Anasayfa MİHR VAKFI Görsel Eserler Yazılı Eserler Canlı Yayın
Tevhid
Anasayfa » Kitaplar » Tevhid

MADDE ENERJİ HIZ KANUNLARI A- KAİNATIN YARATILMASI ADEM (MEKÂNSIZLIK, YOKLUK) TEVHİD Dr. İskender ALİ MİHR BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM SUNUŞ Allahû Tealâ'ya hamdeder ve şükrederiz ki bizleri bir defa daha bu sayı ile Yüce Rabbimiz bir araya getirdi. Daha evvel de söylediğimiz gibi bu dergi sizleri mutlu etmek için, mutluluğa ulaştırmak için çıkıyor. Ve Kur'ân-ı Kerim'in ışığı altında Allah'ın mutluluğa ulaşmak konusundaki reçetesini tatbik eden herkesin cennet saadetine de dünya saa...

Tevhid

MADDE ENERJİ HIZ KANUNLARI

A- KAİNATIN YARATILMASI

ADEM (MEKÂNSIZLIK, YOKLUK)





TEVHİD

Dr. İskender ALİ MİHR
 
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

SUNUŞ

Allahû Tealâ'ya hamdeder ve şükrederiz ki bizleri bir defa daha bu sayı ile Yüce Rabbimiz bir araya getirdi. Daha evvel de söylediğimiz gibi bu dergi sizleri mutlu etmek için, mutluluğa ulaştırmak için çıkıyor. Ve Kur'ân-ı Kerim'in ışığı altında Allah'ın mutluluğa ulaşmak konusundaki reçetesini tatbik eden herkesin cennet saadetine de dünya saadetine de mutlaka ulaşacağına emin olarak bu dergi çıkıyor. Bu dergiyi çıkaranlar bu saadetin herkes için geçerli olduğunu bilenlerdendir. Çünkü Allahû Tealâ bütün insanları Hanif Fıtratı ile yaratmış ve bir insanın ruhunu Allah'a ulaştırması onun birinci takvaya ulaşmasını sağlıyor, Hanif Fıtratı ile gerçekleşiyor bu olay. Bir insanın fizik vücudunu Allah'a teslimi, ikinci takvaya ulaştırıyor onu, bu olayda Hanif Fıtratı ile gerçekleşiyor. Ve üçüncü teslim nefsimizin teslimi, bu olay da Hanif Fıtratı ile gerçekleşiyor. Ve Allahû Tealâ (Beyyine Suresi 5. âyet-i kerime) herkesin hem cennet saadetine ulaşmasını, hem de dünya saadetine ulaşmasını üzerlerine farz kılmış.

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.

Her kim ruhunu Allah'a teslim ederse bu birinci teslim, 21. basamakta gerçekleşen bir olaydır ki o kişiyi mutlaka cennet saadetine ulaştırır. Kim de fizik vücudunu ve arkasından nefsini Allahû Tealâ'ya teslim ederse birincisi 25. ikincisi 27. basamakta gerçekleşen iki olaydır bunlar da. Bunlar da insanı dünya saadetine ulaştırır. Öyleyse cennet saadeti ve dünya saadeti birbirinin arkasından gelen iki tane fenomendir. Önce cennet saadeti elde edilir, sonra dünya saadeti elde edilir. Dünyadaki bütün insanlara bakınız ki herkes saadeti arıyor. Ve hiçkimse bu saadeti, onun aranması lazım gelen yerde aramayı aklına getirmiyor. Bir insanın saadete ulaşabilmesi Kur'ân-ı Kerim de üç ayrı cephede ifade ediliyor.

1. Kur'ân-ı Kerim herşeyden evvel bütün insanları saadete davet eden bir davetiyedir, mutluluk davetiyesi.
2. Kur'ân-ı Kerim bütün insanlara bu saadetin garanti edildiği bir özellik taşır.
3. Kur'ân-ı Kerim bütün insanlara bu saadete nasıl ulaşılacağını gösteren bütün faktörleri hem asıllarla, hem de detaylarla kesin bir açıklamaya kavuşturur. Böylece Allahû Tealâ'nın Kur'ân-ı Kerim'i insanları mutlaka saadete ulaştıracak olan bütün vasıflarla donatılmıştır. İşte insanlar Kur'ân-ı Kerim'den bu saadeti öğrenmek yerine, Kur'ân-ı Kerim dışında ne kadar yer varsa hepsine ayrı ayrı başvuruyorlar. Büyücülere gidenler mi istersiniz mutluluk uğruna? Psikologlara gidenler mi? Ama hiçbirisi oralarda mutluluğu bulamazlar. Mutluluğun sağlanabileceği bir tek yer vardır o da Kur'ân-ı Kerim.

İşte bu dergi size Kur'ân-ı Kerim ışığında nasıl mutluluğa ulaşacağınızın bütün detaylarını vermek üzere çıkıyor. Birinci ana hedefi bu derginin budur. Bu dergiyi çıkaranlar MİHR Vakfı Allahû Tealâ'nın bütün güzelliklerinin ancak dostluklarla vücud bulacağından kesin şekilde emindirler. Allahû Tealâ bütün insanları sevin, bütün insanları dost edinin istikametindeki uyarıları gereğince insanların birbirine dost olmasını temin etmek bu dergiyi çıkaranların asli vazifesidir. Dışımızda dış düşmanlar, içimizde iç düşmanlar bizleri hep bölmeye çalışıyorlar. Bu bizleri bölmeye çalışan insanlar bunu başarabilirler mi? Hiç sanmıyoruz. Çünkü gayretin sahipleri bizdeki, bu ülkedeki yüksek şuuru bilemezler, farkına varamazlar. Biz Osmanlı'nın mirascısıyız, biz Osmanlı'nın devamıyız. Biz yeni Osmanlılarız. Bu Osmanlı oluş çok şey ispat etmeli herkese. Bu ülke üçüncü cihan harbinin mutlaka başrolünü oynayacak olan bir ülkedir. İslâm ülkelerinin mutlaka lideri olacaktır ve böyle bir statü içinde de İslâm mutlaka üçüncü dünya savaşını zaferle kapatan taraf olacaktır.

Öyleyse Allahû Tealâ'nın indinde insanlar için "Bir olunuz, beraber olunuz" emri, "Fırkalara ayrılmayınız" emri, "Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde bulunun" emri, mutlaka yerine getirilmesi lâzım gelen asli mefhumlardır. İnsanlar cemaat halinde yaşayan mahluklar olduğuna göre mutlaka topluluk olarak yaşamak mecburiyetindeyiz. İnsanların sayısı kadar birbirinden ayrı düşünce oluştuğu kesindir. İşte bu birbirinden ayrı detay düşüncelerin asli unsunlarda birleştirilmesi İslâm'ın temel hedefidir. Onun için Allahû Tealâ "Fırkalara ayrılmayınız" diyor, "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın" diyor. Ve gene Allahû Tealâ "Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde bulununuz" diyor. Öyleyse Yüce Rabbimizin bütün insanlara verdiği bu parolalar zamanımızda çok daha değerli bir hüviyete girmiş durumdadır. Neden? Çünkü dışımızdaki düşmanlar bizi dışardan bir ablukaya almaya çalışmakla kalmıyor, ablukaya alıyorlar mı? Evet, büyük bir gayretin içindeler. Her taraftan bir kuşatmanın içinde Türkiye. Güneyde PKK, onun arkasında Irak var. Batıda Rumlar var. Kuzeyde Ermenistan var, Rusya var. Gene batımızda Balkan ülkeleri var, Sırbistan var. Doğumuzda ise İran ve onun ötesinde bütün dünya üzerinde hegemonya sahibi olmaya çalışan İsrail. Olaylara dikkatle bakın. Etrafımızdakiler bizlerden pay almak istikametinde, suya ihtiyacı olanlar, suyu almak istikametinde, herkes kendi ihtiyacı olanını almak istikametinde devamlı bir hedef tayiniyle meşguller. PKK ülkemizi bölmeye çalışıyor. Ve dışardan çok geniş ölçüde yardımlar alıyor.  Dünyanın birçok yerinde İslâm'a karşı cepheler oluşturulmuş ve sıcak savaş hüküm sürmekte.

Dışımızdaki düşmanlar bununla kalmıyor, İslâmın düşmanları Türkün düşmanları bununla kalmıyor. Bizi Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar büyük Türkiye olmaktan menetmek için herşeyi yapmaya hazırlar. İşte bu yaptıkları şeylerden biride bizi kendi içimizde bölmek. Bir Alevi Sünni çatışması her zaman ayakta tutulmaya çalışılır bu ülkede. Bu ülkenin düşmanları bunu ayakta tutmak için büyük gayret içinde olurlar. Yetmez bir lâik ve dini kesim çatışması hep çıkarılmaya ve alevlendirilmeye çalışılır. Ve dinle yakın ilişki kuran kesimin içinde bir takım çatlamaların olması için devamlı gayret sarfeden düşmanlıklar her zaman mevcut olmuştur. Öyleyse dışımızdakileri bir tarafa bırakalım. Ama kendi içimizdeki bölünmeler, kendi içimizdeki düşmanlıklar, bizim sadece oyuna getirildiğimizi gösterir. Bu oyuna kanmayalım. Eğer Kur'ân-ı Kerim bakılırsa, Kur'ân-ı Kerim söylediği "dinde zorlama yoktur" faktörüyle lâik kesimin iddiaları birbirinden farklı şeyler değildir realitede.
Öyleyse dine yakın olan kesimle, lâikler neden ayrı ayrı toplantılar yapıyor, mitingler yapıyor, birbirlerine karşı ters ve dostluğa dayalı değil, kavgaya dayalı davranışlarda bulunuyorlar. Bunun açık misallerini her seferinde görüyoruz. Televizyonlarımızda boy gösteren siyasilerimiz bile lâikliğin ne olduğu konusunda sağlam bir fikrin sahibi görünmüyorlar. Ve sağ tarafa çatan lâiklerin başkanı durumunda kendisini gören insanlar açık açık sağ kesime sataşmaktadırlar. Oysaki yapılması lâzım gelen bu değildir. Eğer ortada bir lâisizim kavramı varsa bunun ne olduğu kesin bir şekilde ortaya çıkarılmalıdır. Her iki tarafın temsilcileri bir araya gelebilirler günlerce süren bir müzakere, halka da açık bir müzakere, her türlü fikrin açık, açık konuşulduğu, tartışıldığı bir ortam ve neticede iki tarafında istediği şeylerin birbirinden çok farklı olmadığı neticesine ulaşmak. İşte eğer, lâiklerle sağ kesim bir araya gelirse, bir araya geldiklerinde birbirini kırmadan fikirlerini rahatlıkla açıklama imkanına kavuşurlarsa, çözülemeyecek bir problemin olmadığına eminiz.

