciliği, ikinciliği ve üçüncülüğü alanların yani salihlerden olanların, muhlis olanların ve ulûl elbab olanların sahabe) olduğunu" söylüyor. Diyor ki, "O sabikunel evvelinin bir kısmı ensardandı, geri kalanı da muhacirindendi, bir de ihsanla onlara tâbî olanlardandı."

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

Öyleyse bütün sahabeye tâbî olunduğu açık bir şekilde bu âyet-i kerimeden ortaya çıkıyor. Nitekim tâbiin adı verilen kişilerin sahabeye tâbî oldukları açık bir şekilde ifade buyuruluyor Kur'ân-ı Kerim'de, işte bu âyet-i kerîme'de. Öyleyse bütüh sahabe kendilerine tâbî olunanlardı, yani hepsi mürşiddi. Öyleyse mutlaka Allah'a teslim olmalıydılar ki mürşid olsunlar. Mürşid oldukları bu âyet-i kerimede kesinleşiyor ve bakıyoruz ki mutlaka bunlar Allah'a teslim olmuşlar.

Mürşid olmaları bir başka açıdan daha gerçekleşiyor. Çünkü hepsi Allah'a çağırıyorlardı. İşte Yusuf suresi 108. âyet-i kerime, Allahû Tealâ diyor ki;

12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”

Öyleyse bütün sahabe Allah'a çağırıyordu, bütün sahabe mürşiddi ve mutlaka hepsi bu iki sebebe dayalı olarak üç cesetlerini de, önce ruhlarını sonra fizik vücutlarını (vechlerini), sonra da nefslerini mutlaka Allah'a teslim etmişlerdi. Hepsi bu sebeple Hazzul azim'in sonsuz bir saadetin sahibiydiler. Zaten bu sebeple o devre Asr-ı Saadet denir. Şimdi durum bu olduğuna göre Allahû Tealâ bütün insanlardan üç tane yemin aldığına ve bu yeminleri insanların üzerine farz kıldığına göre ve bu yeminleri yerine getirecek olanlar mutlaka cennete ulaşacağına göre ve bütün sahabe de bu yeminleri yerine getirdiğine göre, bu devirde yaşayan insanlar için de bu farzlar geçerli olmalıdır. Kur'ân-ı Kerîm sadece 14 asır evvele değil, bütün devirlere hitap etmektedir.Ve Allahû Tealâ bu farz emirleri bütün insanlığa, insanlık tarihi boyunca yaşayacak olan bütün insanlara emretmiştir.
Yetmez, bu ahiret saadetini sağlayacak olan âyet-i kerîmelerin dışında demin söylediğimiz üç âyet-i kerime insanlara dünya saadetini de farz kılıyor ve 14 asır evvel sahabenin bu dünya saadetine de bu üç âyet-i kerîmeye itaat ederek, o âyet-i kerimelerin muhtevalarını, farzlarını yerine getirdiklerini görüyoruz. Öyleyse, Alah bütün insanlara irşadı, bütün insanlara teslimi, bütün insanlara daimi zikri farz kıldığına göre bugünkü devirde de aynı şeylerin farz olması gerekmezmi? Kesinlikle gerekir.

İSLÂMIN BUGÜNKÜ GÖRÜNÜMÜ

Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den 14 asır sonra insanlar Allah'ın büün bu farzlarını unutmuşlar. Ve öyle bir karanlık din tablosu ortaya çıkarmışlarki, Allah'ın bu yeminlerinin adı bile geçmiyor, daimi zikrin, irşadın ve 3 teslimin adı bile geçmiyor.Artık hiç bir yerde hiç bir kurum ve müessese, ne Diyanet İşleri Teşkilatı, ne İlâhiyat Fakülteleri, ne Yüksek İslâm Enstitüleri, ne İmam-Hatip Liseleri, hiçbir yerden insanları hem ahiret saadetine ulaştıracağı kesin olan Allah'a verdiğimiz 3 yeminden, ve dünya saadetine ulaştıracak olan irşad daimi zikir ve teslimi içeren bu iki grup, iki etaplı âyet-i kerimeler grubu artık hiç bahsedilmez olan bir statü içinde. Hiçbir ilmihal kitabında Allah'a verdiğimiz üç yeminin farz olduğundan bahsedilmez olmuş. İnsanları dünya saadetine ullaştıracak olan irşadın, daimi zikrin ve Allaha teslim olmanın farz oduğundan hiçbir yerde artık bahsedilmez olmuş. Ve kapkara bir din tablosu çizilmiş. İnsanları "lâ rahhata fiddünya" kavramı içersinde, "dünyada inan için rahat yoktur" kavramı içerisinde, islâmın insanlara dünyada saadet getiremiyeceğine, ancak rahatsızlık ereceğine, rahata bu dünyada ulaşmanın mümkün olmadığına, bu dünyanın yalnız çile çekilecek bir yer olduğuna inandırmışlar. Ve yetmez, insanları korkuyla terbiye etmeye çalışmışlar.

Öyle bir noktaya ulaşmışızki, her tarafta korkunun kesin izlerini görüyoruz. Herşey günah olmuş, Şunların söylendiğine şahit oluyoruz. Namaz kılmamak elbette günahtır. Çünkü Allahû Tealâ namazı farz kılmış. Ama insanların söylediklerine bakın. Siz Arap harflerini lazım gelen şekilde söyleyemezsiniz bu sebeple namaz kıldığınız zaman hep günaha girersiniz. Ve böyle kılarak, günaha gireceğinize hiç kılmayın daha iyi. İşte bunlar söyleniyor insanlara. İnsanlar namaz kılmamanın da günah olduğnu, namaz kılmanın da günah olduğunu, bu konuda kendilerini eğitenlerden işitiyorlar. Ve insanlar bir ümitsizlik denizi, girdabı içerisinde kendilerini kurtuluştan tamamen uzaklaşmış hissediyorlar. Bayram namazlarında insanlara yapılan telkin genellikle şöyle: Siz sene boyunca hiç oruç tutmadınız, namaz kılmadınız, gereğini yapmadınız, ne işiniz var camide. Allahû Tealâ insanların ümitsizliğe düşmesini istemiyor. Büyük günah işlemişler bile Allah'ın affından ümitlerini kesmesinler buyuruyor. Ve gördükki Allah inanları mutluluğa götürecek olan yeminleri insanların üzerine farz kılmış ve 14 asırda şeytan insanlara Allah'ın hem yeminlerini yani onları ahiret saadetine, cennete ulaştıracak olan yeminleri, hem de onları dünya saadetine ulaştıracak olan farzları unutturmuş. Ve artık insanlar Allah'ın bu temel emirlerini 14 asır evvel sahabenin mutlaka itaat ettiği o âyet-i kerimelerin muhtevalarını mutlaka yerine getirdiği, bir vakıa olduğuna göre nasıl oluyor da biz insanlar 14 asır sonra Allah'ın bu âyetlerini yok farz edebiliyoruz.Ve böylesine karanlık bir tablo çizebiliyoruz kendimize ki dünyada rahat yoktur.

Allah insanlardan dünyada da ahirette de sadece mutlu olmalarını istiyor, huzur içinde yaşamalarını istiyor. Biz insanlar ise diyoruz ki, dünyada rahat yoktur, bu dünyada islâmı yaşayanlar huzur içine ulaşamazlar, onların saadetleri ancak cennettedir. Oysa ki böyle Allah'tan korkutarak insanların terbiye edildiği bir sistemde bir davranış biçiminde insanlar eğer Allahû Tealâ'a verdikleri yeminlerini (yani 3 yeminlerini) yerine getirmezlerse ahiret saadetine ulaşmaları mümkün değildir. Allah'a ruhlarını, fizik vücutlarını (vechlerini) ve nefslerini teslim etmezlerse, irşada ulaşmazlarsa, daimi zikre ulaşmazlarsa dünya saadetine ulaşmaları da söz konusu değildir. Ve şeytan insanlara hem onları ahiret saadetine ulaştıracak asli unsurları, hem de dünya saadetine ulaştıracak olan asli unsurları unutturmuş. İşte biz bütün insanlara bugüne kadar verdiğimiz binlerce sohbette ve yüzlerce konferansta, hep bunları anlatmışız. İslâmın insanlara gösterilen karanlık cephesini değil, islâmın bütün insanlara saadeti emreden ve ulaşmak isteyenleri saadete ulaştıran nurlu cephesini yani bundan 14 asır evvel sahabenin yaşadığı gerçek İSLÂM'ı mutluluk veren İSLÂM'ı bütün insanlara gösterdiğimiz için bu yeminleri unutanlar, bu yeminlerin mevcut olmadığını iddia edenlerle ters düşmüşüz. Ve o insanlar, bütün insanlara hayatı zehir eden, Allah'ın sanki sadece bir cezalandırma merciimiş gibi, insanları sadece cehennemde azaplandıran bir merciimiş gibi telakki edilmesine yol açan kapkara bir islâm tablosu çizen bu insanlar, taassubun zebunu (kölesi) olmuş bu insanlar, bize elbette sevgi beslemeyeceklerdir. Biz onlardan şu anda bir sevgi beklemiyoruz.Ama gelecekte inşaallah onların da bize karşı sevgi duyması söz konusu olabilir. Bugün bize karşı sevgi besleyen büyük kitlelerin var olduğu gibi... Dinde ahkâm kesenler öyle bir noktaya ulaşmışlarki, insanlara Allah'ı insanları cehenneme atan ve sadece azab eden bir yaratıcı olarak sunmuşlar. İnsanları Allah'tan korkutarak terbiye etmeye çalışmışlar. Ve insanların içine bir korkudur sinmiş. Allah'ın emrettiği şey insanların Allah'tan korkmaları değil, Allah'ı sevmeleri. Çok sevmeleri... Allah'ın nasıl insanlara muhabbet duyması söz konusuysa, insanların da Allah'a karşı muhabbet duymaları asıldır... Allah kimseyi cehennemde cezalandırmak istemez. Allah hiç kimseye azap etmek istemez. Ve Kur'ân-ı Kerîmini buna göre indirmiştir. Kim Allah'ın emirlerini yerine getirirse Allah'ın mutluluk reçetesini hem ahiret saadeti için indirdiği, hem de dünya saadeti için indirdiği mutluluk reçetesini tatbik sahasına koyarsa o insan Allah'ı sever, Allah'a aşık olur ve bu aşkıyla bütün ibadetlerini doyulmaz zevkler içerisinde yapar ve hem cennet mutluluğuna, hem de dünya mutluluğuna kavuşur. İnsanlarsa o çizdikleri kara tabloda bir zorlama müessesesini, taassub müessesesini devreye sokmuşlardır. Herşeyin günah olduğu bir sistemde Allah ile olan ilişkilerde bile zorlamalar emredilmektedir. Namaz kılmayan insanın zorlanması, oruç tutmayan insanın zorlanması ve zorlanmanın arkasından ceza tatbik edilmesi sanki bir emirmiş gibi telakki edilmiş. İşte insanların iki yıl evvel vücud bulan bir olayda davranışlarına bakın. Üniversitenin Ramazan günü lokantasının kapısını kırıyorlar, içeri giriyorlar ve içerde yemek yiyenleri dövüyorlar. Böyle bir olayın tahakkuku ne ifade eder? İslâmı yaşamayan, (ki islâm yüzdeyüz tasavvufa eşittir, tasavvufu yaşayamayan) insanlar orucun bir zevk olduğunu da hiçbir zaman yaşayamayacaklar. Onlara göre oruç Allahû Tealâ'nın kendilerini açlıkla imtihan etmesidir, bir nevi işkencedir. Hele sigara da içiyorlarsa, işkence hüviyetine giriş kesindir. Öyleyse bu insanlar, madem ki biz Allah'ın emrini yerine getiriyoruz, bu açlık işkencesine katlanıyoruz, herkes bu işkenceye katlanmalıdır, katlanmayanı cezalandırırız, şeklinde bir düşüncenin sahipleridir. Bu düşünce ise insanları taassubun karanlıklarına iter sadec ve neticede insanları İslâma ısındırma yerine islâmdan kaçırma söz konusu olur. Ve hem kendilerine yazık ederler, hem de islâm'ı tebliğ (!) ettikleri insanlara... Hiç zannedilir mi ki, o oruç tutmamaları dolayısıyla dayak yiyen insanlar oruca yaklaşsınlar. aksine kaçacaklardır. Ama eğer o kardeşlerimiz, döven kardeşlerimiz, 14 asır evvelki islâmı yani tasavufu yaşasalardı, oruç tutmanın ne kadar büyük bir zevk olduğunu yaşasalardı, hiçbir zaman o insanlara karşı husumet duymıyacaklardı. O insanlara karşı düşmanlık beslemeyeceklerdi. Onlara oruç tutmanın ne kadar büyük bir zevk olduğunu sadece anlatacaklardı. Ve bu büyük zevki onların da yaşamaları için onları teşvik edeceklerdi; örnek olacaklardı. Muhtemeldir ki, o zaman, o oruç tutmayan insanlardan da bir kısmı oruç tutmaya başlayacaklar. Öyleyse bu güzelliklerin yaşanması varken insanları zorla birşeyler yapmaya itmek, insanları Allah ile olan ilişkilerinde de cezalandırmak Allah'ın emretmediği, yasak ettiği birşeydir ve böyle bir cezada kul hakkı doğar ve insanlar bu istikamette huzursuz edilir ve Allah'ın güzelliklerine yaklaştırmak şöyle dursun O'ndan uzaklaştırırlar.

Bir insan oruç tutmadığı zaman kul hakkı doğmaz. Çünkü oruç tutmayan insan başkasına değil kendine zulmetmiştir. Allah'la kendi arasında olan bir suç işlemiştir. Burada cezalandırma hakkı Allah'ındır, kulun değildir. Bu sebeple kim oruç tutmuyor diye bir insanı cezalanırırsa, bu noktada kul hakkı doğar. cezalandıran derecat kaybeder, kul hakkı sebebiyle cezalandırılan derecat kazanır. Yani cezalandıran günah işlemiş olur, cezalandırılan ise bu haksız fiilden kazandığı derecat sebebiyle hayra ulaşır.
Orta çağdaki hristiyan engizisyon işkencelerini tasvip eden, uygun gören var mı?
Öyleyse Allah ile olan ilişkilerinde kişinin günah işlemesi halinde, onu cezalandırmak engizisyona göre çok hafif bir ceza olmasına rağmen, engizisyonla aynı istikamettedir. Yani haksız fiildir. Böyle bir cezalandırmaya muhatap olan kişinin islâma yaklaşması beklenemez tabii...
Oysaki ne yapmak lâzım? insanlara tatlı dille, güler yüzle ve örnek insan olarak yaklaşmak lâzım. böyle yapmak lâzım ki insanlar Allah'ı sevsinler, Allah'a aşık olsunlar ve Allah'a hayran olsunlar...

HİDAYETE VESİLE OLMAK

Bundan 20 yıl evvel Tasavvufa intisap ettik. Bilindiği gibi Tasavvuf, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahabenin yaşadığı hayatı, yani yukarda anlattığmız gerçek İSLÂM'ı yaşamaktır.

O günden bugüne Yüce Rabbimizin yardımıyla, o hayatı yaşamaya çalıştık. Mutluluk denilen, ahret mutluluğu denilen, dünya mutluluğu denilen bir şeylerin var olduğunu tespit ettik ve dünya mutluluğunun yaşanabilir olduğunu etrafımızdaki herkese kendimiz de yaşayarak gösterdik ve birçok insan, dünya mutluluğunun muhtelif basamaklarında pek çok insan İSLÂM'ın sadece mutluluğa ulaştırıcı temel fonksiyonunu kendilerine şiar edindiler.

Bu gayenin tahakkuku doğrultusundaki gayretlerimiz 1986 yılının 9 Kasımında Hürriyet Gazetesinde "Devlet Plânlama Teşkilâtı Tarikât Yuvası" manşetinde bizi flâş isim yaptı. Tam 27 gün.
Tutuklandık ve 3 ay tutuklu kaldık. Sonunda "DPT de Tarikatın izi yok" manşetiyle gerçekler ortaya çıktı ve delil yetersizliğinden değil DELİL YOKLUĞU'ndan beraat ettik.
Yani hiçbir delile sahip olmayan, sadece iftira ederek Gazetecilik yaptığını sanan insanların, hiç bir delile dayanmadan aylarca basını meşgul etmeleri ve bizim tutuklanmamız.

Haksızlığa bakın: Biz DPT'nin konun dışında kalması için istifa ettik. Ve 3 ay tutuklu kaldık. Fakat istifa etmemiz gerekçe gösterilerek tekrar DPT deki uzmanlık görevine iade edilmedik. Düşünün, ortada hiçbir suç unsuru mevcut değil. Sadece Hürriyet gazetesi gibi ne olduğu malûm bir gazetenin gene malûm bir yazarının (DPT den kovulduğu için DPT'ye kin besleyen Emin Çölaşan) iftiraları. Ve sonuç beraat. Ve sonuç DPT'den böyle bir iftira yüzünden ayrılmak ve geriye çağrılmamak. Bu ayrılığı sadece bir haksızlığı dile getirmek için yazdık. Hamdolsun ki aç kalmadık. Hamdolsun ki bu ayrılış meyvalarını verdi:
1989 yılında MİHR vakfını kurmayı yüce Rabbimiz bize nasibetti.
Vakıf, İslâmi ve Tasavvufi ve ilmi konularda konferanslar vermek, seminerler düzenlemek, yayınlar yapmak, yardıma muhtaç kişilere yardım etmek, mevcut üniversitelere iştirak etmek veya yeni bir üniversite kurmak gayeleri vakıf senedine konularak, Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesinin Vakıf Tescil defterinde 81 sıra numarasıyla tescil edilmiş ve 25 Ekim 1989 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmıştır.
Bugün MİHR dergisini çıkarıyoruz, DOĞUŞ dergisinin mensubuyuz, bir de Mahalli Televizyonumuz var. Hamdederiz, şükrederiz Yüce Rabbimize...

ALLAH YALNIZ PEYGAMBERLERE Mİ VAHYEDER?

Secde suresi 24. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki;

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


Demek ki Allahû Tealâ tarafından insanlar mürşid kılınıyor, hidayete vesile olanlardan kılınıyor ve Allahû Tealâ'dan aldıkları emirle insanların hidayete ermesine vesile oluyorlar. İşte bu cümleden olarak Allahû Tealâ'nın vahiy müessesesi Allah'ın mürşidleri için daime gaçerli olmuştur. Zannediliyorki vahiy sadece peygamberlere has bir olaydır. Böyle olmadığını Allahû Tealâ açık bir şekilde Kur'ân-ı Kerimde ifade etmektedir.
Nahl - 68 : "Allah arıya vahyetti."
16/NAHL-68: Ve evhâ rabbuke ilân nahli enittehızî minel cibâli buyûten ve mineş şeceri ve mimmâ ya’rişûn(ya’rişûne).
Ve senin Rabbin, balarısına, dağlardan, ağaçlardan ve onların (insanların) kurdukları çardaklardan, evler (kovanlar) edinmelerini vahyetti.