Dışımızdaki güçler bununla kalmıyorlar. Onlar sağın içinde de çatlaklar vücuda getirmeye çalışıyorlar. İşte bu çatlaklardan bir tanesi de alevi sünni çatışmasıdır. Bizim aramızda birçok alevi kardeşimiz var. Hiç de farklı davranışların sahipleri değiller. Tasavvuf onlara neyi emretmişse, Kur'ân-ı Kerim onlara neyi emretmişse onlar da bizler gibi her şeyi bundan 14 asır evvel yaşayan Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahabenin yaptığı standartlarda aynen yerine getiriyorlar. Öyleyse düşmanlık niçin? Eğer bir düşmanlık tahakkuk edecekse bu tahakkuk etmeden evvel alevi kardeşlerimizle bir araya gelebiliriz. Sünni kesim alevi kardeşlerimizle bir araya geldiği zaman bu meseleyi bütünüyle çözer. Ve bu da müzakereler yoluyla halledilecek bir husus, pekala birbirimizi kırmadan bu hedefe ulaşabiliriz. Unutmıyalım ki yeniçerilerin ilk yetiştirilme üstadı Hacı Bektaş Veli Hazretleridir. O Bektaşiliğin babasıdır. Öyleyse Allah'ın bir büyük evliyası değil midir? Allah'ın büyük bir evliyasıdır, en büyük evliyalarından bir tanesidir. Öyleyse eğer bir değişme olmuşsa asırlar boyunca bu değişmenin standartları her zaman ortaya konulabilir ve sünniler, şiiler arasında bir anlaşmazlık unsurunun kalmadığı bir noktaya ulaşılır.

Sünnilerin kendi içinde bir takım anlaşmazlıkları var mı? Evet ne yazık ki böyle bir anlaşmazlık son zamanlarda bazı çevreler tarafından özellikle çıkarılmaya çalışılıyor. Hatta insanlar kışkırtılarak bir takım saldırılarda bulunmak üzere telkine muhatab oluyorlar. İşte sağ kesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın cemaat liderleriyle iyi bir ilişki kuramaması, yanlış bir politika olarak gözleniyor. Öbür taraftan insanlar Kur'ân-ı Kerim yerine, kitaplardan öğrendikleri bilgilerle birtakım hedeflere ulaşmaya çalışıyorlar ve ulaştıkları hedefler Kur'ân-ı Kerim'den ayrı düşüyor. İşte bu ayrılıklar 14 asırda kitapların Kur'ân-ı Kerim tatbikatını değiştirici özellikleri MİHR Vakfı tarafından ortaya dökülmüş ve bu bir çok çevrelerin düşmanlığını kazanmasına sebep olmuştur MİHR Vakfı'nın. Allah'a olan yeminlerimiz, ruhumuzun, fizik vücudumuzun, nefsimizin Allah'a verdiği yeminler, bu yeminlerin unutulması, kavram değişiklikleri Sıratı-ı Müstakiym kavramının, hidayet kavramının, irşad kavramının hepsinin doğru yol parantezine alınması büyük yanlışlıklara sebebiyet vermektedir. Ve tatbikatın 14 asır evvelki tatbikat olmayışı bu unsurlara dayalıdır. Öyleyse elimizde bir tane Kur'ân-ı Kerim var. Biz iddia ediyoruzki bir çok âyet-i kerime'ye Kur'ân-ı Kerim aslı, arapça aslı aynen muhafaza edilidiği halde, Türkçe meal verilirken, insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşması konusu insanlardan gizlenmeye çalışılır gibi kavram değişiklikleriyle bir görüntü verilmeye çalışılmış. Kavram değişiklikleri kesin bir olgu. Değiştirilen kavramların, Kur'ân-ı Kerim gerçek anlamlarından uzarklaştırılması ve yuvarlak bir şekil alması. Hiçbir yere götürmeyen bir yuvarlak şekil. Sırat-ı Müstakiym için de, irşad için de, hidayet için de hep aynı kelimenin yani doğru yol kelimesinin kullanılması bu kavramlara bir yuvarlaklık ve manadan uzaklaşma getirmiş durumda. İşte bunların asli anlamları bizim tarafımızdan açıklandığı için onların yaptıkları açıklamalara da ters düştüğü için, bir anlaşmazlık oluşmuş durumda.

Öyleyse ne yapabiliriz? Yapılması gereken şey son derece basittir. Lâiklerle dini temsil edenler bir araya gelip açık açık meseleleri ve anlaşmazlıkları müzakere ettikleri zaman, birbirlerini kırmadan bir sempozyumda, bir seminerde mutlaka bir anlaşmaya varacaklar ise, dini kesim içindeki farklı düşünenler de bir araya geldikleri zaman bir tane Kur'ân-ı Kerim olduğuna göre, mutlaka Kur'ân-ı Kerim'in bütün kavramlarından bir fikir birliğine varacaklardır. Ama taraflar böyle bir toplantıya iştirak etmekten hep kaçınmaktadırlar. MİHR Vakfı bu istikamette bir düzenleyici olmayı diler ve Kur'ân-ı Kerim mefhumlarını enine boyuna tartışabileceğimiz, uzun süreli, mesela bir ay süreli bir semineri mutlaka dizayn etmek ister. Böyle bir taleple yola çıkan MİHR Vakfı bu dergimizle size bunu açıklamak ister. Dileriz ki sünni kesimin içindeki anlaşamayan taraflar, veya birbirinden farklı şeyler söyleyen taraflar, üniversitedeki profesörlerimiz, Diyanet İşleri Başkanlığı cemaat liderleri, hepimiz bir araya gelelim ve farklı olarak meal verdiğimiz konuları birbirimizle herkesin huzurunda tartışmak süretiyle birbirimizi kırmadan bir anlaşmaya varalım.

Biraz hoşgörü ve Allah'ın huzurunda yüklendiğimiz sorumluluk duygusu hepimizi biraraya getirecektir.
En doğruya ve en güzele ulaşmayı ümedederek yazımızı burada noktalıyoruz.

Dualarımızla...

TEVHİD

TEVHİDİN 2 CEPHESİ
Allahû Teâla'ya hamdederiz, şükrederiz ki bize bu yazıyı yazmayı nasip kıldı.
Tevhid iki ayrı istikamette değerlendirilmesi lâzım gelen bir ifadedir. Birlik, teklik anlamına gelir. Birinci istikamette Allah'ın tekliği söz konusudur.

İkinci istikamette ise insanların arasında birlik (yani Sırat-ı Müstakiym üzerinde oluş) söz konusudur. Her iki açıdan da meseleye baktığımızda Allahû Teâla'nın bizlerden istediği şeyin iki cephede de mevcut olduğunu görüyoruz. Yüce Rabbimiz "fırkalara ayrılmayın" emrini vermekle tevhidi emretmiştir. Birliği emretmiştir, beraberliği emretmiştir.

SIRAT-I MÜSTAKİYM ve HİDAYET
En'am Suresinin 152.  ve 153. âyet-i kerimelerinde Allahû Teâla buyuruyor:

6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.


6/EN'ÂM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferraka bikum an sebîlihi, zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.

Sırat-ı Müstakiym'in ne olduğuna baktığımız zaman O'nun insanları hidayete erdiren yol olduğunu görüyoruz. En'am Suresi 87 ve 88. âyet-i kerimelerinde:

6/EN'ÂM-87: Ve min âbâihim ve zurriyyâtihim ve ihvânihim, vectebeynâhum ve hedeynâhum ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Ve onların babalarından, zürriyetlerinden (nesillerinden) ve kardeşlerinden onları seçtik. Ve onları Sıratı Mustakîm'e (Allah'a ruhu ulaştıran yola) hidayet ettik (ulaştırdık).


6/EN'ÂM-88: Zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu min ibâdihî, ve lev eşrakû le habita anhum mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
İşte bu Allah’ın hidayetidir. Kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve eğer şirk koşsalardı, elbette yapmış oldukları şeyler heba olurdu (boşa giderdi).

buyuruyor Yüce Rabbimiz.

Hidayetinse insanoğlunun Allah'a ulaşması olduğunu görüyoruz. Aşağıdaki üç âyet-i kerime bize bu büyük gerçeği söylüyor.

1- Al-i İmran-73

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


 
2- Bakara-120
2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


 
3- Kehf-17
18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

SIRAT-I MUSTAKÎM ÜZERİNDE BULUNMAK
Öyleyse Sırat-ı Müstakiym insanları hidayete erdiren yol olduğuna göre, hidayette insanların Allah'a ulaşması olduğuna göre, demek ki Sırat-ı Müstakiym insanları Allah'a ulaştıran yolun adıdır. Bütün insanların Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olmasını emrediyor Allahû Teâla. İnsanlar birçok tarikatların mevcudiyetini söyleyerek, birçok tasavvuf erbabının çeşitli dallara dağıldığını söyleyerek insanların fırkalara ayrıldığını da iddia ediyorlar. Oysaki bütün tarikatlar, bütün tasavvuf birimleri Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olanlardır. Bütün tarikatlar insan ruhlarını Allah'a ulaştırmakla vazifeli kurumlardır. Bütün mürşidlerin bulundukları dergahlardan halifenin bulunduğu ana dergaha baş gözleri ile görülmeyen manevi yollar vardır. Bu yollar yeryüzünün sathına paraleldir. Ve bunların isimlerine sebil diyor Kur'ân-ı Kerim. Ama hepsi Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırırlar. Öyleyse bin tane tarikat olsa, bin tane tasavvuf grubu olsa, bunların hepsinin ulaştıracağı yer mutlaka Sırat-ı Müstakiym'dir. Öyleyse ayrı ayrı fırkalara dağılmış gibi görünen tasavvuf ehli aslında Sırat-ı Müstakiym'in dışında değillerdir. Ve fırkalara ayrılmış değillerdir. Çünkü buradaki fırka insanları ayrılığa düşüren değil, aksine insanları Sırat-ı Müstakiym'e götüren birleştiren, tevhide ulaştıran grupları ifade ediyor.

Ama eğer bir cemaatte Allah'a ulaşmak diye bir hedef yoksa o insanlar hiçbir zaman Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olamazlar. Çünkü Sırat-ı Müstakiym bir insanın ruhunun vücudundan ayrıldıktan sonra, seyri sülukunu tamamlayacağı Allah'a ulaşacağı yolun adıdır.
Bir insan mürşidine ulaşmadıkça Sırat-ı Müstakiym üzerinde olması da mümkün değildir. Öyleyse kimler Sırat-ı Müstakiym'in üzerindedir? Allah'a ulaşmak üzere yola çıkanlar. İşte tevhidin birinci bölümünde bu olay var.

Tevhid bütün insanların Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olmasını gerektiren bir emirdir. Tevhid birleştirici bir akidedir. Tevhid bütün insanların olması lâzım gelen yerde, yani Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde toplanması ile tahakkuk eden bir vetiredir.

ALLAH'A DOĞRU YOLA ÇIKMAK
Allahû Teâla'nın emri açık ve kesindir. "FIRKALARA AYRILMAYINIZ." Allahû Teâla insanların fırkalara ayrıldıklarını, herkesin kendi fırkasından memnun olduğunu ve bunun yanlış bir şey olduğunu söylüyor. Buradaki fırkalardan murat insanların, Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olan insanların ayrıldıkları tasavvuf grupları veya tarikat grupları değildir. Bunların dışındaki gruplardır. Eğer bir insan ruhunu Allah'a doğru yola çıkarmamışsa yani mürşidine ulaşmamışsa bu kişi tasavvufta değildir, bu kişinin ruhu hiçbir zaman Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olamaz. Oysa tevhid akidesinin muhtevasına dikkatle bakınız. Tevhid akidesi sizi Allah'a ulaştıran yolun üzerinde görmek isteyen Allah'ın bir açıklamasıdır. Bu akide bütün insanları Allah'a ulaştıracak olan bir birliğin kurulmasına istihdaf eder. Hedef aldığı şey bütün insanların Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olmasıdır. O Sırat-ı Müstakiym ki onları Allah'a ulaştırır. Öyleyse Allahû Teâla ile biz insanların arasındaki ilişkiye dikkatle bakalım. Bu ilişki mutlaka ruhumuzun Allah'a doğru yola çıkmasını gerektirir. Ve o noktaya ulaştığımız anda mutlaka tevhidin içindeyiz.

78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).
O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.


Ne zaman ruhumuz Allah'a doğru yola çıkar? Biz ne zaman mürşidimize ulaşırsak o gün ruhumuzun Allah'a doğru yola çıkması söz konusudur. İşte Nebe Suresi 38. âyet-i kerime bir tövbe merasiminden bahsediyor. Gökteki meleklerin saf saf indiği ve mürşidin sevap söylediği, halifenin de kişi olarak orada hazır bulunduğu bir merasim, tövbe merasimi.
İşte bu merasimin sonundaki olayı da Nebe suresinin bir sonraki âyet-i kerimesi, 39. âyet-i kerimesi anlatıyor.
78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.

Allahû Teâla bir kelime daha kullanmış, "Meaba" sığınak, melce demek. Yani her kim bu Sırat-ı Müstakiym'e Allah'a ulaştıran yola ulaşırsa o kişi mutlaka Allah'a ulaşacaktır. Ve mutlaka Allah O'na sığınak olacaktır, melce olacaktır. İşte bir insanın Allah'a ulaştıran yola vasıl olduğu nokta mürşidine ulaştıktan sonraki noktadır. Allahû Teâla'nın irşad konusunda çok titiz davrandığını görüyoruz. Mutlaka herkesi Allah'a çağırıyor. Bundan 14 asır evvel bütün sahabe ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) insanları Allah'a çağırıyorlardı. İşte Yusuf Suresinin 108. âyet-i kerimesi:

12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”

Ben ve bana tâbî olanların, bizim hepimizin görerek Allah'a çağırdığı yol işte budur. Bu Sırat-ı Müstakiym'dir.
Allahû Teâla'nın indinde bir olgu var. İnsanların bir olgusu. Allah'a çağırmak ve ulaşamayanların da Allah'a ulaşmasını temin etmek. İşte çağımızda da gene asıl hedefimiz bu olmalıdır. Herkes herkesi Allah'a çağırmalıdır.

ALLAH'A ULAŞMAK
Allah'a çağırmak yani Allah'a ulaşmaya ve O'na teslim olmaya çağırmak. İşte Zümer suresi 54. âyet-i kerime:

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

Demek ki Allah'a dönüşümüz ve Allah'a teslim oluşumuz açık bir şekilde emrolunmakta. Zaten bu husus üzerimize 9 defa farz kılınmıştır. Öyleyse birliğin sembolü Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olmaktır. Sırat-ı Müstakiym bir yoldur dedik. Bir yol olduğuna göre bir gün bitecektir. Gerçekten öyledir. Seyr-i sulük bir gün tamamlanır ve 7 tane alemi geçer. Son alem varlıklar aleminin en üst noktası olan sidretül müntehadır. Bu kökleri yerde olmayan ağaç aşıldığı zaman (varlıklar aleminin en üst noktası aşıldığı zaman)ki sadece insan ruhu onu aşabilir, yokluğa geçer ve yoklukta Allah'ın zatına ulaşır. Allah yokluktadır. Allah'ın bir mekâna ihtiyacı yoktur. Allah zamandan da mekandan da münezzehtir. İşte insan ruhunun yoklukda Allah'a ulaşması söz konusudur. Allah'a kadar ulaştıran yol Sırat-ı Müstakiym'dir. 7 tane gök katını aşan yol ise Tarik-i Müstakiym adını alıyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

23/MU'MİNÛN-17: Ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika ve mâ kunnâ anil halkı gâfilîn(gâfilîne).
Ve andolsun ki Biz, sizin üzerinizde 7 yol yarattık ve Biz, yaratmaktan gâfil değiliz.


1. yol 1. tarik zemin kattan 1. gök katına kadar ulaşır. 2. tarik 1. gök katından 2. gök katına ulaşır. Ve 3. kata kadar ulaştıran 3. tarik, 4. kata kadar ulaştıran 4. tarik, 5., 6., 7. katlara kadar ulaştıran 5., 6. ve 7. tariklerdir. Buradan sonra 7. katın 7 tane alemini geçen ve Allah'a kadar ulaşan bir ilave ile birlikte bu yolun tamamı Sırat-ı Müstakiym adını alır. Öyleyse biz insanları Allahû Tealâ'ya ulaştıran bir yol var ve Allahû Tealâ hepimizi bu yolun üzerinde bulunmaya davet ediyor. Bu yol açık ve kesin bir yoldur. İnsan ruhunun yola çıktığı Allah'a ulaştığı yol.

ALLAH'IN SIRAT-I MÜSTAKİYMİ ve KEMÂLÂT
Peki ulaşma keyfiyeti tamamlandıktan sonra ne olacak. O zaman insanlar bu Sırat-ı Müstakiym'i bitirmiş olacaklar, ama yeni bir Sırat-ı Müstakiym üzerinde olacaklar. Allah'ın Sırat-ı Müstakiym'inin üzerinde. Nasıl bir Sırat-ı Müstakiym bu. Artık insanoğlu yükselmesini tamamlamıştır, ruhu vücudundan ayrılmış, 7 tane gök katını tırmanmış Allah'a kadar giden Sırat-ı Müstakiym'i bitirmiş ve Allah'a ulaşmıştır. Bu noktadan itibaren yeni bir Sırat-ı Müstakiym söz konusudur. Bu Allah'ın Sırat-ı Müstakiym'idir ki insanı yükseltmez. Artık insanın bir merhale kaydetmesi, irtifa kaydetmesi, yükselmesi söz konusu değildir. Bundan sonra kemal derecelerinde olgunlaşmak söz konusudur. Yani yücelmek söz konusudur. Kemalât söz konusudur. İşte yükselmekle, Allahû Tealâ'ya seyri sulük etmekle, kemalât sahibi olmak birbirinden farklı şeylerdir. Birincisi ruha göre fizik bir Sırat-ı Müstakiym üzerinde yükselmektir. Biliyorsunuz ki Sırat-ı Müstakiym emr alemini ifade eder. Ruhda emr aleminin varlıklarındandır. Ve Sırat-ı Müstakiym ruha göre fiziktir. İşte böylece bir yükselme ameliyesini tamamlayan insan ruhu yükselmesinin sonunda Allahû Tealâ'ya ulaşır. Böyle bir vasıl olma işlemi Allah'a ulaştıran Sırat-ı Müstakiym'in tamamen aşılması anlamına gelir. Peki kişi Allah'a ulaştıktan sonra Sırat-ı Müstakiym'den ayrılmış mıdır? Sırat-ı Müstakiym'i tamamlamıştır ve Allah'ın Sırat-ı Müstakiym'i (Sırat-ı Rabbikel Müstakiym=Senin Rabbinin Sırat-ı Müstakiym'i) üzerindedir artık. Bu Sırat-ı Müstakiym onu yükseltmez. Çünkü yükselecek olan Sırat-ı Müstakiym sona ermiştir. Daha yukarıda başka bir yol yok. Ama Allah'ın Sırat-ı Müstakiym'i fizik bir Sırat-ı Müstakiym değildir. Bir yükselmeyi ifade etmez, yücelmeyi ifade eden bir olgunlaştırma mekanizmasıdır, Kemalât mekanizmasıdır ki bu kemalâtı kişi ömrü boyunca hep yaşar. İnsanın kemal derecelerinde yücelmesi hiç bitmez. İşte bu kemalat kişiyi insanı Kâmil yapacaktır. Yani salihlerden biri olacaktır kişi ve bilindiği gibi insan ruhunun Allah'a ulaşması ile birlikte kişi evliya olur. Bu Sırat-ı Müstakiym'in bittiğini ifade eder.Velâyet-in 7 tane kademesi Fena. Beka, Zühd, Teslim, Ulül elbab, İhlas ve Salâh makamlarının hepsinde o kişi artık bilinen Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde değildir. Allah'ın Sırat-ı Müstakiym'i üzerindedir. İşte o Allahû Teala'nın Sırat-ı Müstakiym'i üzerinde olan bu kişi artık kemal derecelerinde olgunlaşmaktadır ve makamları birer birer geçecektir. Zikri de devamlı artacaktır ve daimi zikrin sahibi olacaktır. Öyleyse gene Sırat-ı Müstakiym'in üzerindedir. Hep Sırat-ı Müstakiym'in üzerindedir insanlar. İster Allah'a ulaştıran Sırat-ı Müstakiym olsun ister ondan sonraki kemal derecelerinde olgunlaştıran, kemalata erdiren Allah'ın Sırat-ı Müstakiym'i üzerinde olsun ama kişi hep Sırat-ı Müstakiym üzerinde olacaktır. Allah'ın emri de budur. Bütün insanların Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olmaları. İnsan mürşidine ulaşmadan ruhu Sırat-ı Müstakiym'e de ulaşamaz. Öyleyse Allahû Teala'nın bu farz emrini yerine getirebilmek için, Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde bulunabilmek için, tevhid akidesine tâbî olan bir insan olabilmek için, tevhidin alanına giren, muhtevasına giren bir kul olabilmek için mutlaka insanoğlunun mürşidine ulaşması gerekiyor.