Zilzal - 5: "Allah yere vahyetti."
99/ZİLZÂL-5: Bi enne rabbeke ehvâlehâ.
Rabbinin ona vahyetmesi ile.


Şura - 51 :"Alllah'ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır illâ vahy ile."
42/ŞÛRÂ-51: Ve mâ kâne li beşerin en yukellimehullâhu illâ vahyen ev min verâi hıcâbin ev yursile resûlen fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu, innehu aliyyun hakîm(hakîmun).
Allah’ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır, illâ vahyile veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah, bilir ve hikmet sahibidir.


Maide - 111 : "Ve o zaman havarilere vahyetmişti".
5/MÂİDE-111: Ve iz evhaytu ilâl havâriyyîne en âminû bî ve bi resûlî, kâlû âmennâ veşhed bi ennenâ muslimûn(muslimûne).
Ve havarilere; “Bana ve Resûl'üme îmân edin.” diye vahyettiğim zaman, onlar da “Îmân ettik ve bizim (Hakk'a) teslim olduğumuza şahid ol.” demişlerdi.


Taha - 38 : "O zaman annene vahyedilecek şeyi vahyetmiştik."
20/TÂHÂ-38: İz evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ.
Vahyedilecek şeyi annene vahyetmiştik.


Allahû Tealâ sadece peygamberlere değil, peygamberlerin dışındaki insanlara, hatta hayvanlara bile, hatta yere bile vahyetmiştir.
işte Yüce Rabbimizin bize ihsan ettiği o vahiyle, ilham hüviyetindeki vahiyle, biz O'nunla bizim aramızda geçen konuşmaları O'nun emriyle bir kitapta topladık. Bu kitap O'nun emriyle, Yüce Rabbimizin emriyle bir sırdır. Ve bu sırra sadık kalarak biz onu kimseye vermedik, kimseye göstermedik ve en müstesna şekilde kasamızda sakladık.
Ama 1986 yılında ki, yukarda açıkladığımız tutuklanmamız sırasında yapılan aramada kasada bulunan "Risalet Nurları" ismindeki kitap polis tarafından alındı. Ve Devlet Güvenlik Mahkemesine teslim edildi ve kitap hem polis tarafından, hem de Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından enine boyuna incelendi. Ve sonuçta biz üç ay tutuklu kaldıktan sonra beraat ettik. Ve aradan seneler geçti. Bu kitapta Yüce Rabbimizin bizden övgüyle bahsetmesi söz konusu. ama bu kitap O'nunla bizim aramızda bir sohbet ve gizli kalması icap eden bir sohbet.

İDDİALAR

İşte demin söylediğimiz Allahû Tealâ'nın bütün insanlara saadet bahşeden âyet-i kerimelerinin unutulmuş olması, insanlar tarafından insanları saadete götürecek olan asıl mefhumların devreden çıkartılması, bizim başkalarından farklı şeyler söylememiz, insanları mutluluğa çağırmamız, saadete çağırmamız, islâmın taassuba geçit vermeyen gerçek yüzünü, 14 asır evvel yaşanan gerçek yüzünü insanlara göstermemiz, taassub ehlini bize sevgiyle bakmayacak bir noktaya getirdi. Ve bu kitabı ellerine geçiren insanlar onu neşrettiler. Ve "Risalet Nurları" ismindeki bu kitapla bizim peygamberlik iddiasında bulunduğumuz iddia ediliyor. Oysaki aynı kitabın 5. sayfasında Allahû Tealâ açık açık bizim Peygamber olmadığımızı vurguluyor. Açık bir şekilde ifade ediyor. Bir insanın peygamberlik iddiasında bulunması ve başkalarına onların söylediği gibi ilan etmesi için bir iddia ve ilan eden taraf, bir de iddia ve ilan edilen tarafın olması lâzım. Oysa ki biz bu kitaptan hiç kimseye vermedik. Bu kitabı hiç kimseye teslim etmedik ve bugüne kadar hiç kimseye biz peygamberiz demedik. Buna rağmen o kitaptaki Resûl kelimesi sebebiyle insanlar bizim peygamber olduğumuzu iddia ettiğimizi söylüyorlar. Oysa ki, resûller bütün kavimlere bütün zaman parçalarında Allahû Tealâ nin ulaştırdığı sayıları yüzbinlerce olan insanlardır ve bakınız ne söylüyor Yüce Rabbimiz? İbrahim suresi 4. âyet-i kerime: "Biz bütün kavimlere onların lisanıyla hitap etsinler de âyetlerimizi, beyyinelerimizi anlatsınlar diye onların lisanıyla resûller göndeririz." Anlaşılıyorki resûller bütün kavimlere gidiyorlar ve onların lisanıyla konuşuyorlar. Oysaki biliyorsunuzki birçok Peaygamber İsrail kavmine ve bir peygamber Arap kavmine gelmiştir. Bir tek peygamber, Peygamber efendimiz (S.A.V). Ve Kur'ân-ı Kerim'de peygamber efendimiz (S.A.V)'in son peygamber olduğu ifade buyurulmaktadır. Son Nebi olduğu ifade buyurulmaktadır. Öyeyse ondan sonra bir peygamberin gelmesi söz konusu değildir, mümkün de değildir. Öyleyse onların ispat vasıtası olarak kullandıkları RİSALET NURLARI isimli kitabımızda Rabbimizin bize ihsan ettiği sözleri ihtiva edeni kitabımızda Allahû Tealâ Peygamber olmadığımızı ifade ettiği halde, biz de hiç bir zaman peygamber olduğumuzu iddia veya ilân etmediğimiz halde, bizim peygamberlik iddiasında bulunduğumuz, peygambedlik ilanında bulunduğumuz iddia ediliyor.
Kimler tarafından iddia ediliyor.
Biri İKTİBAS isimli bir dergi çıkaran Ercüment ÖZKAN. Bu zat hiç utanmadan Allah'ın bütün büyük Velilerine hakaret edebilecek kadar kalbi kararmış bir insandır. Gene hiç utanmadan bütün Evliya'nın (velilerin) Mekke Müşriklerinin putları seviyesinde olduğunu yazabilecek kadar İSLÂM'a düşman biridir. Ve bu kişi TASAVVUF'un (yani 14 asır evvel Peygamber efendimiz (S.A.V)'in ve sahabenin yaşadığı gerçek İSLÂM'ın ta kendisi olan TASAVVUF'un) müdafaasını yaptığı, o kapkaranlık bir taassuba boyadığı İSLÂM zannettiği sisteme, en büyük zararı verdiğini iddia edebilmektedir.

RESULLER

Allahû Tealâ resûller konusunda son derece açık olarak bunları söylüyor. Resûllerin her devirde bütün kavimlerin arasında yaşadığını ifade ediyor. Zümer suresinin 71. âyet-i kerimesinde:

39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne).
Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın? (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.


Diyorki: sizin içinizden olan RESULLER tarafından bu cehenneme geleceğiniz, Allah'ın emirlerini yapmazsanız bu cehenneme geleceğiniz size ihtar edilmedimi?"
Demek ki Allahû Tealâ insanların çoğunun cehenneme gideceğini söylediğine göre (Araf suresi-179) dünyada insanlık var oldu olalı hiçbir gün geçmemiştirki o gün yaşayan insanların bir kısmı cehennemlik olmasın. Öyleyse cehenneme giden insanlar insanlık tarihinin bütün günlerini temsil eden insanlardır. İnsanlar olacaktır. Ve onların arasında yaşamış olan, her günü yaşayan insanların arasında ve bütün kavimlerde bir takım insanlar olacak. Bunlar bütün kavimlerde var olacak. Yani yalnız İsrail'le Arap kavminde değil. Ne kadar kavim varsa herbirinde, insanlık tarihinin bütün günlerinde hayatta olan milyarlarca insanın arasında hayatta olacak, herbirine kendi aralarından Resuller, kendi lisanları ile hitap edecek. Görülüyor ki yüzbinlerce resulün insanlar arasında vazifeli olması sözkonusu. Bütün kavimlere geldiklerine göre ve bütün devirlerde yaşadıklarına göre bunların peygamber olmaları mümkün değil, çünkü Hz. İsa'dan 600 sene sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V) hayatta olmuştur, 600 sene fetret devridir. 1400 seneden beri de gene peygamber yoktur. Kıyamete kadar da olmayacaktır. Öyleyse bu Fetret derelerinde resuller yok mudur? Mutlaka vardır. Her gün, her kavmin içinde vardır. Hatta her kasabada. Allahû Tealâ her şehirde resullerin var olduğunu söylüyor. "Biz hiçbir kavme resul göndermedikçe, hiçbir kasabaya hiçbir şehre resul göndermedikçe o şehrin ahalisine zulmetmeyiz" (İsra-15) diyor, Allahû Tealâ. Bütün kavmilerin arasında şu anda da binlerce resul hayattadır. Elbette bu ülkede de birçok resul hayattadır. İşte onlardan hidayete vesile olmak istikametinde bir tanesi de naçizane biziz. Bu istikamette Allahû Tealâ'nın bizim için kullandığı bu resul kelimesinin peygamber olmayı hiçbir zaman ifade etmediği zaten Peygamber değilsin, ifadesiyle açık ve kesin bir şekilde yer aldığı halde, insanlar bizlere "bu insan bir delidir ve peygamberliğini iddia ediyor" tarzında saldırılarda bulunmuşlardır. Elbette gereken yapılmıştır. Bu saldırılarda bulunanları İKTİBAS dergisini, ORTA DOĞU gazetesini, GÜNDEM gazetesini, HÜRRİYET gazetesini ve en son AKTÜEL dergisini biz mahkemeye vermiş durumdayız.

MEHDİLİK KAVRAMI

Bize ikinci isnad ettikleri şey MEHDİ oluşumuz. MEHDİ, hidayete vesile olan demektir. (Osmanlıca-Türkçe ansiklopedik büyük lügât) Bu lügâtta Saidi Nursî Hz.leri; her devirde, her an hidayete vesile olan insanların Mehdi sıfatıyla görevde bulunduklarını ifade ediyor. Ve biliyorizki, Saidi Nursî Hz.leri de yaşadığı devirde Mehdilerden bir tanesiydi.
Yüce Rabbimiz bizi de o hidayete vesile olan yüzbinlerce resululünden, bir tanesi olarak vazifelendirmişse, bu bizim için bu kainattaki en büyük şereftir. Ama Mehdilik makamının, peygamberlikle hiçbir ilişkisi olması mümkün değildir. Öyleyse her devirdeki Mehdilerden birisi de yani hidayete vesile olanlardan birisi de biz olabiliriz. Allahû Tealâ bunu kime nasip ederse bu şerefe o kişi nail olur. Gördük ki Allahû Tealâ'dan vahy alanlar sadece peygamberler değildir. Peygamberlerin dışında, peygamberlikle uzaktan yakından alakası olmayan insanlara da Allahû Tealâ'nın vahy ettiğini görüyoruz. Hatta arılara da. Tabii bu arada bizim kardeşlerimizden de birçok kişi Allahû Tealâ'ya bu yakınlığı sağlamışlardır ve aramızdan birçok kardeşimiz de Allahû Tealâ'dan ilham almaktadır, vahy almaktadır. Ve bu istikamette bizim dışımızdaki birçok tasavvuf mensubunun da bu noktada olduğunu bilmekteyiz. Öyleyse sanki mümkün olmayan bir şeymiş gibi (Kur'ân-ı Kerim her zaman bunun mümün olduğunu söylediği halde, sanki mümkün olmayan bir şeymiş gibi) aleyhimizde insanların saldırılarda bulunduğunu görüyoruz. Biz bütün hakkımızda söylenenlere cevaplar hazırladık. Dergimizin bu sayısı özellikle bunlara tahsis edildi.

DELİ OLMAK VEYA OLMAMAK

Bir de hakkımızda yapılan bir delilik isnadı var. Gerçekten tutuklandığımız zaman bizim kalp gözümüzün açık olması dolayısıyla Rabbimizin bize göterdiği şeyleri görmemiz ve O'ndan ilham (vahy) almamız dolayısıla, ilham müessesesi ve rûyet müessesesi ile (kalp gözüyle görülen Allahû Tealâ'nın gösterdiklerini görmekle) halisünasyon (akli denge bozukluğuna bağlı olarak hayaller görmek) elbette birbirine karıştırılan iki mefhumdur. Bu sebeple bu açıdan hakkımızda tutuklandığımı sırada deli olduğumuza dair ve akıllı olduğumuza dair ayrı istikamette iki tip rapor ortaya çıkmıştır. Doktorların hakkımıda tanzim ettikleri DELİ raporlarının, gerçekten DELİ olduğumuzu ifade ettiğini iddia eden bir kısım basın olduğu gibi (İKTİBAS, ORTADOĞUve YENİ GÜNDEM), doktorların bizim tutukluluktan kurtulmamız için özel olarak bu raporları tanzim ettiğini iddia edenler de mevcut (AKTÜEL)...
Görülüyor ki basın da doktorlar gibi ikiye ayrılmış durumda. Ama basında başka bir hava seziliyor. Herkes kendi menfaati istikametinde bir iddianın sahibi gibi görünüyor.
Hangisine inanmak gerekiyor?
Sanırız bu konudaki en geçerli kararı DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ vermiştir.
Ve bizi, Türkiye'deki en yetkili ve en büyük kurul olan ve kararı tartışılmaz olan İstanbul Adli Tıbba göndermiştir. İstanbul Adli Tıbbın verdiği raporlara bilindiği gibi itiraz etmek mümkün olmamaktadır. Bu kurul 12 üyeden ve bir başkandan oluşuyordu.
Böylece akli dergimizin tam olarak yerinde olduğu kesinleşmiştir. Ve bir kişinin veya üç kişilik heyetlerin oluşturduğu hakkımızdaki deli raporları Istanbul Adli Tıbbındaki 13 kişilik Heyetle değerini kaybetmiştir. Ve biz akli dengesi tam yerinde olan, tam cezai ehliyete sahip olan bir sanık olarak yargılandık ve Devlet Güvenlik Mahkemesinde hamdolsunki beraat ettik.
Öyleyse bizim deli olduğumuzu iddia etmekten acaba bunların muradı nedir? Muradları şudur; bizim deli olduğumuzu herkese ispat edebilirlerse, söylediklerimiz (onların söylediklerine hiç uymayan islâmın pırıl pırıl nurlu çehresini herkese göstermemiz) onlar tarafından akılları sıra önlenecek. Zannediyorlar ki, işte bu adam delidir, onun sözlerine bakmayın, onun sözlerinin hiçbir değeri olamaz, tarzında bir ifade kullandıkları zaman herkes bizim söylediklerimizi ciddiye almayacak. oysa ki biz, sadece halka değil, Üniversitelerin İlâhiyat fakültelerindeki öğretim üyelerine de bu konferansları verdik. Ve ispat ettik ki 14 asır evvel gerçek islâm yaşanmıştır. Ve tasavvuf 14 asır evvel Peygamber efendimizle (S.A.V), ve sahabenin yaşadığı islâmı yaşamaktır.

SONUÇ

Ve insanlar bugün o islâm'dan sapmış durumdadırlar. Bunun delillerini ve bütün detaylarını hiç usanmadan sizlere açıklamaya devam edeceğiz. Öyleyse bu insanların söyledikleri yalanlar artık halkımızın ciddi bir şekilde Allah'ın âyetlerine eğilen halkımızın, gözünden kaçmayacaktır. Bu insanlar kendilerine inananların gözünde değerlerini kaybetmişlerdir. Ve Tasavvufa karşı olduklarını Allah'ın evliyasına sövmekle ifade eden İKTİBAS dergisi halkın gözünde değerini yitirecekmidir, yitirmişmidir, bunu geleck günler gösterecektir. Ama şurası kesindir ki Türkiye'deki en yüksek kuruluş olan İstanbul Adli Tıp, 13 kişilik bir heyetle biim akıllı olduğumuza kesin karar vermiştir ve hamdolsun ki biz akli dengesi tam olarak yerinde olan bir Allah dotu sıfatıyla huzurlarınızdayız. İşte bu konuda yazdığımız bütün tekzipler bu Dergide ve bu sayıda inşaallah yayınlanacaktır. Ve o istikametteki akıllı olduğumuza dair raporu da yayınlamak istiyoruz ki sizler de görün. Allahû Tealâ'a hamd ederiz, şükrederiz ki bize bu açıklamayı yapmak imkanını verdi. Sizlere ulaştırdığımız bu sayıyla gerçeklerden sadece küçük bir kısmını aıklayabildik. ama bu Dergi Allah izin verirse çıkmakta devam edeck.Ve sizlere 14 asır evvel uygulanan gerçek islâmın bugün o hedeflerinden bu kalpleri kararmış insanlar tarafından ne kadar saptırıldığı açık bir şekilde ifade edilecek. İşte bize tahammül edemeyen, söylediklerimizin gerçek oluşu sebebiyle karşımıza çıkıp da aksini ispat edemeyen insanlar bizi yaralayabilmek istikametinde, bizi sizlerin gözünde küçük düşürmek istikametinde bir büyük gayretin içindedirler.
Zavallı çaresiz gaflet sahipleri...
Bilmiyorlarki TASSAVUF'u kabul etmeyenler, aslında 14 asır evvel yaşanan (Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve Sahabenin yaşadığı) İSLÂM'a karşıdırlar. Çünkü TASAVVUF sahabenin yaşadığı hayatı yaşamaktır. Çünkü TASAVVUF=İSLÂM'dır. Çünkü her ikiside sadece ve sadece TESLİM'e (27. basamak) ulaştırır ve İSLÂM=TESLİM'dir.
Bu gaflet ehli, Allah'a ezelde kendilerininde verdiği 3 yemini reddederek Sahabeyi de reddetmiş oluyorlar. Neden? Çünkü sahabenin hepsi 3 yeminlerini yerine getirdiler. Kur'ân-ı Kerîm'in bu konulardaki açıklama âyetlerinide, farz âyetlerini de reddediyorlar. Neden? Çünkü her yeminimiz Kur'ân-ı Kerimde açıkca anlatılıyor ve MİSAK'imiz (yani ruhumuzun ölmeden evvel Allah'a ulaşması) 9 defa farz kılınıyor üzerimize...
Bu insanların İrşad'ın farz olduğunan, mürşidin farz olduğundan, Allah'a 3 cesedimizinde tesliminin farz olduğundan (vazgeçtik teslimin farziyetinden) teslimin ne olduğundan nasıl gerçekleştiğinden bile haberleri yok...
Daha nelerden haberleri yok bir bilseniz, şaşarsınız bu Allame geçinenlerin cahillik rekorları kırmalarına...
Biz onları 2 gün süreli bir Kur'ân-ı Kerim sempozyumuna davet ediyoruz. Hepinizin huzurunda...Hepiniz davetlisiniz.
Ey bu insanların her söylediğine inanan temiz insanlar, hepiniz davetlisiniz.
İSLÂM semalarındaki SAHTE KARANLIĞI yırtmak zamanı gelmiştir. Zavallı çaresiz gafiller, artık kimseyi aldatamıyacaksınız, kandıramıyacaksınız...
Sevgili okuyucularımız, biliyorsunuz ki güneş balçıkla sıvanmaz.Onların gayretleri boşunadır. Ve Allah'ın güzellikleri 14 asır evvel nasıl yaşanmışsa, bugün de aynı güzellikler gene yaşanacaktır. Allah hepinizi o sonsuz mutluluğa, sonsuz saadete ulaştırsın temennisiyle, burada sözlerimi noktalamak istiyorum. Allah hepinizden razı olsun.
Dualarımızla.