FIRKALARA TÂBî OLMAK
Eğer insanoğlu mürşidine ulaşamazsa Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olamaz. O zaman tevhidin şartlarını yerine getiremez. Onun dışında kalır yani fırkalardan birine tâbî olur. Fırkalardan Sırat-ı Müstakiym'in dışında birisine tâbî olmak neyi oluşturur? Eğer bir insan Sırat-ı Müstakiym'in dışındaki fırkalardan birine tâbî ise Kur'an-ı Kerimimiz onun kurtuluşunun söz konusu olmadığını söylüyor. İşte Sebe suresi 20. âyet-i kerime Allahû Teala buyuruyor ki:

34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


Şeytana kul olmaksa insanı mutlaka cehenneme götüren bir olgu bilindiği gibi. Kaç fırka olduğu soruluyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e O'da 73 fırka diye cevap veriyor. Demek ki fırka sayısı 73. İşte bu 73 fırkadan acaba Allahû Teala'nın indinde kaç tanesi kurtulacak? Sadece bir tanesi. Müminleri oluşturan bir tek fırka. 73 fırkanın içinde demek ki vahdetin sahibi olan, birliğin sahibi olan bir tek fırka var, müminler. Öyleyse kimler bunlar? Biraz evvel söylediğimiz Enam suresinin 153. âyet-i kerimesinde Allahû Teala şöyle buyuruyor:
6/EN'ÂM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferraka bikum an sebîlihi, zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.


Öyleyse gene fırkalardan bahsediyor Allahû Teala. Yani ayrılıklardan birbirinden farklı yollardan... Her farklı yol, kim hangi yolda olursa olsun bir farklı yol söz konusuysa bunun Sırat-ı Müstakiym ile irtibatına dikkatle bakmak gerekir. Eğer insan A tarikatında değilde B tarikatindaysa, tasavvufun C kanadın da değilde F kanadındaysa netice değişmez. Bu kişi bulunduğu dergâhdan mutlaka Sırat-ı Müstakiym'e ulaşacağı cihetle hiçbir şekilde Sırat-ı Müstakiym'in dışında değildir.
Öyleyse bu kişi vahdet üzeredir. Ama eğer insanlar bu Allah'a ulaştıran sebillerin dışında herhangi bir fırkaya mensupsa o takdirde o kişinin Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olması mümkün değildir. Öyleyse o Sırat-ı Müstakiym'den sapmış bir kişidir. İşte o kişi vahdet üzere değildir. Öyleyse Allahû Teala'nın emrettiği şey bütün insanların Sırat-ı Müstakiym üzerinde olmasıysa bu asıldır. Vahdetin ise temeli Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olmaktır.
Öyleyse ne kadar çok tasavvuf camiası olursa olsun, ne kadar çok tarikat camiası olursa olsun bunların hepsi Sırat-ı Müstakiym'in üzerindedir. Ve Sırat-ı Müstakiym üzerinde olan bu insanlar da vahdet akidesinin gerçek sahipleridir. Çünkü onlar 14 asır evvel yaşanan İslâmı yaşıyorlar. Bilindiği gibi 14 asır evvel bütün sahabe Sırat-ı Müstakiym'e çağırıyorlardı.

12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”

MÜRŞİDİNE TÂBî OLMAYAN KİŞİ TEVHİDİN DIŞINDADIR.
Öyleyse 14 asırda neler deği
şmiş, 14 asırda değişen şey insanların Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olmasını engelleyen bir bilgi eksikliğidir. 14 asırda mürşide ulaşmanın farziyeti unutulmuş. Eğer insanlar mürşidlerine ulaşmazlarsa ne olurlar, dalalette olurlar. Dalalettelerse kurtuluşları da söz konusu değildir. İşte 10 âyet-i kerime mürşidine ulaşamayan bir kişinin dalalette olduğunu söylüyor.
Sırat-ı Müstakiym'in dışında kalan bütün insanlar dalalettedir. Ama 14 asır sonra Sırat-ı Müstakiym İslâmın 5 tane şartını yerine getiren herkesin üzerinde bulunduğu zannedilen bir hayali mefhum olmuş çıkmıştır. "Sen Sırat-ı Müstakiym üzerinde misin?" diye birisine sorduğumuz zaman eğer bize derse ki "Tabii ki Sırat-ı Müstakiym üzerindeyim. Çünkü ben İslâm'ın 5 tane şartını yerine getiriyorum". İşte bu sahih değildir. Sadece İslamın 5 tane şartını yerine getiren insan, hiçbir zaman mürşidine tâbî olmamışsa, ruhu vücudundan ayrılmamış ve Sırat-ı Müstakiym'e ulaşmamıştır. Öyleyse Sırat-ı Müstakiym'e ulaşmamışsa, ne yazık ki bu kişi tevhid akidesi üzere değildir.
Allah'ın hakikatlerini bize hiçbir şekilde itiraz edilemeyecek olan bir tek kaynak sağlayabilir o da Kuran-ı Kerim'dir.
Kur'an-ı Kerimde tevhidin nasıl sağlandığına dikkatle bakın. Allahû Teala açık açık "Sırat-ı Müstakiym'e tâbî olun diyor, sakın Sırat-ı Müstakiym'den başka bir yola tâbî olmayın ki, Sırat-ı Müstakiym'in dışındaki bütün yollar sizi Allah'ın yolundan saptırır." Yani o tek yol üzerinde olamazsınız, öyleyse mümin de olamazsınız.

İRŞAD FARZ MIDIR?
Allahû Teala'nın işareti açık ve kesindir. Bir insanın ruhu ancak mürşidine ulaştıktan sonra Sırat-ı Müstakiym'e vasıl olduğuna göre mutlaka mürşide ulaşmak keyfiyeti asıldır. İrşad Allahû Tealâ tarafından farz kılınmıştır. Bakara suresi 186. âyet-i kerime:
"Uciybü daveteddai iza deani felyesteciybu li veyü'minu bi leallehüm yerşüdün."
Beni davet ettikleri zaman davet edenin (çağıranın) davetine icabet ederim ama onlar da benim davetime icabet etsinler, mümin olsunlar ve böylece irşada ulaşsınlar.
Mümin suresinin 11. âyet-i kerimesinde mürşidin önünde yapılan bir tövbenin insanları Allahû Teala'nın yoluna yani Sırat-ı Müstakiym'e ulaştıracağı ifade edilmiş. Furkan suresi 70. âyet-i kerimesinde böyle bir tövbenin kişiyi mümin kılacağı ifade buyurulmuş. Aynı zamanda da nefs tezkiyesine başlatacağı ifade buyurulmuş. Aynı zamanda da hem Mümin-11'de hem de Furkan-70'de o kişilerin günahlarının sevaba çevrildiği ifade buyurulmuş. Öyleyse kim mürşidin önünde tövbe ederse o kişi Allah'ın Sırat-ı Müstakiym'ine tâbî olur.
Bu tövbenin sonundaki tabiiyettir ki günahların sevaba çevrilmesine sebebiyet veriyor. İşte Furkan 70'de de 71'de de aynı şey anlatılıyor ki mürşidin önünde yapılan bir tövbenin sonunda kişinin ruhu vücudundan ayrılır Allah'a doğru yola çıkar ve Allah onu kabul eder. Allah'ın zatına ulaşır. Öyleyse insanların ruhlarının Sırat-ı Müstakiym üzerinde bulunmaları o kişilerin tevhid akidesi üzerine bir davranış biçimi içinde olduklarını gösterir. Tevhid Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde bulunma akidesidir Ve herkes Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olmak mecburiyetindedir. Bu ise görüyorsunuz ki mutlaka bir tövbenin yapılmasına, mürşide tâbî olunmasına ve bunun arkasındanda ruhun vücutdan ayrılarak Sırat-ı Müstakiym'e ulaşmasına bağımlıdır.

MÜRŞİD FARZ MIDIR?
Gördük ki irşad farz kılınmış, mürşide ulaşmakta farz kılınmış mı? Cin-14'de Allahû Teala şöyle söylüyor:
"İnsanların içinde kalpleri kasiyet bağlamış olanlar da var, Allah'a teslim olanlarda var. Kim Allah'a teslim olmayı dilerse mürşidini arar."
Bu bir davettir. Ama daha kesinleştirmiş Allahû Teala Maide 35 de:
"Vebtegu ileyhil vesilete." buyuruyor.
"O'na (Allah'a sizi kim ulaştıracaksa Allah'a) ulaşmaya vesileyi (kim vesile olacaksa onu Allah'dan) isteyiniz" buyuruyor.
İbtiga ediniz, taleb ediniz, isteyiniz buyuruyor Allahû Teala Öyleyse bu bir emirdir. Hepimiz bizi kim Allah'a ulaştırmaya vesile olacaksa işte onu mutlaka Allahû Tealadan istemek mecburiyetindeyiz. Kimdir bu insanlar?
Bu insanlar Allah'a davet edenlerdir. Bu insanların 19 tane özelliği vardır. Ve başka insanlardan mutlak olarak farklılığı vardır. İşte bu 19 özelliği olan insan mürşiddir ki Allahû Teala onu katında bir eğitime tâbî tutmuştur. Mürşidi başka din öğreticilerinden farklı kılan vasıflar aşağıda gösterilmiştir. Bu insanlar salâh makamının sahipleridir. Allahû Tealâ'nın (davetiyle) tövbe-i nasuhuna sahip olmuşlardır. Bu insanlar Allahû Teala'nın özel olarak yetiştirdikleri, başka insanların hidayetine vesile olanlardır. İşte bunları Allahû Tealâ'dan istemek mecburiyetindeyiz.
Gerçekten bunlar başka insanların hidayetlerine vesile olanlar mı? Evet, hidayete bunlar sebebiyet veriyor. Ruhun Allah'a ulaşması bildiğiniz gibi hidayet. Allahû Teala Rahman suresinin 33. âyet-i kerimesinde şöyle söylüyor
Ey insan ve cin topluluğu içinizden hanginiz şu göklerin çapını aşabilir (de Allah'a ulaşabilir) hiçbiriniz yapamazsınız, ancak bir sultanla.
Öyleyse bir insanın, göklerin çapını aşmak diye buyurulan Sırat-ı Müstakiym'i aşması ve Allah'a ulaşması ancak, Allah'ın o kişi için tayin ettiği bir sultana, o sultan kimse ona, ulaşması ile mümkündür. Aksi takdirde o kişi hidayete eremez. İşte Secde suresi 24. âyet-i kerime:
"Ve cealna minhüm eimmeten yehdune biemrina."
Biz (insanlardan) onlardan imamlar kıldık, (mürşidler kıldık). Emrimizle (insanları) hidayete erdirsinler diye.
Yani insanların ruhlarını Allah'a ulaştırsınlar diye. Öyleyse görüyoruz ki mürşidler hidayete vesile olanlardır. Ruhun Allah'a ulaşması hidayet olduğuna göre, hidayete vesile olanlardır.
Ve Allahû Tealâ Maide suresinin 35. âyet-i kerimesinde hidayete vesile olanları Allah'dan istememizi emrediyor. Bu istemenin de hacet namazı kılarak tahakkuk ettiğini görüyoruz.

MÜRŞİDİNE ULAŞMAYAN DALÂLETTEDİR
Kişinin mürşidini istemesi, mürşidine ulaşması asıldır. Ulaşmazsa ne olur? Kişi dalalette kalır. İşte 10 âyet-i kerimede Allahû Teala bu büyük hakikati anlatıyor bizlere:
1-"Fein lem yesteciybû leke fa'lem ennemâ yettebi'ûne ehvâehüm, ve men edallü mimmenittebe'a hevâhü bigayri hüden minallah, innallahe lâ yehdiylkavmezzâlimiyn." Kasas-50 Habibim, eğer senin davetine riayet etmezlerse, bil ki onlar heva ve heveslerine tâbî olmuşlardır. Kim Allah'ın davetçisine tâbî olmayıp da, kendi hevasına tâbî olursa ondan daha çok dalâlette olan kim vardır?
2-"Men yehdillâhü fehüvelmühted..." Casiye-23 Allah kimi Kendi Zatına ulaştırırsa, o kişi Hidayete erer.
"Ve men yudlil felen tecide lehü veliyyen mürşidâ."
Kim de dalâlette kalırsa, dalâlette ise o kişi için bir velî Mürşid bulunmaz.
3-"Kaâlehbitâ minhâ cemiy'an ba'duküm liba'dın adüvv, feimmâ ye'tiyenneküm minniy hüden femenittebe'a hüdâye felâ yadıllu ve lâ yeşkaâ" Taha-123
Hadi hepiniz ordan aşağı inin! Birbirinize düşman olarak. Yaşadığınız devirde size bizden Hidayetçi geldiği zaman; kim Hidayetçimize tâbî olursa, onlar dalâlette kalmazlar, (hidayete ererler) ve şaki de olmazlar.
4-"Efere'eyte menittehaze ilâhe hü hevâhü ve edallehullahü alâ ilmin ve hateme alâ sem'ıhi ve kalbihi ve ce'ale alâ basarihi gışaveh, femen yehdiyhi min ba'dillâh, efelâ tezekkerûn." Casiye-23
Habibim, o (nefslerini kendilerine), hevalarını kendilerine ilâh edinenleri, (nefslerine, hevalarına tâbî olanları) görmüyor musun? Allah onları bir ilim üzere dalâlette bırakmıştır ve kalplerini ve kalplerindeki semi (işitme) hassasını mühürlemiş ve basarı (kalpteki görme hassası)nın üzerine gışaveh adlı bir perde kılmıştır (çekmiştir). Onları Allah'tan sonra kim hidayete erdirir? Tezekkür etmezler mi?
5-"Hüvelleziy be'ase fiyl'ümmiyyiyne resûlen minhüm yetlû aleyhim âyâtihi ve yüzekkiyhim ve yü'allimühü mülkitâbe velhikmete ve in kânû min kablü lefiy dalâlin mübiyn." Cuma-2
O dur ki (Allah'tır ki) ümmilerin içinde onlardan resûller ba's eder, (hayatta getirin). (Ait oldukları kavmin içindeki) insanlara, (onların lisanıyla), Allah'ın âyetlerini okusunlar diye, onların (nefslerini) tezkiye etsinler diye, onlara kitap öğretsinler diye, onlara hikmet öğretsinler diye. Bu mürşidlere, bu resûllere tâbî olmadan evvel onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.
6-"Lekad mennallahü alelmü'miniyne iz be'ase fiyhim resûlen min enfüsihim yetlû aleyhim âyâtihi ve yüzekkiyhim ve yü'allimühümülkitâbe velhikmeh, ve in kânû min kablü lefiy dalâlin mübiyn." Al-i İmran-164
And olsun ki mü'minler üzerine bir nimet olmak üzere kendi zamanlarında kendi içlerinde bir Resul bâ's ederiz, onların aralarında onlara Allah'ın âyetlerini tilavet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (o mürşide tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler...
7-"Ve men lâ yücib dâ'ıyallahi feleyse bimu'cizin fiyl'ardı ve leyse lehü min dûnihi evliyâ', ülâike fiy dalâlin mübiyn" Ahkâf-32
O Allah'ın davetçilerine, Allah'a davet edenlere tâbî olmayanlara (sesleniyorum diyor Allahû Tealâ.) Onlar, Allah'ı yeryüzünde aciz bırakacaklarını mı zannediyorlar? Oysa ki, onların da Allah'tan başka dostları yoktur. Onlar, (Allah'ın davetçisine tâbî olmadıkları için) apaçık bir dalâlet içindedirler.
8-"Ve lekad be'asnâ fiy külli ümmetin resûlen eni'büdullahe vectenibûttâguût, feminhüm men hedallahü ve minhüm men hakkat aleyhiddalâleh..." Nahl-36
Biz bütün ümmetler içinde resûller ba's ederiz. Bu resûller (o kavimlerde yaşayan insanları) şeytana kul olmaktan kurtarıp, Allah'a kul ederler. Onların bir kısmı hidayete erdiler. (O resûllere tâbî oldukları için) bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu. (O resûllere, mürşidlere tâbî olmadıkları için).
9- "....Zâlike hüdallahi yehdiy bihi men yeşâ..." Zümer-23
İşte bu Allah'ın hidayetidir ki, Allah bununla dilediklerini hidayete erdirir.
"...Ve men yudlilillâhü femâ l
ehü min hâd."
Kimi de dalâlette bırakırsa o kişi için bir Hidayetçi yoktur.
10-"Men yudlilillâhü felâ hâdiye leh, ve yezerühüm fiy tuğyânihim ya'mehûn."
Araf-186 Allah kimi dalâlette bırakırsa o kişi için bir hidayetçi yoktur. O kişiyi Allah, isyanı içinde şaşkın bir halde bırakır.
Görülüyorki mürşidine ulaşamayan herkes dalalettedir. Neden dalalettedir? Çünkü ruhu vücudundan ayrılmamıştır, Sırat-ı Müstakiym'e ulaşmamıştır. Ve ulaşmamışsa Allah'a vasıl olmak üzere bu kişinin ruhu yola çıkmamıştır. Yani bu kişi hidayete adım atmamıştır. Bir kişinin hidayete adım atması demek, hidayet Allah'a ulaşmak, ruhun Allah'a ulaşması olduğuna göre o kişinin Allah'a doğru yola çıkması anlamına geliyor. Eğer insanoğlu Allah'a doğru yola çıkmamışsa ruhunu Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırmamışsa o zaman bu kişi için hidayette olmak söz konusu değildir. Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde de olmak söz konusu değildir. Öyleyse bu kişi tevhid akidesinin gerektirdiği tevhidin muhtevası içinde değildir. Fırkalardan birine tâbîdir. Ama Sırat-ı Müstakiym üzerinde değildir. Öyleyse tevhid akidesinin sınırlarının dışında kalmış ve fırkalara tâbî olmuştur. Bu kişi için kurtuluş ümidi de normal şartlarda yoktur. Meğer ki Allahû Teâla onu af etmiş ola. Biz bütün insanları Allahû Teâla'nın affetmesini ve bütün insanları cennetine almasını Allahû Teâla'dan dileriz ve tevhidin bütün insanlar için tahakkuk etmesini Allahû Teâla'dan dileriz. Öyleyse hepimiz mutlaka, ama mutlaka Sırat-ı Müstakiym'e ulaşmak mecburiyetinde olanlarız. Sırat-ı Müstakiym'e ulaşmaksa gördünüz ki mürşide ulaşmadan gerçekleşemiyor.

DALÂLETTE OLANLARIN DURUMU
"Mürşide ulaşamayan kişiler dalalettedir" buyuruyor Allahû Teâla. Dalalette olurlarsa ne olur? Sadece iki grup âyet-i kerimeyle dalalette olanların mutlaka cehenneme ulaşacaklarını söyleyelim. İşte Araf-179'da Allahû Teâla buyuruyor:
"Ve lekad zere'na li cehenneme kesiyren minelcinni vel'insi lehüm kulubün lâ yefkahune biha ve lehum a'yunun lâ yubsirune biha ve lehüm azanün lâ yesmeune biha, ülâike kel'en'ami belhüm edall, ülâike humülgaafilûn."
Araf-179
Biz cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. Onların kalpleri vardır ama onunla fıkıh edemezler (idrak edemezler). (Kalplerinde) gözleri vardır ama onunla göremezler. (Kalplerinde) kulakları vardır. Ama onunla işitemezler. Onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da daha çok dalâlettedirler. Onlar gafillerdir.
Öyleyse ne görüyoruz? Dalalette olan bu insanların cehenneme gidecekleri kesin. İşte Nisa Suresinin 167,168,169. âyet-i kerimeleri:
"İnnelleziyne keferu ve saddu an sebiylillâhi, kad dallu dalalen ba'iyda. Innelleziyne keferu ve zalemu lem yekûnillâhü liyagfirelehüm. Ve lâ liyehdiyeküm tariykaâ, illâ tariyka cehenneme. Halidiyne fiyha ebeda."
Nisa-167,168,169
Onlar ki küfür üzeredirler, onlar insanları Allah'ın yolundan, (Sırat-ı Müstakiym'den) saptıranlardır. Onlar uzak bir dalalet içindedir. Muhakkakki onlar küfür üzeredirler ve zalimdirler. Allah onlara asla mağfiret etmez, (günahlarını sevaba çevirmez). Allah onları Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırmaz. Allah onları sadece cehennem yoluna ulaştırır. Orada ebedi kalacaklardır.
İşte görüyorsunuz dalalette olan insanlar cehennem yoluna ulaşacaklar. Cehenneme gidecek olan insanlar. Bu insanlar Allah'ın yolundan başkalarını saptıranlar. Kendileri Allah'ın yolunda olsalardı ne yapacaklardı? Başka insanları da Allah'ın yoluna davet edeceklerdi. Kendileri Allah'ın yolunda değiller, Sırat-ı Müstakiym üzerinde değiller, başkalarını da Allah'ın yolundan uzaklaştırmaya çalışıyorlar.
O istikametteki bir gayretin sahipleri. İşte bunlar bu insanlar ne yazık ki Allahû Teala'nın indinde hedeflerine ulaşmaları mümkün görülmeyen insanlar, dalalette olan insanlar, Sırat-ı Müstakiym'e ulaşamamış olan insanlar, Sırat-ı Müstakiym'in dışında kalan, sırat-ı cehim üzerinde bulunan insanlar. Sırat-ı Müstakiym'e ulaşmak asıldır. İşte bunlar Allah' Teala'nın yolundan saptıranlardır. Dalalette olanlardır. Dalalette olanlarınsa Sırat-ı Müstakiym'e ulaşmasının mümkün olmadığını söylüyor Allahû Teala. Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde bulunmayanlar ise tevhidin dışında kalanlardır, birliği bu istikamette ne yazık ki bozanlardır.