AKTÜEL'E TEKZİB BASIN AHLÂKI

Basındaki en hazin olaylardan birisi de, yazdıkları konudan haberdar olmayanların, asgari seviyede bile ilimden nasibini alamayanların, nasip alamadıkları konuda yazı yazmaları, haber yayınlamalarıdır. daha da hazini ahkâm kesmeleridir. Bu zavallılar ilmî seviyesizliklerini örtmek için hiç çekinmeden yalana da başvururlar. Bu tip muhabirler basının yüzkarasıdırlar.
Bir defa haysiyetli basının temel prensibi haberlerin yorum taşımaması ve tarafsız olmasıdır. Bırakınız tarafsız olmayı, bu çarpık zihniyet her yazısında tezvir ve iftirayı dillerine pelesenk etmişlerdir.

Bu dergiden bahsediyoruz. AKTÜEL dergisinden... Bu tip dergileri muhteasından hemen tanırsınız. Bu zavallı dergiler herşeyden evvel İslâm'a cephe almışlardır. İslâm kara cüppeli, kara sakallı, ellerinde asalar bulunan ve bütün kadınları zorla çarşaf giymeye mecbur edecek olan, namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara her türlü ceza uygulanan, zulmedilen bir yaşama biçimi olarak tarif edilmektedir. Bütün güçleriyle bu imajı vermeye çalışmaktadırlar. "İslâm'ın ayak sesleri" adındaki yazı da İslâm'a alabildiğine karanlık ve korkutucu bir görüntü vermeye çalışıldığı açıkça belli oluor. İslâm'ın sadece ve sadece insanlara huzursuzluk veren bir sistem olduğunu yaymaya çalışıyor ve herkesi adeta İslâm'dan kaçmaya zorluyorlar.

Diğer taraftan Hristiyanlık çok harikulâde bir yaşam tarzı imiş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Türkiye'de bir hristiyan köyünü sergileyen yazıda bu husus son derece açık olarak belirtilmektedir.
Aslında Hristiyanlık diye bir din yoktur. İnciller binlerce değişik nüsha olunca İznik'teki konsey 4 tane hariç hepsini yaktı. Kalanlar da 3 Allah'ın varlığına herkesi inandırmaya çalışan bir özellik taşıyor. İncilin aslına değilde bu değiştirilmiş İncillere tabi olan insanlar hristiyan adını alıyor.
A benim canlarım boşuna gayret sarfeder ve akıntıya kürek çekersiniz... Emeklerinize yazık oluyor. Bu sizin zavallı gayretlerinizin çok ötesinde Kiliseler Birliği milyarlarca dolar akıtarak Hristiyanlığı yaymaya çalışıyor...da ne oluyor?
Dünyadaki hristiyan sayısı sadece azalıyor.
İslâm'a gelince... Hiç para sarfetmeden, sadece Allah'ın güzellikleri anlatılarak, hergün binlerce insan dalga, dalga İslâm'a giriyor. Niçin her gün bir çok hristiyannın İslâma girişine şahit oluyoruz? Amerika'da, Fransa'da ve Belçika'da acaba İslâm nasıl oldu da ikinci din olabildi hiç düşündünüz mü? Son Amerika seyahatimizde Amerikan hapisanelerindeki İslâm sayısının 1 yılda 100 binden 250 bine yükseldiğini öğrendik. Yüksek mahkeme Türkiye Gazetesinin Newyork'taki temsilciliğine resmen bu istatistik bilgiyi vererek, elllerindeki İngilizce yazılmış İslâmi Eserleri satın almak istediğini bildiriyor.
Ne haber?
Bu sözlerimizden sakın bizi bir hristiyan düşmanı sanmayın. Asla düşman değiliz. Onlardan da aramıza milyonlarca insan karışacak. Onlar bilmiyorlar gerçekleri... Şimdilik...
Bu zavallı dergiler gençliğe karşı cephe almışlardır. Gençliği, sahip olmaları gereken Milli Kültürlerinden, iftihar etmeleri (övünmeleri) gereken Omanlılık ruhundan, onları ve bütün dünyayı saadete götürecek tek yol olan Tasavvuftan, birlik şuurundan ve ahlâki değerlerden saptırma tek hedefleridir.
Öyle dejenere bir gençlik oluşturmak istemektedirlerki... Bu gençliği, cinsel sapıklığa, en hafifinden başlamayı teklif ederek uyuturucu alışkanlığına, tarihi, rabbani ölçüler taşıyan Klasik Türk Sanat Müziğini unutturup, insanların boyun damarları şişerek boğalar gibi bağırdığı katledilmiş müzik türlerine çekmek istemektedirler.
İslâm'a cephe alanların, İslâm'ın bütün insanları dünya ve ahret saadetine ulaştıracak yegâne (tek) mutluluk vasıtası olduğunu ve bu mutluluklara ulaşmak istiyen herkesi mutlaka hem dünya hem de ahret saadetine ulatıracağını yüzlerce konferansta herkese ispat eden birisini övmesini bekliyemezsiniz tabii... İşte bu yüzden, bu dergide sizlere çok tatlı bir üslupla takdim edildik.
Bizi tanıyan büyük kitleler sadece tebessüm ettiler. Malûm basın yapması lâzım gelen şeyi yapıyor, dediler. Sansasyon...Tabii bu arada biraz da karalama...Eee o kadar olacak artık...

İSLÂM TEK DİNDİR VE ÇEKİCİDİR

Evvela öğrenmeniz gereken şey şu. Dünya kuruldu kurulalı İslâmdan başka bir din hiç olmamıştır.
Inneddiyne Indallâhil'Islâm A-li İmran-19
Allah'ın indindeki tek din İslâmdır.
Neden?
1. Çünkü bütün peygamberler Allah'ın peygamberidir.
2. Çünkü İslâm kelimesi "Silm" kökünden gelmektedir. Domminant (hakim, asli) anlamı "teslim olmak" tır. (Allah'a tesim olmak).İkinci anlamı ise "sulh ve sükun" dur. Yani dünya saadetinin temelini teşkil eden, insanların iç aleminde, dış aleminde (başka insanlarla oan ilişkilerinde) ve Alah ile olan ilişkilerinde "sulh e sükun"un oluması ve kişinin bütün çevrelerde kesintisiz bir dünya saadetine ulaşması hali.
3. Ve çünkü bütün peygaberlerin temel vasfı Allaha teslim olmalarıdır.
4. Hz. Musa'da, Hz. İsa'da Allah'ın peygamberleridir ve Allaha tesim olmuşlardı. Yani İslâm idiler.
Onlara tabi oan havariler de İslâm idiler.
Eğer şeytan Hz. Musa'ya indirilen Tevrat'ı ve Hz. İsa'ya indirilen İncil'i değiştirememiş olsaydı. İsrail ve Hristiyanlık alemi bugün de İslâm'ı yaşıyor olacaklardı. Bir de şunu hatırlayın ki bütün insanlar Hanif (islâm) fıtratı üzerine yarıtılmışlardır (Rum-30). İslâm'ın karşısında olupta bir şey yaptıklarını zanneden zavallılar sizlere sesleniyorum. Sizler de İslâm fıtratı üzerine yaratıldınız.
Öyleyse bizi, başka dinlerden olanlara (hayır, hayır sadece başka dinlerden olduklarını zannedenlere) sakın olaki düşman sanmayın. Hakikati idrak ettikleri zaman onların milyonlarcasının islâm saflarındaki şerefli yerlerini alacaklarını göreceksiniz. Ve o günler çok uzaklarda değildir.
Her dış ülke seyahatimiz hamdolsunki bu mutlu sonucun yaklaştığını gösteren misallerle dolu geçiyor.
Profesör Dr Hamdi Erdemir, Amerika'da 30 küsur sene hizmet veren bu muhterem kardeşimiz. Son olarak Alabama'da Anestezi kürsüsü başkanıydı. Amerika'da yayınlanmış birçok kitabı olan bu popüler insan halen Tasavvufu (İslâm'ı) yaşamanın hazzı içinde bir insan-i kamildir. Evvelki Amerika seyahatinde yanındaki koltukta oturan bir Amerikalı papaz kardeşimize İslâm'ı anlatmaya kalkınca ne ile karşılaşmış dersiniz?
Papaz kardeşimizden dinleyelim:
"Yatsı namazını kılmak üzere kimselere sezdirmeden kilisenin bodrumuna indim.İlk 4 rekat bitipte "Esselamü aleyküm ve rahmetullah" diye sağ tarafıma başımı döndürdüğüm zaman benden başka 5 papaz kardeşimizin de namaz kıldıklarını gördüm."
Dünyada hergün binlerce kişinin İslâm'a girdii bu devrede, sizler 15, 20 kişinin hristiyan olduğunu iftiharla anlatmakla ve mecut olmayan bir dini övmekle ne yaptığınızı zannediyorsunuz?
...Ve siz İSLÂM'ı ne zannediyorsunuz?

İSLÂM VE TAASSUB

İslâm, İslâm'ın içinde görünen ve dışında bulunan İslâm DÜŞMANLARI'nın anlattığı İslâm değildir.
İslâm CENNET SAADETİNİ ve DÜNYA SAADETİNİ mutlaka kazandıran ve bu hedeflere varmak isteyen herkese ALLAH'ın bir ihsanıdır.
İslâm'ın Taassupla uzaktan yakından alakası yoktur.
İslâm kimsenin kılık kıyafetine karışmaz.
Yani İslâm hiçbir kadına zorla başını örtmeyi emretmez. Kur'an-ı Kerîm'deki emirler (farzlar) insanları en iyiye ulatırmak için vazedilmiştir (konulmuştur).
İnsanlar bu emirlere dilerlerse itaat ederler ve neticede şükredenlerden olurlar, ahret ve dünya saadetine ulaşırlar. Fakat dilemezlerse itaat etmezler. O zaman ne ahret ne de dünya saadetini elde edemezler.
İSLÂM'da ilişkiler, Allah ile ilişkiler ve insanlarla ilişkiler olarak ikiye ayrılır.
Allah ile olan ilişkilerde (namaz kılmak, oruç tutmak gibi) kimse kimseyi zorlayamaz. "Dinde zorlama yoktur." Bakara-256
Allah ile olan ilişkilerinde kimse kimseyi zorlayamaz ve cezalandıramaz.
Burada muhtap kul değil Allah'tır. Ve Allah emirlerine itaat etmeyeni 3 defa cezalandırır.

1. "Akletmeyene azap ederiz" âyet-i kerimesi gereğince emre her itaat edilmemesinin veya yasaklara her uyulmamasının ardından derhal ruhun nefse azab etmesi gündeme gelir (vicdan azabı)
2. Aynı günah için (bütün günahlar için) kabirde bir defa daha azab söz konusudur (kabir azabı).
3. Cehennemde sonsuz azab söz konusudur (cehennem azabı).
Görülüyor ki, Allah'a karşı işlenen bütün günahların muhatabı Allah'tır, asla insan değildir. Ve insanoğlu bütün günahlarının karşılığını 3 defa azap çekerek ödemektedir. Allaha karşı işlenen günahların insanlar tarafından bir defa daha cezalandırılması haksız bir fiildir. Çünkü kul hakkı doğmamıştır.
Konferanslarımızın çoğunda bu konuya değinilir. Samsun konferansında şu olay konu oldu.Bir Üniversitede iki yıl evvel, ramazanda lokantanın kapısın kıran bazı öğrenciler, içeride yemek yiyenleri dövmüşler.Bu, İslâm'a göre (14 asır evvel uygulanan, Peygamber Eendimiz (S.A.V) ve sahabenin yaşadığı devredeki gerçek islâm'a göre) bir haksız fiildir. İslâm'ın güzelliklerini yaşayamadan oruç tutan kişiler, eğer sigara da içiyorlarsa orucu bir açlık işkencesi imiş gibi değerlendirirler. Ramazan girmeden onun sıkıntısı başlar. Böyle insanlara göre Allah kendilerine açlıkla işkence ediyorsa ve başkaları emre itaat etmeyerek işkenceden kurtuluyorlarsa. cezaya müstahaktırlar. Eğer gere islâmı yaşasalardı, orucu bir açlık işkencesi olarak değil, muhteşem bir zevk olarak yaşayacaklardı. O zaman yaacakları şey Ramazan günü oruç tutmayanları dövmek değil. onlara orucun güzelliklerini, orucuyaşamaya değer o büyük zevkini anlatmak olacaktı. O zaman, oruç tutmayan insanlardan bir kısmı islâm'a girip belki oruç tutmaya balaacaklardı.
Dövülen insanların bu dayaktan sonra islâm'a yaklaşması mümkünmü?
Hedef herkesi İSLÂM'a çekmek mi, yoksa insanları İslâm'dan uzaklaştırmak mı?
Allah hangisini emrediyor?

İSLÂM VE MUTLULUK

İşte Kur'ân-ı Kerîm Peygamber Efendimi (S.A.V)'e "sen en güzel olan nasihat (ikna) yolunu seç" emrini verdiği için, biz de 14 asır evel uygulann ve Kur'ân-ı Kerîm"e her noktasında uyan, Taassubla uzaktan yakından hiç alakası olmayan gerçek İSLÂM'ı her konferansımızda bu standartlarda anlattığımız için, İslâm'ın taassubla alâkası olmaması. Onların çizdiği kapkaranlık İslâm'ı gerçek nurlu yüzüyle gösterdiği için ve bu gerçek İslâm herkesi İslâm'a çekeceği için bu dergide istenmeden 4 sayfa işgal etmekteyiz.
Bugüne kadar kandırdıkları insanları, ALLAH'tan, İSLÂM'dan soğutan, yalnız cezalardan oluşan bir İslâm, Kur'ân-ı Kerîm'in emrettiği değil, insanların 14 asırda oluşturdukları bir SAHTE İSLÂM sergileyenler tabiatıyla bizi hep karşılarında göreceklerdir.
Oysaki bundan 14 asır evvel Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)'nin ve sahabenin yaşadığı islâm, herkesi Allah'a çağırıyordu. Herkes Allah'ı sevmeye çağrılıyordu.
Bilelimki Allah, Allah düşmanlarının göstermeye çalıştıkları gibi bir cezalandırma mercii değildir.
Bilelimki Allah kimsenin cehenneme gitmesini istemez.
Bilelelimki Allah herkesin mutlka cennete gitmesini ister.
Bilelim ki Allah bütün insanların dünyada yaşadıkları süreyi, muhteşem bir dünya saadetini yaşayarak geçirmelerini ister. İslâm isteyen herkesi mutlaka hem cennet mutluluğuna, hem de dünya mutluluğuna ulaştırdığına göre, böyle İSLÂM sevilmezmi? Onlar herkesin İSLÂM'ı yaşamak istemesinden fena halde korkmaktadırlar. Aslında insanlar İSLÂM'dan değil taaassubtan korkuyorlar...
Allah bütün kainatta insandan başka yarattığı canlı ve cansız herşeyi insan için yaratmıştır ve en çok insanı sevmektedir.
Bilelimki Allah herkesi sever ve herkesin ALLAH'ı çok sevmesini ister.
Neden ?
1- Çünkü Allah bütün insanlara ezelde üç tane yemin verdirdi.
2- Çünkü Alah bu yeminlerini yerine getirenleri mutlaka cennetine kabul edeceğini garanti etti.
3- Çünkü Allah bütün insanlara, daimi zikri, irşada ulaşmayı ve teslimi yani Allah'a ruhlarını, fizik vücudlarını (vech) ve nefslerini teslim etmeyi farz kıldı.
4- Çünkü Allah üç cesedle teslim olanlara mutlaka HAZZULAZİM dediği sonsuz bir dünya saadetine ulaştıracağını garanti etti.
...Şimdiiiii... Allah bütün insanlara üç yemin verdirdiğine göre ve bu yeminleri farz kıldığına göre ve bu yeminleri yerine getirenlerin mutlaka cennete ulaşacaklarını garanti ettiğine göre bütün insanların cennete kavuşmasını istediği kesindir.
Bütün insanlara daimi zikri, irşada ulaşmayı yani Allah'a üç cesediyle teslimi farz kıldığına göre, ve bu farzları yerine getiren bütün insanları hüzzülazime ulaştıracağını garanti ettiğine göre bütün insanların dünya saadetine ulaşmalarını istediğide kesinlik kazanmaktadır.
İşte bu saadetlere (14 asır evel bütün sahabenin ulaştığı kesinlikle Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan bu saadetlere) nasıl ulaşılacağını, her noktası, her merhalesi, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerine dayalı olmak üzere anlattığımız ve ispat ettiğimiz için, herkese Kur'ân-ı Kerîm'in insanlara cehennem korkusunu vermek için indirilmediğini, tam aksine Kur'ân-ı Kerîm'in bütün insanlara bir saadet davetiyesi, bir saadet reçetesi ve bir saadet taahhütnamesi olduğunu her konferansta, bu kalbi kararmış insanlar tarafından aksi iddia edilemeyecek kesinlikle, yüzlerce defa ispat ettiğimiz için hakkımızda bu yayınlar yapılıyor.
...Tabii bize de sizlere doğruları ve İslâm'ın asıl yüzünü, sevgi ile dolu, mutlulukla dolu gerçek çehresini anlatmak imkanı doğuyor.
...İyi, iyi... Devam edin sevimli gafiller.