TEVHİD ALLAH'INTEKLİĞİNE İNANMAKTIR
Tevhidin bir başka manası Allah'ın tekliğine inanmak. Muhakkak ki Allah tektir ve eğer Allah'ın birden fazla olduğuna inanıyorsa insanoğlu, ki hristiyanlıkta teslis akidesi vardır, Allah'ın birden fazla olduğuna ve baba Allah, oğul Allah ve ruhül kudüs olmak üzere üç Allah'ın varlığına inanılmaktadır. İşte orada tevhid akidesi başka bir açıdan yara almaktadır. Ve insanlar şirke düşmektedir.
Öyleyse Allah'ın tekliğine inanarak ve Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde bulunarak tevhid akidesini yaşamanın hepinize bütün insanlara mutlaka bir farz olduğunu bir kere daha anlatmış oluyoruz. Allahû Teala hepinizin Tevhid akidesine bağlı olarak fırkalara ayrılmamanızı açık şekilde emretmiştir.
"Va'tesimû bihablillâhi cemiy'â ve lâ teferrukuû." Al-i İmran-103
Hepiniz Allah'ın ipine sarılın ve fırkalara ayrılmayın.
"En ekıymüddiyne ve lâ teteferrekuû fiyh." Şura-13
Dini doğrultun, ve onda fırkalara ayrılmayın.
Sulh ve sükûna en fazla ihtiyaç duyulan bu günlerde, hepinizin fırkalara ayrılmayan, Sırat-ı Müstakiym üzerinde bulunan ve böylece TEVHİD akidesinin gereğini yerine getiren, felâha (kurtuluşa) ulaşanlardan olmanızı dileyerek bu yazımıza son veriyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

 

MEKTUPLAR

MUHTEREM MECLİS BAŞKANI HÜSAMETTİN CİNDORUK'a
MUHTEREM CUMHURBAŞKANI SÜLEYMAN DEMİREL'e,
MUHTEREM BAŞBAKAN TANSU ÇİLLER'e YAZILAN MEKTUPLAR:

Ülkemizin iç ve dış düşmanları bu ülkeyi parçalamaya, bölmeye çalışıyorlar. Düşmanlarımızın düşündüğü tek bir şey var. Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar Türk'ün ve İslâm'ın kalmaması. Çevremizdeki bütün ülkeler bize düşman durumunda, bir kısmı bunu açıkça söylemekten çekinmiyorlar. Bir taraftan PKK Kürdistan devleti kurmak üzere faaliyetine devam ediyor. Diğer taraftan da bir lâik dinci çatışması veya dinin içinde, sünni alevi çatışması alevlendirilmek isteniyor. İnsanlar açık açık birbirlerine düşman kamplara ayrılmış durumda. Bunun ötesinde dinin içinde de, sünni kesimin içinde de birtakım fikir ayrılıklarının su yüzüne çıktığını görüyoruz. Allahû Tealâ'nın emri "Fırkalara ayrılmayınız, bölünmeyiniz, parçalanmayınız." şeklinde. İnsanların farklı fikirler taşıması eşyanın tabiatına son derece uygundur, ama anlaşmazlıktan yana olmak, parçalanmaktan yana olmak; bu Allahû Tealâ'nın uygun görmediği tecviz edilemeyecek bir husustur.
Bir ikinci hususu da işaret etmeden geçmek mümkün değil. Bugün dünyanın hiçbir yerinde 14 asır evvel sahabenin yaşadığı Kur'ân-ı Kerim'deki İslâm yaşanmıyor. Şeriatı kasdetmiyoruz. Sahabenin Allah ile olan ilişkilerinden bahsediyoruz. Bu Allah ile olan ilişkilerde onları sahabe yapan, cennet saadetine ulaştıran şey Kur'ân-ı Kerim'de açıkça yer alan Allah'a verilen üç tane yemin ve bu yeminlerin yerine getirilmesi. Ruhumuzun Allah'a vermediği misak: Ölmeden evvel ruhumuzun Allah'a ulaşması konusundaki yemin. Nefsimizin Allah'a verdiği yemin: Tezkiye olmak, temizlenmek, arınmak, nefsin temizlenmesi. Fizik vücudumuzun Allah'a verdiği ahd: Şeytana kul olmaktan kurtulup, Allah'a kul olmak. İşte bir insanı cennet saadetine mutlaka ulaştıracak olan bu üç husus sahabe tarafından tatbik edilmiş ve hepsi felâha ermişler. Ama 14 asır sonra artık bunların hepsi unutulmuş. Yetmez, insanların dünya saadetine ulaşmasını temin eden üç tane farz, daimi zikir, irşad ve teslim. Yani ruhun da, fizik vücudun da, nefsin de, Allah'ın bize verdiği üç emanetin de Allah'a teslimi. Bunlar da zamanımızda artık tatbik edilmeyen şeyler olmuş, Allah'ın farz emirleri olmasına rağmen.
İnsanlar sadece bu emirleri unutmakla kalmamış, kavramlar asli anlamlarını kaybetmişler ve insanların zaman içinde değiştirdikleri farklı anlamlara ulaşmışlar. Bu sebeple de Kur'ân-ı Kerim o farklı anlamlardan hareket edildiği zaman asli mesajlarını veremez olmuş. Çünkü Kur'ân-ı Kerim bir saadet davetiyesidir, bir saadet reçetesidir, bir saadet taahhütnamesidir. Bu hususların artık hiçbirisi ortalıkda yok. İşte 14 asır içerisinde İslâm'a öyle bir elbise giydirilmiş ki Allah sanki insanları sadece cehenneme atan bir cezalandırma odağı olarak görünür olmuş. İnsanların dünyada saadete ulaşmasının mümkün olmadığı mesajı verilmiş. "Dünyada rahat yoktur." ibaresiyle. Kur'ân-ı Kerim bu istikamette bir âyet-i kerime ihtiva etmemektedir. Aksine Allahû Tealâ takva sahibi olanların, iman sahibi olanların Allah'ın velisi olduklarını ve onlara dünyada da ahiretde de saadet, mutluluk müjde olduğunu söylemektedir. (Yunus 62,63). Bir çok kavramlar asli unsunların dışına taştığı ve farklı anlamlar verildiği için Kur'ân-ı Kerim tefsirlerinde bazı ayetlere Allah'ın söylediği şekilde değilde, Allah'ın söylediğinden farklı bir şekilde mealler verilmiş. İşte bugün insanlara dini öğreten kurumlar, İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı bu yanlış tefsirler konusunda hiç kimseye hiçbir açıklama getirmedikleri gibi, ne kadar hazin bir tecellidir ki Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Kur'ân-ı Kerim tefsirinde dahi aynı hatalar mevcuttur.
Öyleyse Kur'ân-ı Kerim'in ifade ettiği gerçek anlamı, Allah'ın söylediklerini, mutlaka Kur'ân-ı Kerim'in Türkçe meallerine koymak mecburiyetindeyiz. Ne yazık ki bugünkü mealler, elimizdeki mealler birçok âyet-i kerimede söylenenlerin meale yansımadığını göstermektedirler. İşte bunu sağlıyabilmek için İlahiyat Fakültelerinden ve Diyanet İşleri Başkanlığından yetkili olan birçok kişinin bir araya gelmesiyle ve nacizane MİHR Vakfı'nın da katkısıyla bir müşterek forum düzenlenmesini veya bir seminer veya bir şâra düzenlenmesini dilemekteyiz. Bu istikamette doğrunun belli olabilmesi, Allahû Tealâ'nın söyledikleri olan Kur'ân-ı Kerim'deki Arapça olan aslına meallerin uydurulmasının, meallerin tam onu ifade edecek bir hüviyete ulaşmasının, ancak bu söylediğimiz kurumlardaki yetkililerin ve mürşidlerin de devreye girmesiyle mümkün olacağı kanısındayız. Lâiklik konusundaki sempozyuma ilave olarak böyle bir sempozyumu veya şârayı da Vakfımız hazırlamak için bir talebin sahibidir. Bu istikamette birliğin sağlanmasını temin etmek üzere bizlere yardımcı olacağınızı ümit ediyoruz.
Dualarımızla.
NOT: Şimdiye kadar 200 den fazla konferans verdiğimiz Ankara, İstanbul, İzmir ve Denizli illeri Emniyet Teşkilatlarından hakkımızda bilgi alınması konuya ışık tutacaktır kanısındayız.
Dr. İskender Erol EVRENOSOĞLU
(Dr. İskender Ali MİHR)
MİHR VAKFI GENEL BAŞKANI

 