İSLÂM'A KARŞI TAASSUB

Bu ülkede dileyen kadın plajlarda üstsüz dolaşabilir.
Ama bu ülkenin bazı Üniversitelerinde başörtülü kız öğrenciler, sırf başörtüleri sebebiyle imtihana alınmazlar.
İşte taassubun kapkara, diğerinden çok daha kara bir örneği..
Çünkü birinci örnekte oruç tutmayanları dövme konusunda hak sahibi olduklarını zanneden kuvvet sahipleri, hukuken bir suç işliyorlar ve yakalanınca cezalandırılıyorlar.
Fakat Üniversitelerdeki kara cüppeliler aldıkları kararların, yönetmeliklerin arkasına saklanarak, hakkın sahibi olmadıkları halde, sırf o yönetmeliği tanzim etme ve yürürlüğe koyma kuvvetinin sahibi olarak, hak sahiplerine zulmediyorlar. Haksızları kesin olduğu halde, zulmedilen başörtülü kız öğrencilerin kesin bir kul hakkı doğduğu halde, bu haksızlığı yapanlar vebal aldığı halde, insanlar tarafından cezalandırılmaları mümkün olmuyor.
Bir kuruluşa bir KİT'e tayin edilen yeni Genel Müdür veya yetkili herhangi bir amir "MESCİD leri kapattım" emrini verebiliyor.
Namaz vakitleri Allah'a aittir.
Çünkü Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
"Namaz üzerinize vakitleri belirli bir farz olmuştur." Nisa-103
İnsanların namaz kılmalarına mani olan kişi omuzlarına onların vebalini almıştır. Vebal kul hakkıdır ve vebal alanı Allah'ın LANET'ine muhatap kılar.
Öyleyse kuvvet sahipleri, sakın kuvvetin sahibisiniz diye kendinizi hakkın da sahibi sanmayınız.
Çünkü kuvvetinizi hak sahiplerinin haklarını haleldar etmek istikametinde kullanırsanız omuzlarınıza vebal alırsınız. Ayrıca bu tarz davranışlar, haklarını haleldar ettiğiniz insanlar iktidar olurlarsa, onların da sizlere ayni şekilde haksız davranmalarına yol açabilir, onlara bir teşvik unsuru olabilir.

İSLÂM'I YAŞAMAK

İbadet edeceklerin ibadetine kimsenin karışamayacağı, ibadet etmeyenlerin ibadete zorlanamayacağı, kimsenin kimsenin kıyafetine karışamayacağı, kuvvetlinin kendisini hakkın sahibi kabul ederek hak sahibi olan zayıfa zulmedemiyeceği bir islâm (14 asır evvel yaşanan islâm, taassuptan tamamen arınmış bir islâm) çağımız insanının mutlak ihtiyacıdır.
İslâm'ın dışından milyonlarca insanın islâm'a girecekleri günlere doğru yaklaşıyoruz. İslâm adına, islâmı herkese kapkara bir din olarak gösteren, yalnız korku ile dinden uzaklaştıran, bir zihniyetin temsilcileri yurt dışındaki insanların islâma girmesini engelledikleri gibi, Ülkemizde de insanları dinden soğutmaktadırlar.
İnsanları cennet ve dünya saadetiyle müjdeleyen, taaasuba geçit vermeyen, cennet ve dünya saadetine ulaşmak isteyenleri mutlaka bu saadetlere ulaştıracak olan, 14 asır evvelki islâm tatbikatı... Yani TASAVVUF.
Yani Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve Sahabenin yaşadığı islâm...
İslâm'ın bütün insanları dünya saadetine ve ahret saadetine ulaştıracak nurlu bir tatbikatından bahsediyoruz.
...Ve bir insanın İSLÂM'ın mutluluğunu yaşamak için kanunlara ihtiyacı yoktur. Çünkü İSLÂM kalpte yaşanır.
Çünkü BÜYÜK CİHAD insanın nefsiyle CİHAD'ıdır. Ve bu CİHAD'ı tamamlıyanlar, küçük CİHAD'ları (harpleri) mutlak kazanacak olan başarılı askerlerdir.
...Ve çünkü ALLAH'ın yardımı onların, sadece onların üzerinedir.

DELİ OLDUĞUMUZA NEDEN HERKESİ İNANDIRMAK İSTİYORLAR?
1. NEDEN?

 

...Ve İSLÂM'ı böylesine kapkara göstermiye çalışan, insanların cehennem korkusuyla uykularını kaçıran, hayatı onlara zehir eden, dünya hayatında İSLÂM'ın mutluluğa değil, mutsuzluğa, rahata değil, rahatsızlığa ulaştırdığına herkesi inandıran bazı yazarlar acaba bizim deli olduğumuza herkesi neden bu kadar inandırmak gayreti içindeler?
Sahi ne diyorsunuz sevgili okuyucular? Neden bu kadar gayret?
Çok basit.
Çünkü...
Takke düştü KEL göründü.

2. İSLÂM'IN BUGÜNKÜ GÖRÜNÜMÜ

Bugüne kadar insanlara yalnız cezalardan oluşan bir İSLÂM görüntüsü verilmiştir. Allah ile olan ilişkilerde de (namaz, oruç gibi ibadetler) her türlü zorlama yapılabileceği kesin ifadelerle anlatılmıştır. Bu zorlamaya rağmen emirler yerine getirilmezse mutlaka cezalandırma gerektiği vurgulanmıştır. Her şey, her türlü davranış suç ve günah hüviyetine sokularak insanların içleri karartılmıştır. İnsanlar cehennem korkusu içine itilerek, devamlı cehennem korkusu ile yaşatılarak, bu yolla, yani korku ile, terbiye edilmek istenmiştir.
"Dünyada rahat yoktur" tezi, bütün boyutlarıyla işlenmiş ve İslâm için bu dünyada sadece sıkıntı çekilir, bu dünyada İslâm'ı yaşayanlar için mutluluk asla yaşanmaz, İslâm'daki mutluluk sadece cennettedir sonucuna ulaşılmıştır.
Böylece insanların içleri karartılmış ve mutluluğun, dünyadaki mutluluğun, onun yaşanabileceği yegâne yer olan İslâm'da yaşanmasının mümkün olmadığına kitleler inandırılmıştır.
Ve Allah'ın insanlardan, sadece mutlu olmalarını, hem dünyada, hem de cennette sadece mutlu olmalarını, istediği gerçeği, insanlardan bütünüyle gizlenmiştir.
Allah'ın en çok sevdiği mahlûkunun insan olduğu, Allah'ın insanlardan başka yarattığı herşeyi (dünyayı ve kainatı) insan için yarattığı (Bakara-29) (Casiye-13) ve insanın emrine verdiği gerçeği insanlara unutturulmuştur.
Mutluluğa ulaşmak için Allah'ın vasıta (araç) olarak koyduğu ibadetler, araç olmaktan çıkarılmış gaye (amaç) haline getirilmiştir. Hedef olması gereken mutluluk hedef olmasının dışına çıkarılmakla kalmamış, İslâm'da dünya mutluluğuna ulaşmanın mümkün olmadığına herkes inandırılmıştır.
İslâm o güneş gibi apaydınlık, nur saçan İslâm koyu bir taasup karanlığına itilmiştir. O insanları mutlaka dünya saadetine ulaştıracak tek din olan İslâm, insanları dünya saadetine ulaştırması mümkün olmayan bir hale getirilmiştir. Herkes İslâm'da dünya saadetinin yaşanamayacağına (dünyada rahat yoktur sözü ile) inandırılmıştır.
Şimdi bir de Kur'ân-ı Kerîm'deki İslâm'ın gerçek yüzünü görelim. İslâm'ın bu nur saan, gülümsiyen ve bütün insanları dünya ve ahret mutluluğuna ulaştıracağı kesin olan bu vechesini biz ortaya çıkardığımız için bir kısım basın bizi pek sevmiyor.. Olabilir tabii...

3. İSLÂM, AHRET SAADETİ VE DÜNYA SAADETİ

Mutluluk herkesin arkasından koştuğu ve mutlaka ulaşmak istediği tek hedeftir. Bütün hedeflerin birleştiği oda noktasıdır. İnsanlar mutluluğu (saadeti) onun aranması gereken yerin dışında, ne kadar yer varsa hepsinde ararlar ve tabii bulamazlar. Onu, mutluluğu bulabilecekleri yegâne yer ise İSLÂM'dır, Kur'ân-ı Kerîm'dir.
Gerçeklere beraberce bakalım.
Bulgular yukarıdaki iç karartıcı tabloya hiç benzemeyen muhteşem bir Kur'ân-ı Kerîm hakikatini, harikulâde bir İSLÂM gerçeğini gözler önüne sermektedir.
Allah bütün insanların (istisnasız bütün insanların) saadete (mutluluğa) ulaşmalarını, mutlaka ulamalarını istemektedir.
Kur'ân-ı Kerîm mutluluk açısından, bütün insanlara,
1- Bir saadet davetiyesidir.
2- Bir saadet taahhütnamesidir.
3- Bir saadet reçetesidir (rehberidir, tarifnamesidir)
Nereden biliyoruz? Çünkü Allah bütün insanlardan nefslerini temizliyeceklerine dair YEMİN almış. (Şems-9), (Müddessir-38,39,40) ruhlarını hayatta iken (ölmeden evvel) Allah'a ulaştıracaklarına dair MİSAK almıştır (Maide-7) ve şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olacaklarına dair fizik vücudlarımızdan (vechimizden) AHD (Yasin-60,61) almıştır. Ve bu yeminleri üzerimize farz kılmıştır.
Ve kim bu yeminlerini yerine getirirse mutlaka cennete gireceğini Yüce Rabbimiz müjdelemiştir
(Fecr-27,28,29,30)
Mademki Allahû Tealâ Hz. bütün insanlardan yukardaki yeminleri almıştır ve mademki yeminleri yerine getiren herkes cennetliktir, öyleyse Allah bütün insanların cennet saadetine ulaşmasını istiyor.
Öyleyse İSLÂM insanların hepsinin cennete gitmesini istiyen pırıl pırıl nurlu bir din. Ve bütün sahabe yeminlerini (Araf-157), (Şems-9) misaklerini (Zümer-18) ve ahdlerini (Zümer-17) yerine getirdiler ve cennet saadetinin sahibi oldular. (Fecr-27,28,29,30)
Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'iyle bütün insanları irşada davet ediyor. (Bakara-186) Mürşide ulaşmayı farz kılıyor. (Maide-35) Daimi zikri farz kılıyor (Nisa-103) ve teslimi farz kılıyor. (Bakara-208)
Allah'ın daimi zikri, irşadı ve teslimi üzerimize farz kılmaktan muradı ise bütün insanları dünya saadetine de ulaştırmaktır. Yani insanın iç aleminde, dış aleminde (diğer insanlarla olan ilişkilerinde) ve Allah ile olan ilişkilerinde (İslâm'ın teslimden sonraki asli unsuru olan) sulh ve sükûnu sağlamaktır. Bu ise kesintisiz bir dünya mutluluğudur.
....Ve 14 asır önce sahabenin hepsi Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tabi olmuş, hepsi irşada ulaşmış (Hucurat-14), daimi zikre ulaşmış (Zümer-18), (Al-i İmran-191) ve teslime ulaşmışlar, yani 3 cesedlerini de (sırasıyla ruh, fizik vücud ve nefs) Allah'a hepsi teslim etmişlerdi. (Fussilet-33,34,35) (Yusuf-108) (Tevbe-100)
Görülüyorki bütün sahabe yukarda farz kılınan dünya saadetini sağlıyacak âyetlerdeki emirleri de yerine getirmiş ve dünya saadetine de nail olmuşlardı.
O devre bilindiği gibi asrı saadet denmektedir. Ama ne varki 14 asır evvel indirilen insanları dünya ve ahret saadetine ulaştıracağı kesin olan bu âyetlerdeki emirlerin hepsi sahabe tarafından yerine getirilmesine rağmen, 14 asır sonra hiçbirisi artık yürürlükte değil, hepsi unutturulmuş insanlara ve kapkara bir mutsuzluk tablosu çıkmış.
• Bütün sahabe Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî oldular.
• Tabiin sahabeye tâbî oldu.
• Tabiine daha sonrakiler, onlara da daha sonrakiler hep tâbî oldular.
Ve tâbiiyet İslâm'ı yaşayabilmenin temel şartıdır. Ve tâbiiyet halâ devam ediyor.
Yukardaki mutluluklardan ne cennet mutluluğunu ne de dünya mutluluğunu Mürşide ulaşmadan yaşayabilmek mümkün değildir.

4. MUTLULUK SADECE İSLÂM'DA YAŞANIR

Be kuzucuklarım, İSLÂM sizin insanlara gösterdiğiniz o karanlık tablodaki İSLÂM değildir. İSLÂM insanlardan isteyenleri düna saadetine ve cennet saadetine mutlaka ulaştıran bir mutluluk yoludur, bir nur yoludur. Üstelik sizin İslâm'da yaşanmasının mümkün olmadığına herkesi inandırdığnız rahat (mutluluk) İslâm'dan başka hiçbir vasatta (ortamda) yaşanamaz. Yalnız İSLÂM'ı yaşamak mutluluğu yaşamaktır.
İşte böyle söylediğimiz için ve bunu bugüne kadar yüzlerce konferansta, yüzlerce defa Kur'ân-ı Kerîm âyetlerine dayalı olarak ispat ettiğimiz için, hem halka, hem de Üniversite Öğretim üyelerine ispat ettiğimiz için ve karşımıza çıkıp şimdiye kadar iddia ettikleri ve insanları inandırdıkları şeyleri bize karşı savunamadıkları için, bizim deli olduğumuza herkesi inandırmak istiyorlar.

5. HEDEFLERİ NE ?

Hedefleri şu: Eğer kamu oyunu bizim deli olduğumuza inandırırlarsa, "Bu herifin (evet aynen bu tabiri kullanıyorlar) söylediği şeyler deli saçmasıdır. HEZEYAN'dır, siz onun söylediklerine bakmayın" deyip, herkesi peşin hükümle söylediğimiz yüzlerce âyet-i kerimeyi incelemekten menetmeye çalışacaklar. Bu onların son şansı.
...Ve hesap edemedikleri bir şeyler var. Evvelâ bu ülkenin tertemiz evlâtlarını tanımıyorlar. Her söylenene inanıp, sonra herkesin farklı şeyler söylediğini gören ve ne yapacağını şayıran insanlar artık yok.
Hamdolsunki bu günlerde bir çok Kur'ân hakikatı, çığ gibi büyüyen irfan ehli tarafından incelenerek, araştırılarak ve arapça aslı ile mevcut mealler arasındaki farklar, tarafsız gözlerle tespit edilerek, idrak edilmektedir. Ne yazık ki pek çok Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın söyledikleri ile Türkçe mealler, özellikle Allah'a ölmeden evel insan ruhunun ulaşması konusundaki âyetlerde farklılık göstermektedir. Artık, insanların çoğu incelemeden karara varmıyor hamdolsun ki.
Bu gayretleride semeresiz kalacak ve mahcup olacaklardır. Çünkü yanılttıkları insanlar gerçeği anlayınca bunları sahte tahtlarından indireceklerdir. Yalancı balonlar sönmeye mahkûmdur.

6. ŞU BİZİM NAMAZSIZLIK

Bizim hayatımızda birkaç defa sabah namazına kaldırılmamamızı namaz kılmadığımıza delil sayan anlarım, ciğerlerim, insan bir defacık bile olsa bir araştırma ve soruşturma yapmazmı? Hani bizim orada, şu hiç hasır falan mevcut olmadığı halde, hayalinizde hasırlarla süslediğiniz ve hemen yazıya döktüğünüz mescid varya...
(Neden yalan söylemek gereğini duydunuz halâ anlıyabilmiş değilim.)
İşte o mescidde namaz kılan bizler, şu anda dünyada en çok namaz kılan insanlarız, Çünkü,
1- Başta bendeniz olmak üzere, hepimiz 7 vakit namaz kılarız. (5 vakte mutlaka kuşluk sünneti ve teheccüd sünneti eklenir)
2- Ayrıca bizimkiler genellikle bendeniz gibi İslâm'a biraz geç girmişlerden oluştuğu için, borcu olmayanlar arasında dahi her gün en az 1 günlük namaz borcu ödemek konusunda bir yarıştır gider. Ve küçümsenmeyecek bir kısım her gün 2 günlük borç kaza ederler.
3- Vakitlerde bütün sünnetler kılınır.

Bizim orası herkese açık olduğu için dışardan çok insan gelir ve bu borçları yadırgarlar. Anlaşıldı mı efendim?
Bizim namaz kılmadığımızı varsayan, sevimli namazsız uyanık kardeşlerim benim, hazır gelmişken orada bir namaz kılmış olsaydınız ne demek istediğimizi anlardınız.
Ayıp olmazsa bir soru sorabilirmiyim? Ama ne olur cüretimi bağışlayın.
Sahi teheccüd sünneti ve kuşluk sünneti nasıl namazlardı acaba?
Eeee kılmaya, kılmaya unutmuş olabilirim.
Öyle değil mi?
Bir şey daha...Ya sizler de namazın ne kadar doyulmaz bir zevk olduğunu yaşasaydınız...

SONUÇ

1. Peygamberlerin yalnız İsrail kavmine ve arap kavmine gönderildiklerini görüyoruz.
Şayet söz konusu olanlar Peygamber değil de Mürşid hüviyetindeki resuller ise, onların insanlık tarihinin her devrinde bütün kavimlere gönderildiği ve hangi kavimde hayata getirilmişlerse o kavmin diliyle onlara hitap ederek Allah'ın âyetlerini açıkladıkları Kur'ân-ı Kerim de ifade buyrulmaktadır. (ibrahim-4) (Zümer-71)
Bizde bu ülkede ba's edildik (hayata getirildik) Türküz ve Türkçe konuşuyoruz. Allah'ın âyetlerinin türkçe açıklamasını yapıyoruz. Öyleyse her kavmin içinde ba's edilen Allah'ın resul adını verdiği hidayete vesile olanlardan biriyiz sadece. Peygamber değiliz.
Kitapta da Peygamber olmadığımız açıkca yazıyor. (sayfa-5) Hiç bir zaman, hiç bir yerde, hiç bir şekilde peygamberlik iddia etmedik. Peygamber olduğumuza dair hiç bir ilanda da bulunmadık. Nasıl oluyor da hiç utanmadan peygamberlik iddiasında bulunduğumuz ve üstelikde peygamberliğimizi ilan ettiğimiz iddia olunuyor?
2. Peygamberlere indirilen kitaplarda mutlaka bir şeriat düzeni emredilmektedir ve en önemlisi peygamberin dışındaki herkese peygambere itaat etmeleri emredilmektedir. Ayrıca, Alah bütün peygamberlerine kitabı tebliğ etmelerini ve ilan etmelerini emreder.
Bu kitapta ise tebliğ engelleniyor. Allah'tan bir emir gelene kadar. Burada Allah neden söz ediyor? Bir emir gelene kadar tebliğin durdurulmasından söz ediyor.
Şimdi beraberce Neml suresinin 82. âyet-i kerimesine bakalım.