DİYANET İŞLERİYLE VAZİFELİ OLAN BAKAN MUHTEREM NECMETTİN CEVHERİ'YE YAZILAN MEKTUP

Ülkemizde dini kesimle lâik kesim arasında bir sürtüşme gitgide hızını artırarak devam ediyor. Düşmanlarımız ülkemizi bölmek ve bizleri düşman kamplara ayırmak istikametinde ellerinden gelen hiçbir gayreti esirgememektedirler. Provakatörlerle Sivas'daki faciaya sebep olmuşlardır ve tabiatıyla iki kesim birbirine düşman davranışların içine girmiştir. Oysaki bu meselenin konuşularak halledilmesi, mutlak bir çözüme ulaştırılması gerekmektedir. Bunun için lâik kesimden ve dini kesimden liderlerin ve söz sahibi olan kişilerin bir araya gelmesi meseleyi çözecektir. Meselenin çözümüne en azından katkıda bulunacaktır. Taraflar birbirleriyle biraraya gelmiyor, sadece birbirlerinin aleyhinde kışkırtıcı şeyler söylüyorlar. Televizyonda biraraya gelişleri ise çok acı... Herkes birbirinin sözünü kesiyor, bir mutedil ortamda insanlar rahatça fikirlerini söyliyecekleri yerde, birbiriyle hep kavga ettiklerini görüyoruz televizyonda. Bu sebeple iki ayrı grubun bir araya gelmesi en az bir hafta süreli bir seminerde dizayn edilmeli. Böyle bir seminerde her iki tarafın da temsilcileri mutlaka yer almalı.
Birliğe şiddetle muhtaç olduğumuz bir devre yaşıyoruz. PKK ülkeyi bölmeye çalışıyor. Kürt kardeşlerimize dikkatle baktığımız zaman onların arasında dinine bağlı olanların hiçbir zaman PKK ile bir beraberliğin içine girmediğini, kesin olarak onlara karşı çıktıklarını görüyoruz. Öyleyse güneydoğuda PKK'nın şu yada bu şekilde silah hakimiyetini sağlaması, oradaki kürtlerin üzerinde hegemonya kurması, bir küçük azınlığın silah zoruyla çoğunluğa hakim olması hüviyetinde. Ve kürt kardeşlerimiz arasında büyük bir kesim dinine bağlı bir ortam oluşturmaktadır. Ve Saidî Nursi Hazretleri'de bu konu kendisine iletildiği zaman (Kürtlerin, Türklere karşı bir isyan ile bir devlet kurma arzusu konusu) açık bir şeklide tavrını koymuştur. Hiçbir zaman bu şekilde bir ayrılığa rıza gösteremiyeceğini açık olarak ortaya koymuştur. Ve orada güneydoğuda biz kürtlere İslâmi terbiyeyi lâzım geldiği boyutta verebilseydik bugün bu problemle karşılaşmayacaktır.
Bugün savaştan korkan binlerce genç askere gitmekten kaçıyor. Bunun arkasında gene aynı şeyi görüyoruz. Bu çocuklar askere gitmekten kaçıyor, çünkü ölümden korkuyorlar. Çünkü onlara biz dini terbiyeyi verememişiz. Eğer İslâm şuurunda olsalardı şehid olmak onlar için bu kâinattaki en büyük şeref sayılacaktı. Ama onun tam zıddı olan bir olayla karşı karşıyayız. Onlar ölümden kaçıyorlar. Bir dini terbiye verilmesi söz konusuysa, bunun bir öğretim müessesesi standardı içersinde ama Kur'ân-ı Kerim esaslarına mutlaka uygun olması lâzım geldiği kanısındayız. Ve asıl siz Sayın Bakanımıza ulaştırmak istediğimiz husus da budur.
Ne yazık ki İslâm'ın içinde de, dini kesimin içinde de ayrılıklar, fikir ayrılıkları mevcuttur. Bu konudaki taraflardan birisi de neyazık ki biziz. Neden ne yazık ki diyoruz. Çünkü biz bugüne kadar bizim gibi düşünmeyenlerle bir araya gelelim de açık forumlarda, günlerce sürecek olan müzakereler yoluyla bu farklılıkları telafi edelim diye çok uğraştık. Ama bu uğraşılarımız bugüne kadar hiç netice veremedi. Onun için sizi rahatsız etmeyi uygun bulduk.
Bildiğiniz gibi Allahû Tealâ ile bizim aramızda bir sohbet niteliğinde bir kitabımız var. O'nun bize yazdırdıkları. Kitabın adı "Risalet Nurları."
Allahû Tealâ bu kitabın 5. sayfasında bizim bir peygamber olmadığımızı açık ve kesin bir dille ifade etmiş olmasına, bizde bir toplantımızda, her konferansımızda (bugüne kadar 200 den fazla konferans verdik) bunu açıkça ortaya koymamıza rağmen, bir takım mihraklar, bizim peygamberlik iddiasında olduğumuzu etrafa yaymaya çalışmaktadırlar. İşte bunların en belirgini, İKTİBAS dergisinin sahibi Ercüment ÖZKAN'dır. (Bu zatı mahkemeye verdik. Tazmitana ve 3 ay hapse mahkum oldu.) O kitabı alarak Diyanet İşleri Başkanlığına başvuruyor ve Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı İsmail ÖNER bir hükme varıyor kitap üzerinde. Vardığı hüküm şu. "Bu kitaptan aldığım 23 tane alıntının hiçbirisinin Kur'ân-ı Kerim'e tamamen aykırıdır ve İslâm'ın temel hükümlerine de aykırıdır" buyuruyor. Ayrıca bizim deli olduğumuza dair de bir hükme varmış. Bu 23 tane alıntının hiçbirisinin Kur'ân-ı Kerim'e aykırı olmadığını ispat eden TAVZİH Dergisini ilişikte tetkiklerinize sunuyoruz. Bu konuda en üst merci sizsiniz. Bu sahanın Bakanı olarak bu dergiyi inceletmenizi bir hükme ulaşmanızı istirham ediyoruz. Eğer bu hüküm bize de ulaştırılırsa ayrıca şükran duyarız.
Ne yazık ki mesele bu kadar basit değil. Bunun daha ötesinde daha derin ve hazin başka şeyler var. Evvela Kur'ân-ı Kerim? bir çok âyet-i kerimesinin Allah'ın söylediği sözlerin saptırılması suretiyle yoruma tâbî tutulduğunu tesbit ettik. İnsanlar tarafından kavramlar yuvarlak laflara dönüştürülmüş. Asli anlamdan, asli yapısıyla, Türkçe'ye adapte ettirilememiş. Mealler asli unsura uymuyor. Ve böylece saptırılan birçok âyet-i kerime ile karşı karşıyayız. Ne yazık ki elimizde 23 tane Kur'ân-ı Kerim tefsirinin aşağı yukarı hepsinde aynı hataları görmek mümkün. Gene ne yazık ki Diyanet İşleri Başkanlığının Kur'ân-ı Kerim'i de aynı konudaki hatalarla malül. İşte böyle bir kanaata varmanın hüznü içerisinde size müracaat etmek mecburiyetini duyuyoruz. Bugüne kadar Diyanet İşleri Teşkilatına haber göndermek suretiyle yaptığımız devamlı müracaatlar onları bizimle aynı masaya oturmaya hiçbir zaman ulaştıramadı. Ama meallerin yanlış yorumlandığı iddiasında ısrarlıyız. Ve bu konunun doğru bir hedefe ulaşması birinci etapta bizlerle Diyanet İşleri yetkililerinin sizin huzurunuzda bir araya gelmemizle gerçekleşebilir. Ve bu sapmış olan, yanlış meallendirilmiş olan âyet-i kerimelerin gerçeklerine ulaşmalıyız. Böyle bir şey ne bizim iddiamızla ne onların iddiasıyla realize olmaz. Ama eğer bir araya gelirsek, birbirimize sinirlenmeden, fikirlerimizi açık şekilde ortaya koyarsak, tezekkür edersek, meseleleri mutlaka bir noktada ışığa kavuşturacağımıza inanıyoruz.
Kur'ân-ı Kerim Allahû Tealâ açıkladığı bir çok kavramın artık zamanımızda asli manâsından saptığını görüyoruz. Hidayet kavramı, takva kavramı, mümin olma kavramı bunlardan sadece 3 tanesidir. Diğer taraftan Allah'ın ezelde bizden aldığı yeminler, bu yeminleri üzerimize farz kılması, bu yeminlerin yerine getirilmesinin ise insanı mutlaka cennete ulaştıracağı hususları artık günümüzdeki dini bilgiler arasında yer almıyor. Allahû Tealâ bütün insanların bu yeminlerini, misaklarını ve ahdlerini yerine getirmek suretiyle mutlaka cennete ulaşmasını istiyor. İki tane yeminimiz üç defa, misakimiz yani ruhumuzun biz ölmeden Allah'a ulaşması ise dokuz defa Kur'ân-ı Kerim'de üzerimize farz kılınmış. Ve bundan 14 asır evvel bütün sahabenin bu yeminleri misakleri ve ahdleri yerine getirdiği Kur'ân-ı Kerim'de ifade ediliyor. Bunun ötesinde Allahû Tealâ insanların dünya saadetine de ulaşması için irşadı farz kılmış, daimi zikri farz kılmış, teslimi farz kılmış ve bütün sahabe bunları da yerine getirmişler ve bunlara dair açık hükümler Kur'ân-ı Kerim'de yer almış durumda.
Zamanımızda hiçbir din öğretisinde artık bu kavramlardan da bunların farz olduğundan da bahis yok. Yani insanları cennet ve dünya saadetine götürecek olan asli unsurlar, üzerimize farz kılındığı halde ve 14 asır evvel bütün sahabe tarafından tatbik edildiği halde, bugün tatbik edilmiyor artık. İşte bütün bu hususların gerçekleşebilmesi için gerekli olan bilgileri biz TEBLİĞ isimli kitabımızda topladık ve size bu kitabı da sunuyoruz. İnceletirseniz ve sonucu mümkünse bize de bildirirseniz, minnettar oluruz.
Kur'ân-ı Kerim'deki, üzerimize farz kılınan ve insanları hem cennet saadetine, hem de dünya saadetine ulaştıracak olan, üstelik 14 asır evvel bütün sahabenin yerine getirdiği yukarda ve Tebliğ isimli kitabımız da detaylarıyla açıklanan hususların bugün artık yerine getirilmediği ve hatta unutulduğu ve hatta insanlara din öğreten kurumlardaki yetkililer tarafından da bilinmediği gerçeğini, acı da olsa size arzetmek mecburuyetindeyiz.
Ne yazık ki Diyanet Teşkilatı da aynı hazin durumdadır.
Ne yazık ki Diyanet Teşkilatının hazırladığı Kur'ân-ı Kerim'de aynı hataları taşımaktadır.
Yukardaki gerçeklerin ağır ithamları oluşturduğunun bilinci içinde, sizin veya seçeceğiniz bir yetkinin başkanlığında, Vakfımız yetkililerinin Diyanet Teşkilatının üst seviyeli üyelerinin ve İlahiyat Fakültesi profesörlerinin taraf olarak katılacağı en az 1 hafta süreli bir seminer tertip etmek zarıret halini almıştır.
Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı İsmail ÖNER tarafından hazırlanan hatalı rapor bir adaletsizliğe yol açmıştır. Ercümet ÖZKAN'ın yalanlarına samimiyetle inanan ÖNER'in raporunu, (Raporu hazırlayan makama (Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı) güven duyarak, yanlış olduğuna hiç ihtimal vermeyen mahkeme) ikinci davada esas delil ittihaz ederek, Ercümet ÖZKAN'ı beraat ettirmiştir. Bu zat Allah'ın bütün evliyasına küfür ve hakaret etmekle ün kazanmıştır. Ayrıca bu rapor Türkiye'deki bütün camilere gönderilerek aleyhimize bir kampanya başlatılmıştır.
Bizim hakkımızdaki istihbaratı Ankara, İstanbul, İzmir, Denizli ve Aydın Emniyet Teşkilatlarından almak mümkündür. (Bu dört ilde bugüne kadar 200 den fazla konferans verdik.)
Bugüne kadar bizimle bir masaya oturup hakikatleri tezekkür etmeye asla yanaşmayan, vaktiyle Eski Diyanet İşleri Başkanı Sayın YAZICIOĞLU ile bütün müftülere vermeyi kararlaştırdığımız 2 ay süreli semineri engelleyen, Diyanet Teşkilatı yetkilileri bu mektubun elinize geçmemesine çalışacak mıdır onu da göreceğiz.
Muhterem Bakan,
Biz onların gıyabında, onları suçlamıyoruz ve onlar gibi kaçmıyoruz, aksine sizin huzurunuzda onlarla, meseleleri tezekkür etmek ve hakikate ulaşmak için yüzyüze gelmek istiyoruz.
Adaletsizliğin ve bâtıla dayalı haksız bir kampanyanın önlenmesi için, onların bilmediği Kur'ân-ı Kerim hakikatlerini açıklayabilmek ve ispat edebilmek için, dinde 14 asır evvelki vahdetin sağlanabilmesi için, Allah'ın huzurunda sizi tarihi görevinizi ifaya davet ediyoruz.
Dualarımızla.
Dr. İskender Erol EVRENOSOĞLU
(Dr. İskender Ali MİHR)
MİHR VAKFI GENEL BAŞKANI

 