27/NEML-82: Ve izâ vakaal kavlu aleyhim ahracnâ lehum dâbbeten minel ardı tukellimuhum ennen nâse kânû bi âyâtinâ lâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onların üzerine (Allah’ın Kitap’ta söylediği) söz vuku bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık (çıkarırız). İnsanların (Kitap’taki) âyetlerimize yakîn hasıl etmediklerini söyleyecek.


Demek ki Allah'ın sırrını açıklamasına dair sözü vukua geldiği zaman (sırrın açıklanması emredildiği zaman) bu emri teyid edecek olan dabbe arzdan çıkmış olacak.
Ve böyle âyetleri muhtevi bir kitabın mevcudiyeti (kimseye söylenmediği ve gösterilmediği halde) mutlaka bir peygamberlik iddiası ve ilanıdır iddiasında olanlara, bu kitaptaki âyetlere yakiyn hasıl edemediklerini söyleyecek. O zaman bu kitaptaki âyetlerin gerçek sahibinin Allah olduğu kesin olarak belli olmayacak mı? Öyleyse bu kitapta peygamber olmadığımız halde neden surelerin ve âyetlerin var olduğu kesin bir açıklamaya kavuşmuyor mu?
Günü geldiği zaman Allah'ın emriyle açıklama yapacak olan dabbe çıkacak ve aynı gün Allah sırrın açıklanmasını emredecek. Sırrı açıklayacak olan hayatta olmalı ki açıklamayı yapabilsin ve bu açıklama dabbe tarafından aynı gün teyid edilsin.
Öyleyse kitaptaki âyetlerin sırrının o gün geldiğinde, sadece açıklaması kitabın yazdırıldığı kişiye ait, ispatı değil. İspatı ise dabbetül arza ait.
Bu sırrı vakitsiz açıklamak cüretini gösterenler üzerlerine vebal almışlardır. Allah'ın laneti vebal alanların üzerinedir. Allah'tan onları affetmesini dileriz.
3. Biz bu kitabı emrin gereği olarak kimseye göstermedik, kimseye vermedik. Öyleyse nasıl oluyorda biz peygamberlik iddiasında bulunuyoruz ve peygamber olduğumuzu ilan ediyoruz. Bir şeyin iddiası içinde ilanı içinde bir ilan eden taraf bir de ilan edilen taraf olması gerekmez mi? Ne iddia ve ilan eden taraf, ne de ilan edilen taraf mevcut olmadığına göre nasıl bir peygamberlik iddiası ve ilanı söz konusu acaba?
4. Gördük ki peygamberlere kitap verildiğinde yeni bir şeriat düzeni emrediliyor.
Bu kitapta ise şeriate dair hiç bir emir yer almıyor. Bu da peygamber olmadığımızı göstermiyor mu? Esasen biz de peygamber olmadığımızı söylemiyor muyuz? Bu kitapta Allah'ın bizi, bize öven sevgi dolu sözleri yer alıyor. Bu kitap sır olarak kalması emredilen bir kitap olduğuna göre Allah'ın bizi bize övmesinden sizlere ne Ali Çağatay ve Yüksel Özbek? Biz kimseye açıklamadıktan sonra Allah'ın bizim için kullandığı övgüler Allah ile bizim aramızda kalması gereken sırlar değil mi?
...Ve sizler bizden izin almadan bu sırları açıklamak yetkisini nereden alıyorsunuz? Bunun hesabını sormayacağımızı mı sanıyorsunuz yoksa? Bütün davetçilerin, hidayetçilerin ve mürşidlerin Allah'ın vahyine muhatap oldukları kesin olduğuna göre, her mürşid Yüce Rabbimizin kendisine söylediklerini yazsaydı (ki emir alsalardı mutlaka yazarlardı) buna benzer pek çok kitap oluşurdu.
5. Gelelim Mehdilik meselesine:
İlk söyliyeceğimiz şu, Mehdilik makamının peygamberlik makamı olmadığı kesindir.
Her devirde her kavmin içinde bulunan ve onların dilleriyle onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, onların nefsini tezkiye eden ve onların hidayete ermesine vesile olan bütün mürşid hüviyetindeki Resuller mehdidir. Çünkü Mehdi kelimesinin lugat manası "Hidayete vesile olan" demektir. Bunların hiçbirisi peygamber değildir. Kıyamete yakın bir devrede gelecek olan "Mehdi" de aynı hüviyette bir Resul olup, peygamber olması mümkün değildir. Çünkü son peygamber, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'dir.
Duhan suresinin 10, 11, 12, 13, 14 ve 15. âyetlerinde kıyamet alemetlerinden olan duhan'ın bütün gökleri kapladığı kıyamete yakın bir devrede, yani Peygamber Efendimiz (S.A.V) den asırlar sonra bir Resulün mevcut olacağı ve kendisine DELİ denileceği açık bir şekilde ifade edilmektedir.
44/DUHÂN-10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).
Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.


44/DUHÂN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).
(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.


44/DUHÂN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).
Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.


44/DUHÂN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).
Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.


44/DUHÂN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).
Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.


44/DUHÂN-15: İnnâ kâşifûl azâbi kalîlen innekum âidûn(âidûne).
Muhakkak ki Biz, azabı biraz kaldırsak (bile), şüphesiz ki siz (şirke) dönecek olanlarsınız.


Ve bu Resulün kitaba ve âyetlere ait sırları dabbetül arzın çıkacağı güne kadar saklayacağı Neml suresinin 82. âyeti kerimesinde yer almıştır.
İmdii...

Hakkımızda onca iftira savuranlara soruyoruz
1. Peygamberlerin dışındakilere de Allah'ın vahyettiği kesin olduğuna göre biz de vahyedemezmi?
2. Peygamberlerin dışında binlerce Resul her devirde var olduğuna ve bu devirde de şu anda her kavimde bir çok Resulün hayatta olduğu kesin olduğuna göre ve bu kavimde de şu anda mutlaka Resuller var olduğuna göre, biz o Resullerden biri olamaz mıyız?...
3. Kalpteki basar isimli görme hassası daimi zikre ulaşan herkesde açıldığına göre biz gönül gözü sahibi olamaz mıyız ve Allah'ın göstermek lütfunda bulunacağı herşeyi göremez miyiz?
4. Dabbetül arz çıktığı zaman, âyetli bir kitap sahibine, vuku bulacak olan Allah'ın bir sözü üzerine (bu sözü işitecek kişinin kıyamete yakın bir devrede hayatta olması gerekmektedir), Dabbetül arzın bu âyetlere yakin hasıl edemeyenlere hitap edeceği ve gerçeği açıklayacağı kesin olduğuna göre, bu kitapta neden âyetler bulunduğu açıkça ortaya konmuyor mu?

Öyleyse sizlerin zanna dayalı olarak, iddia ettiğiniz herşeyin aksinin mümkün olduğu Kur'ân-ı Kerîm âyetlerine dayalı olarak ispat edilmiyor mu?
Ey gençlik sizleri İslâm'dan koparmaya çalışıyorlar. İslâm'ı öcü gibi göstererek ve aslında mevcut olmayan hristiyanlığı güzel ve çekici göstererek sizleri kainattaki tek din olan İslâm'dan koparmaya, Allah'tan koparmaya çalışıyorlar.
İslâm bütün insanlara dünya ve cennet mutluluğunu sağlıyabilecek tek sığınaktır.
Kur'ân-ı Kerîm insanlığın bugün ulaştığı ilmi seviyenin çok ötesinde bir ilmi seviye (düzey) ye sahiptir. Dünya ilmi bugün, her hidrojen atomunun içinde sağ ve sol spinli (dönüşlü) 2 kuark bulunduğunu keşfetmiş durumdadır. Çünkü bu 2 kuark 919 sağ spinli elktron ile 919 sol spinli elektrondan oluşuyor. Elektronlar ise bu alemin varlığıdır, gözlenebilirler ve ağırlıkları bellidir. Ama dünya ilmi henüz ağırlıkları negatif olan karşıt elektronlardan oluşan hidrojen atomunun içinde 2 karşıt kuarkı tespit veya keşfedilmiş değildir.
Asırlarca evvel El Cabir matematiğe negatif değerleri sokmamış olsaydı, Matematikte de Kur'ân gerçeği yaşanmıyor olacaktı.
Allah zannın bir kısmını haram ettiği halde, siz özellikle haram edilen zannın sahibi olarak haksız yere bir ölü kardeşinizin etini yemiş olmadınız mı?
Hucurat-12:

49/HUCURÂT-12: Yâ eyyyuhellezîne âmenûctenibû kesîran minez zanni, inne ba’daz zanni ismun, ve lâ tecessesû ve lâ yagteb ba’dukum ba’dâ(ba’dan), e yuhıbbu ehadukum en ye’kule lahme ahîhi meyten fe kerihtumûh(kerihtumûhu), vettekullâh(vettekullâhe), innallâhe tevvâbun rahîm(rahîmun).
Ey âmenû olanlar! Zandan çok sakının. Muhakkak ki bazı zanlar günahtır. Ve tecessüs etmeyin (merak edip insanların hatalarını araştırmayın). Sizin bir kısmınız diğerlerinin dedikodusunu yapmasın. Hiç sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Elbette ondan tiksinirsiniz. Ve Allah’a karşı takva sahibi olunuz. Muhakkak ki Allah, tövbeleri kabul eden ve Rahîm olandır.


Yeryüzünde fesada sebep olmadınız mı?
Bize iftira etmiş olmadınız mı?
Üzerinize vebal alıp, Allah'ın lanetine muhatap olmadınız mı?
Beraat ettiğimiz halde nasıl oluyor da mahkûm olduğumuzu yazabiliyorsunuz?
Bu iftiradan hiç yüzünüz kızarmıyor mu?
Utanmıyor musunuz?
Yarın mahşer günü hesaplaşmayacak mıyız? Suçluların telaşı içindesiniz. İslâm'ın tanıtmaya çalıştığınız gibi karanlık bir din olmadığının ortaya çıkmış ve ispat edilmiş olmasından korkuyorsunuz. Nurlu, aydınlık ve mutluluğa muhakkak ulaştıracak olan gerçek İslâm sizi korkutuyor.
Artık hristiyanlık propagandası ile kimseye tesir edemiyeceğiniz gerçeği sizi korkutuyor.
Aydınlıktan, İslâm'ın nurundan korkuyorsunuz. Tıpkı yarasalar gibi.
Allah sizleri affetsin.

Dr. İSKENDER EROL EVRENOSOĞLU
(Dr. İSKENDER ALİ MİHR)

HÜRRİYET GAZETESİNE TEKZİB

Dr. İSKENDER EROL EVRENOSOĞLU
Dr. İSKENDER ALİ MİHR
 

Yaşar Nuri Öztürk'ün 23.10.1992 günkü Hürriyet Gazetesindeki CUMA SOHBETLERİ köşesinde hakkımızda yazılan RİSALET NURLARI kitabıyla ilgili bir açıklama yapmak üzerimize farz oldu.
1- Bu kitap Yüce Rabbimizle bizim aramızda bir müsahabe (sohbet) niteliğinde.
2- Bu kitapta hiçbir şeriat hükmü mevcut değil.
3- Bu kitapla hiç kimseye herhangi bir emir verilmiyor; herhangi bir mükellefiyet yüklenmiyor.
4- Bu kitapta Allah bizden başka kimseye hitap etmiyor. Sadece bizi, bize öven sözleri var.
5- 1986 yılında gene bu Hürriyet gazetesinde manşetteyiz; "DPT TARİKAT YUVASI" ve tutuklanıyoruz. ve RİSALET NURLARI'na el koyan Polis ve Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından kitap enine boyuna inceleniyor ve sonuç: BERAAT.
6- Bu kitapta bizim peygamber olmadığımız kesin bir şekilde açıklanıyor. (sayfa-5) Buna rağmen Peygamberliğimizi ilan ettiğimiz iddia ediliyor.
7- Hiç kimseye kimliğimiz hakkında hiçbir açıklama yapmadık. Buna rağmen Mehdi olduğumuzu ilan ettiğimiz iddiia ediliyor.
8- Hayatımız boyunca hiç kimseyi bize tabi olmaya davet etmedik.
9- Biz bu kitabı İKTİBAS'ta yayınlanana kadar hiç kimseye vermedik ve göstermedik.
10- Bütün insanların üzerine 9 defa farz kılınan insan ruhunun Allah'a vasıl olması (Seyri Sulûk) (En'am-152) (Zümer-54) (Rum-31) (Fecr-28) (Zariyat-50) (Lokman-15) (Şura-47) (Yunus-25,26) (Maide-7) olayını yaşadığımız, kitapta yer aldığı için, hâşâ, gizli bir Tanrılık iddiasında bulunduğumuz çok çirkin bir tarzda utanmadan iddia ediliyor.
Sanki insan ruhunun Allah'a ölmeden evvel ulaşması üzerimize 9 defa farz kılınmamış. Bunu yazan kişi sıradan biri değil bir TASAVVUF DOÇENTİ. Ve Allah'ın üzerimize 9 defa farz kıldığı bir emri, üstelik de bütün sahabenin gerçekleştirdiği (Zümer-18) (Al-i imran-20) bir emri yerine getirmek şerefine ulaşmayı, Kamu oyuna, hâşâ, gizli bir "TANRILIK İDDİASI" diye yutturmaya çalışıyor.
Kolay gelsin sevimli DOÇENT.

Sahi sen bu memleketin tertemiz evlâtlarını kandıracağını mı zannediyorsun? Konferanslarımız senin ve İKTİBAS Dergisinin saklamaya, yoketmeye çalıştığınız 3 yeminimizin (Allah'a nefsimizin verdiği YEMİN, Ruhumuzun verdiği MİSAK ve Fizik vücudumuzun verdiği AHD'in (Müdessir38,39,40) (Maide-7) (Yasin-60,61) başta Peygamber Efendimiz (S.A.V) olmak üzere bütün sahabenin, bu yeminleri yerine getirdiğini ispat edince artık kimseyi kandıramıyacağınızı anladınız değil mi? Onun için bu kadar seviyesiz yazılara utanç duymadan imza atabiliyorsun değil mi?

İnsanları mutlaka cennete ulaştıracak olan (Fecr-27,28,29,30) bu yeminlerin yerine getirilmesinin Mürşide mutlaka ulaşmakla mümkün olduğunu ispat ettiğimiz için bu karalamalar, öyle değil mi?

Sen ve İKTİBAS Mürşide ihtiyaç olmadığını iddia ediyorsunuz. Biz ise Mürşidin farz olduğunu ispat ediyoruz.
Bu durumda çanınıza ot tıkanmıştır. Öyleyse ne yapabilirdiniz? Bunları ispat eden kişinin deli olduğunu iddia ederek, sözlerine kimsenin inanmaması gerektiğini herkese yaymak. Böylece bizi peşin hükümle hiç kimse dinlemiyecekti ve sizler tekzib ettiğiniz, nakz ettiğiniz, örttüğünüz ve ketmettiğiniz Allah'ın âyetlerini hep gizliyebilecektiniz. Maskeniz düşmüştür. Artık bu deli numaraları ile kimseyi aldatamıyacaksınız. Çünkü hergün hakikatleri öğrenme isteyen pekçok telefon alıyoruz. Kimseyi aldatamadınız. Bizim kimseye göstermediğimiz bu kitabı İKTİBAS kimden temin edip, bizden izin almadan nasıl yayınladığını, mahkemeye açıklamak mecburiyetindedir ve mahkemeye verilmiştir.
Be hey GAFİL, Biz kimseye bu kitabı göstermeden, hiç kimseye kim olduğumuzu açıklamadan, kimseyi bize tabi olmaya davet etmeden, nasıl herkese eygamber, hatta Tanrı (!) (sahi bunu yazarken hiç utanç duymadınmı?) olduğumuzu İLAN EDİYORUZ? ha? Birşeyin ilanı için bir ilan eden taraf, bir de ilan edilen taraf olması gerekmezmi? Bu kitabın muhteviyatını ilan ettiğimizi ispat etmek mecburiyetindesin.
...Ve yazdıklarının hesabını adli makamlara vermek zorundasın.

Şimdi sen bize hesap ver bakalım:
1- Senin gibi anlı şanlı bir TASAVVUF DOÇENT'inin Hürriyet Gazetesi gibi İslâm'a düşmanlığı ile tanınmış bir gazetede ne işi var? Bu gazeteyi biz daha evvel de hakkımızdaki seviyesiz yazıları sebebi ile mahkemeye verdik ve tazminat aldık. Hamdolsun ki:
BU MEMLEKETTE HAKİMLER VARDIR.
Biz Milli Gazeteye, SEBİL Dergisine, DOĞUŞ Dergisine ve MİHR Dergisine yazı yazmakla ait olduğumuz şerefli yerdeyiz. Ya Sen neredesin?
2- Yazılarında zulmani ilimlerin simgeleri olan Reenkarnasyon'un Kur'ân-ı Kerîm'de mevcut olduğunu ispat etmeye çalııyor ve Kozmik Şuur'dan, Kozmik çemberden bahsediyorsun.
KOZMİK ŞUUR, Kur'ân-ı Kerim'de Gay yolu denen (A'raf-146), (Bakara-256) 7 kat aşağı doğru inen, her katta biraz daha kararan ve sonunda şeytana ulaştıran 7 şuur kademesi değil mi? Bu durumda şeytana hizmet etmiyor musun? Ve bunu İslâm dinine hizmet maskesi altında yaptığının yoksa farkında değilmisin?
Neden hep şeytanın temsilcisi Maharichi'ye tabi olan OKKÜLTİST'lere konferans veriyorsun ve onlara bugüne kadar hiç söylemedin şeytanın yolunda olduklarını. Yoksa bunun farkında olmadığını mı iddia edeceksin?
Sen şeytanın yolunun kesin işareti olan KOZMİK ŞUUR'u insanları 3KUR'AN-IN TANRISAL KOZMİK ÇEMBERİNE davet ederek, KUR'AN-I KERİM'e maletmeye çalışmakla şeytani bir sahtekarlığa alet olmuyor musun?
3- Bu yaz İzmir ETAP Otelinde bana (eşinin ve benim arkadaşımın yanında) Mürşid farzdır diyen sen değil miydin? Bizim konferanslara Mürşid farzdır tezini müdafaa etmek üzere katılmak istediğini söyleyen sen değilmiydin?
4- Ve sen, Evliya olduğunu kesin olarak bildiğin ve bu sütunda yazdığı Muhterem Ahmet Kayhan Hoca'nın (Ahmet Sultan) MİHR dergisinde yayınlanan ropörtajda, "Canım kadar sevdiğim, benim de Mürşidim olan İskender Hoca" diye bizden başka birinden mi bahsettiğini zannediyorsun?
Allah "Zanların çoğundan kaçının, çünkü zanların bazısı günahtır. Gizli şeyleri araştırmayın, birbirinizin ardından söz söylemeyin. hanginiz ölü kardeşinizin etini yemek ister" (Hucurat-12) buyurmuşken, sen nasıl oluyor da bir hacet namazı kılıp Allah'a sormadan hakkımızda hüküm sahibi oluyorsun?
Cevap ver bana, sen değil de Ahmet Sultan mı, Allah'ın bu mehteşem evliyası mı yanılıyor?
Vebal altındasın.

SONUÇ

 

Kimse "Risalet Nurları"na inanmak mecburiyetinde değildir. Ama sen inanmamakla kalmıyor onun bir hezeyanname olduğunu iddia ediyorsun. Öyleyse bu iddianı ispat mecburiyetindesin. Seni bu kitap konusunda, ikimizden hangimiz yalan söylüyorsak, Allah'ın Lanetinin onun üzerine olmasını dilemek üzere, bu yazıyı okuyanların ve herkesin huzurunda Kur'ân-ı Kerim'e el basarak yemine davet ediyorum. Davete icabet etmezsen müfterisin. Ayrıca seni ve senin İKTİBAS takımını, Allah'ın huzurunda hesaplaşmak üzere Kur'ân-ı Kerîm sempozyumuna (2 gün süreli) davet ediyorum. Bakalım hangimiz toplumu yozlaştırıyormuşuz, çürütüyormuşuz ve insana düşman ediyormuşuz.
Allah seni affetsin.
NOT : Beni hayal kırıklığına uğrattın.
Bir ilahiyat Fakültesi doçentinin Kur'ân-ı Kerîm'den bu kadar habersiz olabileceğine ihtimal vermek zor.
Allah peygamberlerden başkasına vahyetmez mi?
(Nahl-69) (Zilzal-5) (Şur'a-51) (Maide-111) (Taha-38) Yoksa bu âyetler Kur'ân-ı Kerim'de mevcut değil mi?
Atom bombası bulutlarının gökleri kapladığı kıyamete yakın bir zamanda Allah'ın bir Resulünün mevcut olacağını ve bu Resule deli damgası vurulacağını Kur'ân-ı Kerim söylemiyormu? (Duhan-10,11,12,13,14,15)
Resullerden ve hidayetçilerden bir kısmının peygamber olmadığını Allah söylemiyormu? (İbrahim-4) (Zümer-71) (Yasin-14) (En'am-134) (Rad-7) (Nahl-36)
İKTİBAS Dergisi ve sen Allah'a mülâki olmayı tekzib etmiş (Yunus-45) Allah'a ulaşma konusundaki yemininizi nakzetmiş (Rad-25) (Nisa-167,168,169), Allah'a mülâki olmayı örtmüş (Kehf-103,1104,105,106). Allah'a mülâki olmayı ketmetmiş (Bakara-159) olmuyor musunuz?
Bütün bunlar 2 günlük sempozyumda gündeme gelecektir.

Ne yaptın farkında mısın? Nasıl yazdın o yazıyı...

Allah seni Affetsin.

Dr. İSKENDER EROL EVRENOSOĞLU
(Dr. İSKENDER ALİ MİHR)


İKTİBAS DERGİSİNE TEKZİB

Dr. İSKENDER ALİ MİHR

İnsanlar vardır, insanları beraberliğe, dostluğa, Allah'ın yolunda bir bütün oluşturmaya davet ederler. Bunlar sevgi doludurlar. Bunlar Allah'ın dostlarıdır Allah'ın:
Fırkalara ayrılmayınız. Al-i İmran-103
Sadece Sırat-ı Mustakıym'i kendinize yol edininiz. En'am-153
Aranızda ihtilafa düşmeyiniz. Kendilerine açık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa, ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük azap vardır. Al-i İmran-105
Niza çıkarmayınız, Allah ve Resulüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin, nizaya düşmeyin, çözülüp dağılırsınız. Enfal-46
Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız. Al-i İmran-103
Ayetlerine tam itaat halinde olup, herkesi bu âyetlerin ışığı altında birliğe çağırırlar.
Başka insanlar da vardır. Bunlar nefretle kinle doludurlar. İnsanların arasına nifak sokmaya, insanları fırkalara ayırmaya, birbirine düşman etmeye çalışırlar. Bütün gayretleri bu istikamettedir.
Bu tekzibi bir polemik başlatmak için kaleme almadık.
Mademki Allah'ın bize ihsan ettiği, sadece Yüce Rabbimiz'le bizim aramızda kalması gereken çok özel sırlar, bizim müsaademiz olmadan neşredilmiştir. O zaman bu açıklamaları yapmak üzerimize farz olmuştur.
İblis 14 asırda o kadar çok mefhumu değiştirmiş ki bu yanlışların düzeltilmesi şarttır ve bunun zamanı gelmiştir.

İBLİSİN TUZAĞI

Yüce Rabbimiz'in Adem Aleyhisselâm'ın önünde hepiniz secde ediniz emrine uymayan İblis, secde etmeyince cehenneme atılacağını Allahû Tealâ kendisine söylüyor.
İblis kıyamet gününe kadar yaşama müsaadesi isteyip bu müsaade verilince diyor ki:
"Senin ihlas sahibi kulların müstesna geriye kalanların çoğunu kıyamet günü sana şükreder bulmayacaksın."
Bu hedefine ulaşmak için İblis Tevrat'ı, Zebur'u ve İncil'i değiştirdi. (Maide-72,73). Tabiatıyla bu kitaplara bağlı toplumları İslâm'dan uzaklaştırdı. Unutulmamalıdır ki İslâm'dan başka bir din hiç olmamıştır. (Al-i İmran-19,85). Bütün peygamberler İslâm idiler. (Bakara-128,131,132,133). Onlara tâbî olanların hepsi de İslâmdılar. Çünkü hepsi Allah'a teslim olmuş, sulh ve sukûna ulaşmışlardı. (Al-i İmran-52, Fussilet-33,34,35). Yani Tevrat, Zebur ve İncil şeytan tarafından değiştirilmemiş olsa idi, bu kitaplara tâbî olan toplulukların hepsi İslâm'ı yaşıyor olacaklardı.
Muhakkak ki Allah'ın indindeki tek din İslâm'dır. (Al-i İmran-19).
İşte bu sebeple Tevrat'ı, Zebur'u ve İncil'i değiştirmeyi başaran İblis bu kitaplara tâbî olan toplulukları İslâm'dan uzaklaştırdı.
Fakat Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
Bu zikri (kitabı) biz indirdik, onun muhafızı da biziz. Hicr-9
Kur'ân-ı Kerim'in yukardaki âyet-i kerimesine binaen bir harfini bile değiştiremeyen şeytan, ne yazık ki 14 asırda Kur'ân-ı Kerim'in tatbikatını değiştirmeyi başarmış durumda...
Asırlar sonra biz insanlar Kur'ân-ı Kerim'deki insanları felâha ulaştıracak olan farzları, hem de 14 asır evvel bütün sahabenin gerçekleştirdiği kesin olan farzları unutmuşuz. Yani şeytan bizlere unutturmuş.
Hattâ bizlere bu farzların yapılmaması gerektiğini bile kabul ettirmiş.
Bu gerçeği Kur'ân-ı Kerim'e dayalı olarak dile getirdiğimiz için ve defalarca ispat ettiğimiz için "İKTİBAS" Dergisi bu yazıyı yazmamıza sebebiyet veren yayınlar yaptı, Yüce Rabbimiz'le bizim aramızda bir musahabe niteliğindeki "Risalet Nurları"nı alaylı bir dille yayınladı.. Ve bu yayını yapanlar üzerlerine büyük vebal aldılar.
Şimdiye kadar bu farzların yerine getirilmesine hiç gerek olmadığını savunan ve bu konuda Kur'ân-ı Kerim'e dayalı hiçbir delile sahip olmayan, İslâm'a her noktasında eşit olan tasavvufa ve Mevlanâ gibi Şemsi Tebrizî gibi, büyük evliyaya açıkca dil uzatan Ercüment Özkan, söylediklerinin aksi ispat edilip kendi dergisinde bunları yayınlamak zorunda kalınca yeni bir yol deniyor.
İşte bu TEKZİB'in bu dergide çıkma sebebi bu. Çünkü Ercüment Özkan, tasavvufu inkar ederek aslında aşağıda açıklayacağımız farzları inkâr ediyor ve bunların yapılmaması gerektiğini açıkca ilan ediyor. Ve tasavvuf sahabenin yaşadığı hayat olduğu cihetle sahabenin İslâmî hayatını inkar ediyor.
İblis şunları istiyor:
1- İnsanlar ibadet etmemelidir, ibadeti unutmalıdır.
2- İbadet ederlerse bu ibadetlerin kendilerini felâha erdireceğini zannetmelidirler.
3- Ama yaptıkları ibadetler onları kurtaramamalıdır.
Ancak tasavvufla gerçekleştirilebilen aşağıdaki farzlar yerine getirilemezse felâha ermek mümkün değildir.

ALLAH'A VERDİĞİMİZ YEMİN, MİSAK VE AHD

Allahû Zülcelal Hazretleri en çok insanı sevmektedir. Çünkü uğruna dünyayı (Bakara-29) ve kainatı yaratıp insana hasretmiştir (Casiye-13). Yani insandan başka herşey insan için yaratılmış ve insanın emrine hasredilmiştir.
... Ve Yüce Rabbimiz insandan sadece, insanın mutlu olmasını ve hem cennet saadetini yaşamasını, hem de dünya saadetini yaşamasını istemekte ve insana bu iki hedefe mutlaka ulaşmasını emretmektedir.
Allahû Teala ezelde bütün insanların nefslerinden YEMİN almıştır, ruhlarından MİSAK almıştır ve fizik vücutlarından AHD almıştır.
Hedefi bu yeminleri yerine getiren bütün insanları cennete ulaştırmaktır.

1- YEMİN
a- Şems-9:

91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.


b- Müdessir-38,39,40
74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).


74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.


74/MUDDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne).
Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.


2- AHD
Yasin-60,61

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.


36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

3- MİSAK
Maide-7:

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.


Rad-20,21:
13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.


13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


Fecr 27 28 29 30 :
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!


89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.


89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.


Görülüyor ki kim Allah'a verdiği YEMİN'ini, MİSAK'ını ve AHD'ini yerine getirirse o kişi cennetlik olur.


YEMİNLERİN FARZ KILINMASI
 

Kaldı ki bu yeminlerin üçü de üzerimize farz kılınıyor.
1- En'am-152:

6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.


Yukarda görmüştük ki yemin ve misak yerine getirilirse kişi ancak o zaman AHD'ini yerine getirmiş olur. Öyleyse buradaki AHD kelimesi 3 yemini de yerine getirmeyi ihata ediyor.
2- Maide-7:
5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.


3- Maide-105:
5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.


Şimdi hidayet konusuna girelim:

HİDAYET NEDİR
Hidayet, insan ruhunun, hayatta iken Allah'a ulaşmasıdır.
1- Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. Al-i İmran-73
2- Muhakkak ki Allah'a ulaşmak var ya, işte o hidayettir. Bakara-120, En'am-71

Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'iyle bütün insanlar tam 9 defa hidayete ulaşmayı, hidayete ermeyi, yani Allah'a ulaşmayı (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı) farz kılıyor:

1- Enam-152

6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.


2- Maide-7:
5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.


3- Zümer-54:
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


4- Rum-31:
30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


 "Müniybiyne ileyhi."
Rabbine dön (ulaş).
5- Fecr-28:
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


 "İrci'ıy ilâ rabbiki."
Rabbine dön (rücu et, geri dönerek ulaş).
6- Zariyat-50:
51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


 "Fefirrû ilallah."
Öyleyse Allah'a kaç (Allah'a sığın).
7-Yunus-25:
10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.

8- Lokman-15:

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.


"Vettebi'sebiyle men enâbe illeyy."
Bana ulaşanın yoluna tabi ol.
9- Müzemmil-8
73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

Görülüyor ki Yüce Rabbimiz bütün insanlara hidayeti (yani ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı) 9 defa farz kılmıştır.
Hidayete ulaşmaya, Allah'a ulaşmaya vesile olan kişinin Allah'tan istenmesi (ibtiga edilmesi) ise açık bir şekilde emrediliyor.
Allah'a ulaşmaya vesileyi (Allah'tan) isteyin. Maide-35:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


Öyleyse hidayet, (Allah'a ölmeden evvel ulaşma) farz olduğu gibi hidayete vesile olana ulaşmakta farzdır.
Ve Ercüment Özkan, tasavvufu reddettiği cihetle Kur'ân-ı Kerim'deki bu farzları açıkca reddetmektedir.

SAHABE 3 YEMİNİNİ DE YERİNE GETİRMİŞ VE FELAHA ULAŞMIŞTI

1- Bundan 14 asır önce bütün sahabe ruhlarını Allah'a ulaştırmışlardı (hidayete ermişlerdi).
Al-i İmran-20:

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik. O kitab verilenlere ve ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?" de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


Zümer-18:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


2- Bütün sahabe bundan 14 asır evvel şeytana kul olmaktan içtinab edip Allah'a kul olmuşlardı.
Zümer-17:
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


3- Bütün sahabe nefslerini tezkiye etmişlerdi.
a- Onlar ki Resul nebiye (Peygamber Efendimiz S.A.V) tâbî olmuşlardır.... İşte onlar felâha ulaşanlardır. Araf-157:
7/A'RÂF-157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu, ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.


Şems-9:
91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.


Görülüyor ki, nefsini tezkiye eden, ruhunu Alah'a ulaştıran ve fizik vücudunu Allah'a kul eden, böylece üzerine farz olan YEMİNİNİ, MİSAKINI ve AHDİNİ yerine getirenler sahabedir. Bu farzları inkar eden İKTİBAS dergisi Kur'ân-ı Kerim'in bu âyetlerini ve sahabenin İslâmî yaşantısını inkar etmiş durumdadır.

SAHABE İSLAM OLMA ŞEREFİNE DE ERMİŞTİ

Yeminlerin yerine getirilmesi insana ahiret sadetini sağlar. Dünya saadeti ise daha ötededeki bir hedeftir. Bu hedefe ancak İSLAM şerefine erenler ulaşır. Allah bütün insanların dünya saadetine ulaşmalarını da yani İSLAM olmalarını da emrediyor ve üzerimize farz kılıyor. 3 ayrı cepheden...
1- Daimi zikir herkese farz kılınıyor.
Otururken, ayakta iken ve yanüstü yatarken hep Allah'ı zikret. Nisa-103:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


2- İrşad olmak herkese farz kılınıyor.
Bakara-186:
2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).


3- Allah'a TESLİM OLMAK herkese farz kılınıyor.
Bakara-208:
2/BAKARA-208: Yâ eyyuhâllezîne âmenûdhulû fîs silmi kâffeh(kâffeten), ve lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun).
Ey âmenû olanlar! Hepiniz silm’e dahil olun (Allah’a teslim olun)! Ve şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Muhakkak ki o, size apaçık düşmandır.


Zümer-54:
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


Kur'ân-ı Kerim bize ispat ediyor ki, 14 asır evvel bütün sahabe yukardaki farzları da yerine getirmiş ve İSLAM olmuşlardı ve dünya saadetine de nail olmuşlardı. Bu sebeple o devre "ASRI SAADET" "Mutluluk devri" denir.

1- Bütün sahabe daimî zikre ulaşmışlardı.
Zümer-18:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


Al-i İmran-191:
3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


Sahabe ulul elbab olduğuna göre, ulul elbab ise daimî zikre ulaşanlar olduğuna göre, sahabenin hepsi daimî zikre ulaşmışlar ve bu farz-ı âyını yerine getirmişlerdi.

2- Bütün sahabe irşada ulaşmıştı.
Hucurat-7 :

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


Bütün sahabe teslime ulaşıp, mürşid olmuşlardı.
Fussilet-33:
41/FUSSİLET-33: Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne).
Allah’a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?


Burada bir mürşidin 2 vasfı veriliyor:
a- Allah'a teslim olmak
b- Allah'a çağırmak
Bütün sahabe Allah'a çağırıyorlardı:
Yusuf-108:
12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”


Ve bütün sahabe mürşid olmuşlardı. Çünkü onlara tâbî olunduğu kesindir:
Tevbe-100:
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


Tasavvufu, yani irşad müessesesini inkar eden İKTİBAS aslında İslâm'ı reddetmektedir. Çünkü, teslimlerin tamamlanması 27. basamak olan ihlas makamında, mürşid olabilmek ise 28. basamak olan salah makamında gerçekleşir. Bu basamaklar Asr Suresinin muhtevası içinde yer almıştır.

VEL ASR SURESİ

Asra yemin ederim, insanlar muhakkak ki hüsrandadırlar. Amenu olanlar ve amilüssalihat (nefsi ıslah edici ameller) işleyenler ve Hakk'ı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler hariç.
Vel asr suresi 4 kademede kurtuluşa ulaşanlardan yani hüsrandan kurtulanlardan bahsediyor. Her kademe de 7 basamaktan oluşuyor.
Birinci kademede amenu olmaya ulaşılıyor. Amenu olmanın 7 basamağı şunlardır:
1- Olaylar (Bakara-216, Dehr-3)
2- Olaylar karşısındaki intibalar (Dehr-3)
3- Nefsin kalbinde irşad yoluna doğru bir meyil oluşması (Bakara-256)
4- Allah'ın rahim esmasının kişi üzerinde tecellisi (Yusuf-53)
5- Allah'ın sebillere ulaştırmak konusunda kişiden razı olması (Maide-16)
6- Allah'ın işittirmesi (Hac-54) (Enfal-23) (En'am-36)
7- Allah'ın aklettirmesi (idrak ettirmesi) (Hac-54) (Mülk-8,9,10)

İkinci kademede amilüssalihata (nefsi ıslah edici amellere) ulaşılıyor. Basamakları aşağıdadır:
1- Allah'ın nefsin kalbine hidayet koyması (Tegabün-11)
2- Nefsin kalbinin Allah'a dönmesi (Kaf-33)
3- Göğüsten nefsin kalbine Allah'ın rahmet yolunu açması (En'an-125)
4- Zikirle kişinin kalbine rahmet ulaşması (Zümer-23)
5- Rahmetin nefsin kalbinde huşu oluşturması (Zümer-23) (Hadir-16)
6- Huşuya ulaştıktan sonra Hacet namazı kılacak kişiye Allah'ın mürşidini göstermesi (Bakara-45)
7- Kişinin mürşidine ulaşarak tövbe etmesi ve nefs tezkiyesine (ıslah-ı nefse) başlaması. (Furkan-70)

Üçüncü kademe nefsin 7 safhada temizlenmesi ve tezkiyeye ulaşması ve buna paralel olara da ruhun Hak'ka ulaşması söz konusu. Basamakları aşağıda olan bu kademenin son basamağında kişi Hak'kı tavsiye edecek noktaya ulaşacaktır.
1- Nefs-i emmarenin aklanması ve ruhun birinci gökkatına ulaşması (Yusuf-53)
2- Nefs-i levvamenin aklanması ve ruhun ikinci gök katına ulaşması (Kıyame-2)
3- Nes-i mülhimenin aklanması ve ruhun üçüncü gök katına ulaşması (Şems-8)
4- Nefs-i mutmainnenin aklanması ve ruhun dördüncü gök katına ulaşması (Fecr-27)
5- Nefs-i radiyenin aklanması ve ruhun beşinci gök katına ulaşması (Fecr-28)
6- Nefs-i mardiyenin aklanması ve ruhun altıncı gök katına ulaşması (Fecr-28)
7- Nefs-i tezkiyenin aklanması ve ruhun yedinci gök katına ulaşması ve Allah'a (Hak'ka) kavuşması (Fatır-18)

Dördüncü kademede kişi sabra ulaşacak ve sabrı tavsiye edecek duruma gelecektir. Basamaklar:
1- Ruhun Allah'a teslim olup, Allah'ın Zat'ında ifna olması (Nebe-39)
2- Ruhun Allah'ın ihsan ettiği İndi ilâhi'deki altın tahta (sürur veya eraik) ulaşması (Beka makamı) (En'am-126)
3- Zikrin günün yarısını aşması (Zühd makamı) (Yusuf-20)
4- Fizik vücudun Allah'a teslimi (Muhsinler makamı) (Nisa-125)
5- Daimi zikre ulaşmak (ulûl elbab olmak) (Al-i İmran-190,191)
6- Nefsin bütün afetlerinin yok olması ve yerlerini ruhun faziletlerinin alması (İhlas makamı) nefsin Allah'a teslimi (Beyyine-5)
7- Tövbe-i Nasuh'tan sonra salihlerden biri olma (salâh makamı) sabrın sahibi olma ve sabrı tavsiye edecek seviyeye ulaşma. (Tahrim-8)
Görülüyor ki, bütün sahabe TESLİM'e yani İSLAM'a ulaşmışlardı. Dünya saadetine ulaşmışlardı.

TASAVVUF İNSANLARI TESLİME ULAŞTIRIR.
KUR'AN-I KERİM İNSANLARIN TESLİME ULAŞMASINI EMREDER
.. ve İSLAM İNSANLARIN TESLİME ULAŞMASIDIR.

Yukarıdaki âyet-i kerimeleri yok sayan bir zihniyet şeytanın ekmeğine yağ sürmüyor mu?

"RİSALET NURLARI" NASIL BİR KİTAPTIR?
Peygamberlere Allahû Zülcelâl Hazretleri'nin indirdiği kitaplar her şeyden evvel bir şeriat kitabıdır.
Yani insanların her konuda nasıl davranmaları gerektiğini izah eden ve emreden farz hükümler ihtiva eden kitaplar. Bütün insanlara bu kitapların indirildiği peygamberlere mutlaka tâbî olmayı emreden kitaplar.
1- Rabbimiz'in bizimle yaptığı bir söyleşi hüviyetindeki "Risalet Nurları"nda bizim dışımızdaki hiç kimseye, hiçbir şekilde bir emir verilmemektedir
2- Bu kitap hiçbir şer'i hükmü ihtiva etmemektedir.
Şeyhi (Şeyhimiz) Seyyid Abdülhâkim Hüseynî Hazretleri'nin Menzil'deki Türbesinde, O'nun yanında medfun bulunan rahmetli Kardeşimiz Şeyh Abdülcelil şöyle anlatmıştı:
"Seyyid Abdülhakîm Hüseyni Hazretleri'ne kendisini tutuklamakla vazifeli o zamanki mahalli Jandarma Kumandanı soruyor:
- Sen Şeyh misin?
Gavs Hazretleri Allah'ı işaret ve kast ederek şu cevabı veriyor:
- Öyle söylüyor.
Bu kıssayı niye mi anlattık?
Çünkü,
Her devirde, her halükârda cevap aynıdır.
Allah'ın Allah'a davet etmekle vazifelendirdiği bütün mürşidler Gavs Seyyid Hüseyni Hazretleri gibi vahiy alırlar.
Eğer Allah'ın bu evliyası da Yüce Rabbimiz'in kendilerine söylediklerini, kalplerindeki semi hassasına (kalp kulaklarına) işittirdiklerini, yazmış olsalardı hepsinin bu standartta kitapları olacaktı. Yani hiçbir şer'i hükmü ihtiva etmeyen ve kendisi dışında hiç kimseye emir vermeyen kitaplar...
Bu musahabenin sureler şeklinde bir kitap oluşturması bizim peygamberlik iddiasında bulunmamız olarak nitelendiriliyor. Oysa ki kitapta açık bir şekilde "Sen peygamber değilsin" ifadesi yer alıyor. (Sahife-5). Kitabı biz yazmış olsaydık ve hedefimiz peygamberlik olsaydı, a benim canım efendim, hiç kendi kendimizi yalanlar mıydık?
Bizim için naçiz hayatımızdan daha kıymetli olan bu kitabı, herkese el altından bizim özellikle dağıttımız iddia ediliyor.
1986 yılı Kasım ayının 29. günü Hürriyet Gazetesi "Devlet Planlama Teşkilatı Tarikat Yuvası" adlı bir manşet haber yayınladı ve biz tutuklandık. Bu sebeple, bize göre mutlaka bir sır olarak saklanması gereken kitap, "polis"in eline geçti. Polis ve Devlet Güvenlik Mahkemesi kitabı enine boyuna incelediler. Neticede "Devlet Planlama Teşkilatında Tarikatın İzi bile yok" isimli son manşetle biz beraat ettik. (Tercüman Gazetesi 4 Aralık 1986).
Şurasını kesinlikle belirtiriz ki "İKTİBAS"ta kitabın bir kısmı (Peygamber olmadığımızın ifade edildiği kısım gibi işlerine gelmeyen kesimleri özellikle yayınlamamışlar) yayınlanıncaya kadar bu kitaptan bizim tarafımızdan hiç kimseye hiçbir nüsha verilmemiştir. Yayınlandıktan sonra ise sadece bir müftü kardeşimize ve kendisinin talebi üzerine emanet olarak verilmiştir.
Yani bu kitabı çoğalttığımız ve herkese dağıttımız iddiası yalandır ve mahkemede bu yalanın hesabını soracağız.
Kitabı yayınlayanlar bizim kimseye vermediğimiz bu kitabı nereden aldıklarını açıklamak ve bizim dağıttımığız iddiasını ispat etmekle mükelleftirler, aksi halde müfteridirler.

MEHDİ KAVRAMI
Mehdi kimdir?
Kelime manası: "Hidayete vesile olan."
Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lûgatta Mehdi kelimesi,
"Hidayete eren veya hidayete vesile olan" şeklinde ifade edilmiş.
Her devirde "Mehdi"lerin var olacağı da Saidi Nursî Hazretleri tarafından aynı lûgatta belirtilmiş. Bütün mürşidler hidayete vesile olurlar:
Onlardan (insanlardan imamlar (mürşidler) kıldık, emrimizle (insanları) hidayete erdirsinler diye. Secde-24 Öyleyse genel anlamda Allah'a ulaştırmaya vesile olan bütün mürşidler "Mehdi" yani "hidayete vesile olan"lardır.
Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesi şunları söylüyor:
1- Mürşidler Allah tarafından mürşid kılınıyor, yani hidayete ulaştırmak konusunda mürşidlere Allah vazife veriyor.
2- Mürşidler Allah'tan aldıkları emirleri tebliğ ederek insanları hidayete ulaştırıyorlar.
Hidayet ruhun, insan ölmeden evvel Allah'a kavuşmasıdır. (Bu konuda Kur'ân-ı Kerim'de 95 âyet-i kerime yer almıştır).
Muhakak ki hidayet Allah'a kavuşmaktır. Al-i İmran-73
Muhakkak ki Allah'a kavuşmak var ya işte o hidayettir.
Bakara-129 En'am-71
Öyleyse "Mehdi" insanların hidayetine vesile olan, yani onların ruhlarının ölmeden evvel Allah'a ulaşmasına vesile olan yetkilidir.
Saidi Nursi Hazretleri bu zat hakkında aynı lûgatte şunları söylüyor:
"Cenabı Hak kemali rahmetinden, şeriatı İslâmiyetin ebediyyetine bir eseri himayet olarak, her bir fersadı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zişân veya bir kutb-u a'zâm veya bir müşid-i ekmel veyahud bir nev Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş, fesadı izâle edip milleti ıslâh etmiş. Dini Ahmediyi (A.S.M) muhafaza etmiş. Madem adeti öyle cereyan ediyor; ahir zamanın en büyük fesadı zamanında elbette en büyük bir müctehid, hem en büyük bir müceddit, hem hâkim, hem mühdi, hem mürşid, hem kutb-u az'âm olarak bir zâtı nurâniyi gönderecek; ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenâb-ı Hak, bir dakika zarfında beynes-semâ ve-l arz aleminin bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelâl, Mehdi ile de Alem-i İslâmın zulumatını dağıtabilir ve vadetmiştir, vâdini elbette yapacaktır. Kudret-i İlâhiyye noktasında bakılsa, gâyet kolaydır. Eğer daire-i eshâb ve Hikmet-i Rabbâniye noktasında düşünülse, yine o kadar ma'kul ve vuku'a lâyıktır ki; "Eğer Muhbir'i sadıktan rivayet olmazsa dahi, her halde öyle olmak lâzımdır ve olacaktır" diye ehli tefekkür hükmeder."
Görülüyor ki Saidi Nursî Hazretleri, Mehdi'nin mutlaka geleceğinden emindir.
Bu konuda Kur'ân-ı Kerim ne diyor acaba?
Cevap çok açık ve çarpıcıdır:
Duhan 10-15:

44/DUHÂN-10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).
Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.


44/DUHÂN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).
(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.


44/DUHÂN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).
Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.


44/DUHÂN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).
Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.


44/DUHÂN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).
Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.


44/DUHÂN-15: İnnâ kâşifûl azâbi kalîlen innekum âidûn(âidûne).
Muhakkak ki Biz, azabı biraz kaldırsak (bile), şüphesiz ki siz (şirke) dönecek olanlarsınız.

Bu Surede, Allah'ın "gözetle" hitabı Peygamber Efendimiz (S.A.V)'dir. O'nun gönül gözüne Allah kıyamete yakın bir tarihte vuku bulacak bir olay gösteriyor. Bir atom harbi. Her iki tarafın da atom bombaları patlatmaları ve gökyüzünü bu sebeple duman kaplaması. Nitekim Kur'ân-ı Kerim tefsirlerinde bu dumanın, kıyamet alâmetlerinden olduğu ifade ediliyor. Irak Kuveyt'teki petrol rafinerilerini ateşe vermesiyle de geçen yıl böyle bir dumanın Kuveyt'in göklerini kapladığını gördük.
İşte böyle bir devrede yani Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den asırlarca sonra Allah bir Resulü vazifeli kılıyor.
Ve bu Resulü ve bütün gökleri kaplayan dumanları Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e kalp gözüyle gösteriyor.
... Ve de bu Resul'e onun zamanında yaşayan ve dumana maruz kalacak olan insanların DELİ diyecekleri de açıkca âyet-i kerimelerde yer almış.
Görülüyor ki, kıyamete yakın bir zamanda bir Resulün (Mehdi Resul) vazifeli kılınacağını tevile imkan vermeyecek kadar açık bir biçimde Kur'ân âyet-i kerimeleri ifade etmektedir. Mehdi yoktur, bu bir safsatadır diyen ve bu hükmün, çok iyi bildiklerini ima ettiği Kur'ân-ı Kerim'e dayalı olduğunu iddia edenlere ithaf olunur.
Kendilerine hidayet geldiğinde, insanları imandan meneden şey:
İsra-94:

17/İSRÂ-94: Ve mâ menean nâse en yu’minû iz câe humul hudâ illâ en kâlû e beasallâhu beşeren resûlâ(resûlen).
Onlara hidayet geldiği zaman insanların inanmalarına, “Allah, insan resûl mü gönderdi?” demelerinden başka bir şey mani olmadı.


Tegabün-6:
64/TEGÂBUN-6: Zâlike bi ennehu kânet te'tîhim rusuluhum bil beyyinâti fe kâlû e beşerun yehdûnenâ fe keferû ve tevellev vestagnâllâh(vestagnâllâhu), vallâhu ganiyyun hamîd(hamîdun).
İşte bu, onlara resûlleri beyyineler (açık deliller) getirdiği zaman: “Bir beşer mi bizi hidayete erdirecek?” demeleri sebebiyledir. Böylece inkâr ettiler ve yüz çevirdiler. Ve Allah, müstağni olduğunu (Kendisinin hiçbir şeye ve de onların îmânlarına da ihtiyacı olmadığını) gösterdi. Ve Allah; Gani’dir, Hamîd’dir.


"Zamanınızın İmamı'na tâbî olmadığınız takdirde cahiliyet adetleri üzere ölürsünüz." (Hadis-i Şerif)

HER RESUL PEYGAMBER DEĞİLDİR

Kur'ân-ı Kerim'de nerede "resul" kelimesi geçmişse bu kelime ile sadece peygamberler kastediliyor zannedilmektedir. Ve bu zandan hareketle Peygamber Efendimizden sonra resullerin mevcut olmayacağına kesin bir şekilde inanılmaktadır. Oysa ki:
1- Peygamber Efendimiz (S.A.V) hatemürresul değil, hatemülenbiya'dır. Yani resullerin değil nebîlerin sonuncusudur.
Ahzab-40:

33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.


2- Her resul, peygamber değildir. Ayaşğıdaki âyet-i kerimeler her resulün peygamber olmadığını çok açık bir biçimde anlatmaktadır:
İbrahim-4:
14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.


Zümer-71:
39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne).
Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın? (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.


Bütün devirlerde hayatta olan insanlardan bir kısmı mutlaka cehenneme gittiklerine göre, zümrelerden bir kısmı mutlaka fetret devirlerine aittir. Öyleyse bu resullerin peygamber olmaları mümkün değildir.
Yasin-14:
36/YÂSÎN-14: İz erselnâ ileyhimusneyni fe kezzebûhumâ fe azzeznâ bi sâlisin fe kâlû innâ ileykum murselûn(murselûne).
Onlara iki (resûl) göndermiştik. Fakat ikisini de tekzip ettiler (yalanladılar). Bunun üzerine (onları) üçüncü (resûl) ile azîz kıldık (destekledik). O zaman onlar: "Muhakkak ki biz, size gönderilmiş resûlleriz." dediler.


Enam-130:
6/EN'ÂM-130: Yâ ma’şerel cinni vel insi e lem ye’tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrathumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne).
Ey insan ve cin topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze ulaşacağınız konusunda sizi uyaran içinizden resûller (elçiler) gelmedi mi? “Kendi nefslerimize şahit olduk.” dediler. Dünya hayatı onları aldattı. Ve kendilerinin kâfir olduğuna, kendileri şahit oldular.


Cinlerden peygamber olmayacağına göre resul kelimesinin peygamber anlamına gelmediği açıktır.

ALLAH'IN YARDIMI VE SONUÇLAR

Hiç düşünemiyor musunuz ki vaktiyle Vakıflar Bankası Teftiş Heyetinin en solundaki adam, nasıl oluyor da İlahiyat Fakültelerinde konferanslar düzenleyebiliyor, söylediklerini, oralardaki profesörlere kabul ettirebiliyor. Yüzlerce âyet-i kerimeyi önünde hiçbir not olmadan biraraya getirebiliyor ve ispat ediyor ki, bugün İslâm diye yaşadığınız şeyin bundan 14 asır evvel sahabenin yaşadığı tâbiinin yaşadığı, tâbiine tâbî olanların yaşadığı gerçek İslâm ile alâkası yok. Kur'ân-ı Kerim'de farz kılınan İslâm ile alâkası yok.
İmam Hatip Lisesinden mezun olmamış, İlâhiyat Fakültesinden mezun olmamış, hiç kimseden arapça dersi almamış, arapça gramer bilmeyen, arapça telaffuzu berbat olan biri yüzlerce âyet-i kerimenin arapçasını nasıl söyleyebiliyor, manasını nasıl bilebiliyor hiç düşünemiyor musunuz?
Nasıl oluyor da bu adam, Türkiye'deki enfslasyonu iki ayda önleyeceğini ispat edip 39 tane üniversite öğretim üyesine kabul ettirebiliyor? (İSAV "İslâmî İlimler Araştırma Vakfı" - 1989 Fatih-İstanbul)
Ve bu kişi nasıl oluyorda daha 1970'li yıllarda SEBİL dergisinin birçok sayısında bütün gök katlarındaki sırları açıklıyor?
Ve nasıl oluyor da bu kişi İmâm-ı Şâfî Hazretleri'nin bütün Kur'ân'ı kapsadığını söylediği Asr Suresinin sırrına vakıf oluyor?
Dünyada ilk defa paranın reel devir hızını hesaplayan, dünyada ilk defa Likid Mekanizma (Bankalarla ekonomi arasındaki para nehirleri) kavramını ortaya çıkaran, IMF'nin o pek güvendiği para çoğaltanları (Multiplier) formülünü geçersiz olduğunu ispat eden, bankalardan ekonomiye akan hareket halindeki fonların yatırımda kulanılması halinde yatırımları, harcamada kullanılması halinde harcamaları oluşturduğunu ispat ederek, Keynesien teorinin tasarruf yatırıma eşittir hipotezini devredışı kılan, aynı kişi değil mi?
Bu sebeple DPT'deki 21 tane araştırmayı tetkik eden Günaydın Gazetesi 6 Aralık 1986 tarihli nüshasında "Deli Denilen Adam Super Akıllı Çıktı" ifadesini kullandı.
Allah'ın yardımı olmadan bunları nasıl gerçekleştirebilir, hiç düşünmez misiniz?
Acaba bizi hiç dinlemeden, hiçbir konferansımıza gelmeden hakkımızda peşin hükümlerle ahkâm kesenler, bizim Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in soyundan geldiğimizi ve "Şerif" olduğumuzu biliyorlar mı? Bir zahmet buyurup acaba Mihr Vakfı Genel Merkezi'nde bulunan, Ceddimiz Bozoklu Han'dan Evrenos beye ve ondan bize kadar uzanan soy kütüğümüzü yetkili uzmanlarla beraber incelerler mi? Acaba soyumuzun hayatta olan yüzlerce mensubundan tahkik ederek yukardaki sözlerimizin doğru olduğunu kesinleştirdikten sonra da, iftiralarına yeni bir boyut kazandırırlar mı?

ALLAH YALNIZ PEYGAMBERLERE Mİ VAHYEDER?

Vahiy Allah'ın dilediği yaratığına bildirmek istediği şeyi bildirmesidir. Peygamberlerden başkasına Allah vahyetmez zannedilmektedir. Hatta bundan çoğu insan emindir. Acaba öyle midir? Bakalım Kur'ân-ı Kerim bu konuda ne söylüyor:
1- Rabbin bal arasına vahyetti. Nahl-89
2- Çünkü Rabbin ona (yere) vahyetti. Zilzal-5
3- Allah'ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır, illâ vahyile... Şura-51
4- Ve o zaman havarilere vahyetmişti. Maide-11
5- O zaman annene vahyedilecek şeyi vahyetmiştik. Taha-38
"Sadece Peygamberlere vahyeden Allah son olarak Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e vahyetmiş ve vahiy kesilmiştir. Allah artık kimseye vahyetmez" zannedenlere ithaf olunur.

TÂBÎ OLMAK

1- Bütün sahabe Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olmuşlardır. (Al-i İmran-31, Araf-31)
2- Bütün tâbiîn sahabeye tâbî olmuşlardır. (Tevbe-100)
3- Tâbiîne de sonrakiler tâbî olmuşlardır.
... Ve ondan sonraki asırlar boyunca hep tâbiiyet devam etmiştir.
Tâbî olmayanlara gelince onların dalalette olduklarını söylüyor Kur'ân-ı Kerim:
Kasas-50:

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


Taha-123:
20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”


Kehf-17:
18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


Casiye-23:
45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Cuma-2:

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.


Al-i İmran-164:
3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.


Ahkâf-32:
46/AHKÂF-32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.


Nahl-36:
16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


Zümer-23:
39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


Araf-186:
7/A'RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).


Dalalette olanların ise Allah'a ulaştıran yol olan Sırat-ı Mustakiym'e ulaşmaları mümkün değildir.
O Sırat-ı Müstakiym ki, üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur, senin gadabına uğramışların yolu değildir ve dalalette olanların da yolu değildir. Fatiha-6,7
Ey Tasavvufu reddenler, yani TESLİM'i reddendeler, yani mürşidi ve irşadı reddedenler. Mürşidinize ulaşamazsanız dalalette olduğunuza göre, o üzerinizde olduğunuzu iddia ettiğiniz Sırat-ı Müstakiym'e nasıl ulaşacaksınız?
Sahabenin, tâbiîninin, tâbiîne tâbî olanların ve bütün sonraki tâbî olanlara tâbî olanların, yaşadığı hayat İSLAM değil de sizinki mi İSLAMI yaşamak? Cevap verin bakalım mesnetsiz iddialarla dalalette kalmasına sebep olduğunuz insanlar yok mu? Varsa onların omuzlarınıza yüklenen vebali ne olacak?
Aşağıda âyet-i kerimeleri bir inceleyin bakalım. Belki ibret alırsınız.

Rad-25:

13/RA'D-25: Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Onlar, misaklerinden sonra (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim edeceklerine dair ezelde Allah’a misak verdikten sonra) Allah’ın ahdini bozarlar (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmezler). Ve Allah’ın, O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler (ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar). Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar (başka insanların da Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarına mani oldukları için fesat çıkarırlar). Lânet onlar içindir. Ve yurdun kötüsü (cehennem) onlar içindir.


Nisa-167,168,169:
Onlar ki (Allah'ın âyetlerini) örterler ve (insanları) Allah'ın sebiylinden (Sırat-ı Mustakiym'den) saptırırlar, andolsunki onlar uzak bir dalalet (vebali ve lâneti gerektirecek dalalet) içindedirler. Muhakkak ki onlar küfr içindedirler ve zalimdirler (insanları Allah'ın sebiylinden saptırarak onlara zulmettikleri için) Allah onlara mağfiret etmez (günahlarını sevaba çevirmez) ve onları Tarik-i Mustakiym'e (Sırat-ı Mustakiym'e) ulaştırmaz. Onları sadece cehenneme vasıl eden tarika (yola) ulaştırır, onlar ebediyen orada (cehennemde) kalacaklardır.
4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.


4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).
Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.


4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


Kehf-103,104,105,106:
18/KEHF-103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).
De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”


18/KEHF-104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).
Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.


18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).
İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.


18/KEHF-106: Zâlike cezâuhum cehennemu bimâ keferû vettehazû âyâtî ve rusulî huzuvâ(huzuven).
(Âyetlerimi) örtmeleri (inkâr etmeleri) ve âyetlerimi ve resûllerimi alay konusu edinmeleri sebebiyle, onların cezası işte bu cehennemdir.


Bakara-159:
2/BAKARA-159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).
Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.


Ahzab-67,68:
33/AHZÂB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).
Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptık.”


33/AHZÂB-68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).
“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”

DAVET

Yüce Rabbimiz'in, hayatımızdaki en büyük şeref olan, ilham hüviyetindeki vahiyle bize ihsan ettiği kitaba inanmayanlar elbette olacaktır. Kimse de inanmak mecburiyetinde değildir.
Amma kim başkalarına, "bu kitap bu kişi tarafından uydurulmuştur" diyorsa orada durun.
Çünkü başkalarına kim bu tarzda birşey söylüyorsa Kur'ân-ı Kerim'de yasak edilen bir günahı işliyor demektir:
Zannın bir kısmı (su-i zan) size haram edilmiştir. Hanginiz ölü kardeşinizin etini yemek ister? Hucurat-12
Ve burada kul hakkı doğar. Yani vebal oluşur. Vebal varsa Allah'ın laneti de vardır.
... Ve kim kendiliğimizden bu kitabı uydurduğumuzu iddia ederse, o kişiler bu iddialarının hesabını Allah'a vermek mecburiyetindedirler.
1- Kıyamet günü kul hakının sahibi olarak iki elimiz onların yakasında olacaktır.
2- Bu tarz bir iddianın sahiplerini Al-i İmran Suresinin 61. âyeti gereğince Kur'ân'a el basarak "Allah'ın lâneti bu kitap konusunda yalan söyleyenin üzerine olsun" şeklinde yemine davet etmekle emrolunduk.
İddia sahipleri bu yemin davetimize icabet etmekle mükelleftirler, aksi halde müfteridirler.
Yetmez. Bu kişileri ve güvendikleri (ilim sahibi olup da, onlar gibi düşünen) davet edecekleri kişileri en az iki günlür sekizer saatten onaltı saat sürecek bir sempozyuma davet ediyoruz.
Biz diyoruz ki;
1- Tasavvuf İslâm'a eşittir ve İslâm'ın ta kendisidir.
2- Tasavvuf da mürşid de farzdır.
3- Tasavvufa girmeyen, sahabenin, tâbiînin ve diğer tâbî olanların yaşadığı İslâm'ı yaşayamaz.
4- Tasavvufsuz ahiret ve dünya saadeti yaşanamaz.
Davete icabet etmeyen iddiasını ispat edememiş olacaktır ve müfteri olacaktır. Hoş Bay Ercüment Özkan, tasavvuf büyükleri hakkındaki iftiralarıyla şimdiden müfteri durumundadır.
1- Biz onun gibileri tanıyoruz. Onlar Hallacı Mansur Hazretleri'ni Allah'ın o yüce evliyasını, ellerini ayaklarını keserek katleden, Mevlâna'nın mürşidi Şemsi Tebrizî Hazretleri'ni linç eden ve daha kimbilir kaç evliyanın kanına giren bir zihniyeti temsil ediyorlar.
Haydi ne duruyorsunuz bizi de öldürsenize!..
Bu kainattaki en yüksek şerefi, Allah için şehid olmak şerefini bize bahşedersiniz hiç olmazsa...

2- Bizim kimliğimiz Allah'ın dostlarını kendilerine göre tanımlıyanlar için sırdır.
Kim hacet namazı kılar da Allah'tan sorar ve cevab alırsa sadece o kişiler için değer ifade ederiz.
... Ve biz şimdiye kadar aktif siyasetin dışında kaldık. Eğer bir gün siyasete atılırsak mevcut demokratik zemin üzerinde seçimlere girmekle emrolunduk.
Biz bugüne kadar hep Allah'ın taassubu asla emretmediğini söyledik, dinde asla zorlama olmadığını söyledik, "hak kuvvetli olanların değil hak sahibi olanlarındır" tezini savunduk. ... Ve öyle devam edeceğiz. Bilineki İslâm insanları mutsuz ve huzursuz etmek için değil, mutlu ve huzurlu kılmak için indirilmiştir. Ve gelecek yıllarda böyle bir İslâm, 14 asır evvel yaşanan bir İslâm, İslâm'ın dışından milyonlarca insanı İslâm'a çekecektir.
3- Ve son olarak herkese soruyoruz:
Hanginiz böyle bir cümle söyleyebilirsiniz?
"Seni en çok seveniz, en çok seni seveniz."
Yani, seni sevenler çoktur ama, onların arasında en çok biz seni severiz.
Bizim sevdiklerimiz çoktur ama, onların arasında en çok sevdiğimiz sensin.
SONUÇ
1- Peygamberlerin yalnız İsrail kavmine ve Arap kavmine gönderildiklerini görüyoruz.
Şayet söz konusu olanlar peygamber değilde mürşid hüviyetindeki resuller ise, onların insanlık tarihinin her devrinde bütün kavimlere gönderildiği ve hangi kavimde hayata getirilmişlerse o kavmin diliyle onlara hitap ederek Allah'ın âyetlerini açıkladıkları Kur'ân-ı Kerim'de ifade buyrulmaktadır. (İbrahim-4) (Zümer-71).

Biz de bu ülkede ba's edildik (hayata getirildik). Türküz ve Türkçe konuşuyoruz. Allah'ın âyetlerinin Türkçe açıklamasını yapıyoruz. Öyleyse her kavmin için ba's edilen Allah'ın resul adını verdiği hidayete vesile olanlardan biriyiz sadece. Peygamber değiliz.
Kitaptada peygamber olmadığımız açıkca yazıyor (Sayfa-5).
Hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir şekilde peygamberlik iddia etmedik.
Peygamber olduğumuza dair hiçbir ilanda da bulunmadık.
Nasıl oluyorda hiç utanmadan peygamberlik iddiasında bulunduğumuz ve üstelik de peygamberliğimizi ilan ettiğimiz iddia olunuyor?
2. Peygamberlere indirilen kitaplarda mutlaka bir şeriat düzeni emredilmektedir ve en önemlisi peygamberin dışındaki herkese peygambere itaat etmeleri emredilmektedir. Ayrıca Allah bütün peygamberlerine kitabı tebliğ etmelerini ve ilan etmelerini emreder.
Bu kitapta ise tebliğ engelleniyor. Allah'dan bir emir gelene kadar. Burada Allah neden söz ediyor? Bir emir gelene kadar tebliğin durdurulmasından söz ediyor.
Şimde beraberce Neml Suresinin 82. âyet-i kerimesine bakalım:

27/NEML-82: Ve izâ vakaal kavlu aleyhim ahracnâ lehum dâbbeten minel ardı tukellimuhum ennen nâse kânû bi âyâtinâ lâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onların üzerine (Allah’ın Kitap’ta söylediği) söz vuku bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık (çıkarırız). İnsanların (Kitap’taki) âyetlerimize yakîn hasıl etmediklerini söyleyecek.

Demek ki Allah'ın sırrını açıklamasına dair sözü vukua geldiği zaman (sırrın açıklanması emredildiği zaman) bu emri teyid edecek olan dabbe arzdan çıkmış olacak.
Ve böyle âyetleri muhtevi bir kitabın mevcudiyeti (kimseye söylenmese ve gösterilmese bile) mutlaka bir peygamberlik iddiası ve ilanıdır iddiasında olanlara, bu kitaptaki âyetlere yakîyn hasıl edemediklerini söyleyecek.
O zaman bu kitaptaki âyetlerin gerçek sahibini Allah olduğu kesin olarak belli olmayacak mı?
Öyleyse bu kitapta peygamber olmadığımız halde neden surelerin ve âyetlerin var olduğu kesin bir açıklamaya kavuşmuyor mu?
Günü geldiği zaman Allah'ın emriyle açıklama yapacak olan dabbe çıkacak ve aynı gün Allah sırrın açıklanmasını emredecek. Sırrı açıklayacak olan hayatta olmalı ki, açıklamayı yapabilsin ve bu açıklama dabbe tarafından aynı gün teyid edilsin.
Öyleyse kitaptaki âyetlerin sırrının o gün geldiğinde, sadece açıklaması kitabın yazdırıldığı kişiye ait, ispatı değil. İspatı ise dabbetül arza ait.
Bu sırrı vakitsiz açıklamak cüretini gösterenler üzerlerine vebal almışlardır. Allah'ın lâneti vebal alanların üzerinedir. Allah'tan onları affetmesini dileriz.
3- Biz bu kitabı emrin gereği olarak kimseye göstermedik, kimseye vermedik.
Öyleyse nasıl oluyor da biz peygamberlik iddiasında bulunuyoruz ve peygamber olduğumuzu ilan ediyoruz.
Bir şeyin iddiası içinde ilanı içinde bir ilan eden taraf bir de ilan edilen taraf olması gerekmez mi?
Ne iddia ve ilan eden taraf, ne de ilan edilen taraf mevcut olmadığına göre nasıl bir peygamberlik iddiası ve ilanı söz konusu acaba?
4. Gördük ki peygamberlere kitap verildiğinde yeni bir şeriat düzeni emrediliyor.
Bu kitapta ise şeriate dair hiç bir emir yer almıyor. Bu da peygamber olmadığımızı göstermiyor mu?
Bu kitapta Allahû Tealâ'nın bizi, sadece bize öven sözleri yer alıyor. Bu kitabın dabbetül arz çıkana kadar sır olarak kalması emredildiğine göre, Allah'ın bizi bize çok övmesi bizim dışımızdaki kimseyi alakadar etmemelidir. O Yüce Rabbimiz'le bizim aramızda sadece bir sevgi halesidir o kadar.
Bütün davetçilerin, hidayetçilerin ve mürşidlerin Allah'ın vahyine muhatap oldukları kesin olduğuna göre, her mürşid Yüce Rabbimiz'in kendisine söylediklerini yazsaydı (ki emir alsalardı mutlaka yazarlardı) buna benzer pek çok kitap oluşurdu.
5. Gelelim Mehdilik meselesine:
İlk söyleyeceğimiz şu: Mehdilik makamının Peygamberlik makamı olmadığı kesindir.
Her devirde her kavmin içinde bulunan ve onların dilleriyle onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, onların nefsini tezkiye eden ve onların hidayete ermesine vesile olan bütün mürşid hüviyetindeki resuller Mehdidir. Çünkü Mehdi kelimesinin lûgat manası "hidayete vesile olan" demektir. Bunların hiçbirisi peygamber değildir.
Kıyamete yakın bir devrede gelecek olan "Mehdi" de aynı hüviyette bir resul olup, peygamber olması mümkün değildir. Çünkü son peygamber, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'dir.
Duhan Suresinin 10,11,12,13,14 ve 15. âyetlerinde kıyamet alametlerinden olan duhanın bütün gökleri kapladığı kıyamete yakın bir devrede, yani Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den asırlar sonra bir resulün mevcut olacağı ve kendisine "DELİ" denileceği açık bir şekilde ifade edilmektedir.
Ve bu resulün kitaba ve âyetlere ait sırları dabbetül arzın çıkacağı güne kadar saklayacağı Neml Suresinin 82. âyet-i kerimesinde yer almıştır.

İmdii...Hakkımızda onca iftira savuranlara soruyoruz:
1. Peygamberlerin dışındakilere de Allah'ın vahyettiği kesin olduğuna göre bize de vahyedemez mi?
2. Peygamberlerin dışında binlerce resul her devirde var olduğuna ve bu devirde de şu anda her kavimde bir çok resulün hayatta olduğu kesin olduğuna göre ve bu kavimde de şu anda mutlaka resuller var olduğuna göre, biz o resullerden biri olamaz mıyız?
3. Kalpteki basar isimli görme hassası daimi zikre ulaşan herkesde açıldığına göre biz gönül gözü sahibi olamaz mıyız ve Allah'ın göstermek lütfunda bulunacağı her şeyi göremez miyiz?
4. Dabbetül arz çıktığı zaman, âyetli bir kitap sahibine, vuku bulacak olan Allah'ın bir sözü üzerine (bu sözü işitecek kişinin kıyamete yakın bir devrede hayatta olması gerekmektedir). Dabbetül arzın bu âyetlere yakîyn hasıl edemeyenlere hitap edeceği ve gerçeği açıklayacağı kesin olduğuna göre, bu kitapta neden âyetler bulunduğu açıkca ortaya konmuyor mu?
Öyleyse sizlerin zanna dayalı olarak, iddia ettiğiniz her şeyin aksinin mümkün olduğu Kur'ân-ı Kerim âyetlerine dayalı olarak ispat edilmiyor mu?
... Ve Allah zannın bir kısmını haram ettiği halde, siz özellikle haram edilen zannın sahibi olarak haksız yere bir ölü kardeşinizin etini yemiş olmadınız mı? (Hucurat-12)
Yeryüzünde fesada sebep olmadınız mı?
Bize iftira etmiş olmadınız mı?
Üzerinize vebal alıp, Allah'ın lanetine muhatap olmadınız mı?
Yaptıklarınızdan hiç yüzünüz kızarmıyor mu?
Utanmıyor musunuz?
Yarın mahşer günü hesaplaşmayacak mıyız?
Allah sizleri affetsin, benim zavallı kardeşlerim.
Allah yolundaki zavallı kardeşlerim...
Allah'ın rahmeti üzerinize olsun.
Not: Bu konudaki bütün tekzibler MİHR Dergisinde yayınlanacaktır.

Dr. İSKENDER EROL EVRENOSOĞLU
(Dr. İSKENDER ALİ MİHR)

 

 

 

Kur'ân-ı Kerim Lafzı ve Ruhu (Tefsir) | Türkçe Kur'an Meallerini Kıyasla
İmam İskender Ali Mihr | NUR Tv

Uluslararası Mihr Vakfı (Türkçe) | International Mihr Foundation (English) | Die MIHR Stiftung (Deutsch) | La Fondation Mihr (Française)