MUHTEREM PARLEMENTERLERE YAZILAN MEKTUPLAR

Ülkemizde PKK ülkeyi bölmek için derin bir gayretin içerisinde. Bir taraftan da lâiklik ve dincilik tartışmaları gündeme getirilmeye çalışılıyor ve ne yazık ki iktidarın bir kanadı da sanki bunu alevlendirmek ister gibi bir davranışın içinde. Böylece dışırdaki güçlerin, Türkiye'nin asla kalkınmasını güçlü olmasını istemeyen güçlerin, oyununa gelmiş durumdayız. Böyle bir kamplara ayrılma durumunun sona erdirilmesi, insanların bir araya gelerek forumlarda rahatça fikirlerini söleyebildikleri bir ortamda çözüme kavuşturulmalıdır diye düşünüyoruz. Bu görünen tablonun ötesinde dinin içinde de bir takım anlaşmazlıkların var olduğunu görüyoruz. Bir takım büyük hataların işlemekte olduğunu da müşahade etmekteyiz. Kur'ân-ı Kerim'de bir çok kavramın saptığını ve aslından uzaklaştığını görüyoruz. Bu kavramların asli hüviyetlinin saptırılmasıyla oluşan sonuçlara baktığımız zaman Kur'ân-ı Kerim'in birçok âyet-i kerimesinin Allah'ın söylediğine uygun olmayan yorumlara tâbî tutulduğu da gözden kaçmıyor. Bunlardan 100'den daha fazla âyet-i kerimeyi tespit etmiş durumdayız. Ne yazık ki Kur'ân-ı Kerim tefsirlerinin bütününde bir kısım ayetler hatalı, bir kısım ayetler de büyük kısmında hatalı. Ve ortaya şu çıkıyor ki Allahû Tealâ'nın söylediği ile Türkçe'ye çevrilen meal birbiriyle bağdaşmıyor. Özellikle hayati konularda.
Bir insanı cennet saadetine götürecek olan unsur Allah'a verdiğimiz üç tane yeminin yerine getirilmesidir. Ezelde Allahû Tealâ bütün insanların nefslerinden tezkiye olacaklarına dair, temizleneceklerine dair yemin almış. İnsanların ruhlarından fizik vücutlar ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaşmasına dair misak almış. İnsanların fizik vücudlarından da şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olacaklarına dair ahd almış ve bu yeminleri yerine getirenlerin mutlaka cennete ulaşacağını buyuruyor Yüce Rabbimiz. Diğer taraftan insanın dünya saadeti içinde üç emir vermiş, üç farz hüküm koymuş Kur'ân-ı Kerim'e Allahû Tealâ. Birincisi irşad emri, ikincisi daimi zikir emri, üçüncüsü teslim emri. Yani ruhun da fizik vücudun da nefsin de Allah'a teslimi. Bu üç tane emrin gerçekleşmesi de İslâm'ın temel unsuru olan selamete, sulh ve sükuna, dünya saadetine bütün insanları ulaştırabilecek olan bir sonuç veriyor.
14 asır sonra artık Allah'ın bu emirlerinden hiçbir yerde bahsedilmez olmuş. O emirler ki Kur'ân-ı Kerim'de üzerimize iki tanesi üç defa ama üçüncüsü, ruhun Allah'a ulaşması tam dokuz defa farz kılınmış. Ve bu yeminleri, misakleri ahdleri yerine getirenin mutlaka cennete ulaşacağı açık bir şekilde ifade buyuruluyor Kur'ân-ı Kerim'de. Ama 14 asır sonra din öğreten kurumlardan hiçbirisinden bu istikamette bir açıklama gelmiyor. Yani 14 asır sonra bu saydığımız unsurların hepsi İslâm dininin temelini oluşturduğu halde yok edilmiş. Kur'ân-ı Kerim'de var, ama mealler değiştirmiş ve tatbikatta yok edilmiş. İşte Allahû Tealâ'nın bütün güzelliklerinin yok edildiği bir sistem içinde yaşıyoruz. Bütün güzellikler, çünkü bir insanın fiziğin ötesine geçebilmesi ve fizik ötesi güzellikleri yaşayabilmesi ancak Allahû Tealâ'nın yoluna girmesiyle mümkün. Bu yol Sırat-ı Müstakiym adını taşıyor. Ve ruhun bu yol üzerinde Allah'a doğru seyri sülük adı verilen bir yolculuk yapması ve Allah'a ulaşması hidayete ermektir.
Allah'ın birçok kavramı, hidayet kavramı, takva kavramı, teslim kavramı başta olmak üzere birçok kavramı bugün Kur'ân-ı Kerim'deki asıllara uymayan bir değişik anlayışın içersinde. Daha pekçok alanda Kur'ân-ı Kerim'in aslıyla tezat teşkil eden davranış biçimlerini açık ve kesin şekilde görmekteyiz ve tespit etmiş durumdayız. Öyleyse Kur'ân-ı Kerim bir tek kitap olduğuna göre bu Kur'ân-ı Kerim ayetleri üzerindeki farklı yorumların forumlarda, seminerlerde, şûralarda mutlaka tartışılması ve kavramlar üzerinde fikir birliğine mutlaka varılması lâzım geldiği kanaatindeyiz. Farklı görüşler, farklı kanaatler, mutlaka ortaya konmalıdır, din alimlerinin bir araya gelmesiyle tartışılabilmelidir. Bu açıdan Diyanet İşleri Teşkilatının, İlahiyat Fakültesindeki profesörlerin ve mürşidlerin bir araya gelerek bir sempozyum oluşturması ve konuları enine boyuna belli bir zaman aralığı içinde tartışlaları mutlaka gerekmektedir. Bu yapılamazsa insanlar karanlık ortamda hep birbirlerine düşman olarak hayatlarını idame ettireceklerdir. Türkiye tarihinde belki de en çok sulh ve suküna ulaşmak mecburiyetinde olan bir darboğaz geçilmektedir. Öyleyse mutlaka din adamlarının biraraya gelerek farklı yorumları tezekkür etmeleri ve birbirine yaklaşmaları mutlak olarak gerekli görülmektedir.
İlişikteki TEBLİĞ Kitabıyla biz bu görüşümüzü anlatıyoruz. Bu kitabı okuyup bize kitap hakkındaki mütaalanızı bildirirseniz size minnettar oluruz. Ayrıca sözkonusu sempozyumun oluşması konusunda yardımcı olmanız bizleri mutlu kılacaktır. Ayrıca bu sempozyumun oluşması konusunda yardımcı olmanız bizleri mutlu kılacaktır. Ayrıca bu sempozyumun daha başka neleri ihtiva etmesi gerektiği konusunda fikirlerinize ihtiyaç duyduğumuzu açıklamak isteriz. Böyle bir forum, böyle bir sempozyum, tahakkuk ettiği takdirde birçok konularda mutlak anlaşmalara varılacağından eminiz. Ve bir takım insanların böyle bir beraberlikten kaçınarak, ortalığı bulandırmak istediklerine de mutlaka açıklığa kavuşturulabileceği bir ortamda MİHR Vakfı bir tarihi görev yüklenmek ister: Böyle bir sempozyumu dizayn etmek. Bu istikamette bizlere yardımcı olacağınızı ümit ederiz.
Dış mihraklar yukarda söylediğimiz çatışmaları aktif hale getirmeye uğraşırlarken, bunların açık misallerini görüyoruz. Lâiklik adı altında adeta insanların dini vecibelerini yerine getirmelerine mani olunmaya çalışılıyor. Açık açık İslâm'a karşı cephe alınmış vaziyette. İktidarın SHP gibi bir ortağı olması bu düşmanlığı iktidara da taşımış durumda. Nitekim Başbakan Yardımcısı Sayın Karayalçın açık açık lâikliğin dine karşı bir görüş olduğunu söylüyor, açık bir şekilde dini çevrelere çatıyor. Bu ülkede sanki büyük bir çoğunluk bir din devletini kurmak istiyormuş gibi çok hatalı mesajlar vererek bir kesimi, lâik kesimi diğer kesimin, dinci kesimin üzerine salmak istiyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı aynı istikamette demeçler veriyor. Dalalet Bakanı aynı istikamette demeçler veriyor.
Bir defa bu hususun süratle dizayn edilmesi gerekmetke. Lâiklik bir taraftan din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması anlamına geliyor. Bu ifade edilmek isteniyor. Böyle bir şey varsa Diyanet İşleri Teşkilatı neden bir Bakana bağlı? Neden bağımsız değil? Lâikliğin diğer kesimine geliyorum. Bizim anladığımız manada Kur'ân-ı Kerim'de de ifade edilen lâiklik odur ki eğer bir insan Allah'a inanıyorsa, dininin vecibelerini yerine getirmek istiyorsa buna hiçkimsenin karşı çıkamaması lâikliğin temel ifadesidir. Lâikliğin ikinci cephesi de şudur ki dini vecibelerini yerine getirmeyen bir insana bir başkasının mani olmaması gerekir. Mani olma yetkisi Kur'ân-ı Kerim'de kimseye verilmemiştir. Allah ile olan ilişkilerde hiçkimse kimseyi zorlayamaz. Öyleyse lâiklik kavramı bir tarftan dini vecibelerini yerine getirmek isteyen kişilere de bir serbestiyet tanımaktadır. Osmanlının altı asır tanıdığı bir serbestlik. Öyleyse bu ülkede insanlar dinsiz olduklarını söyleyebiliyorlarsa burda hürriyet vardır. Plajlarda hanımlar üstsüz mayolarla dolaşabiliyorlarsa burda hürriyet vardır. Lâiklik bu değildir. Elbette Allah'a inanan bir genç kız dininin vecibesini, başını örtmek vecibesini yerine getirmek isteyebilir. Lâiklik odur ki buna mani olunamaz. Halbuki biz lâikliği dine karşı olmak tarzında bir tavır olarak sergiliyoruz. İşte bu görüşlerin görüş sahiplerini ve bu görüşte olanları bir araya getirerek, sempozyumlar düzenlemek istiyoruz. Her türlü fikrin açıkça tartışılabileceği bu sempozyumlara yardımcı olmanızı dilemek için bu mektup kaleme alındı.
Dışırdaki güçlerin oyununa gelmemek için, bölünmeye parçalanmaya mani olmak için, bir ve beraber olmak için sempozyumlara yardımcı olmanız bizlere huzur verecektir.
Dualarımızla.
Dr. İskender Erol EVRENOSOĞLU
(Dr. İskender Ali MİHR)
MİHR VAKFI GENEL BAŞKANI

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINA YAZILAN MEKTUP

İktibas dergisi sahibi Ercüment Özkan Rabbimizle bizim aramızda bir musahabe mahiyetinde olan "Risalet Nurları" isimli kitapla Din İşleri Yüksek Kuruluna başvurmuştur. Teşkilatımızda Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı olarak görev yapan Sayın İsmail ÖNER hakkımızda bu kitaba baz olarak bir hükme varmıştır. Sahip olduğu makamda zaten bunu icabettirmektedir.
Hüküm:
1- "Risalet Nurları"ından alınan 23 konunun hepsinin Kur'ân-ı Kerim'e ters düştüğünü,
2- İslâmın temel esaslarına aykırı olduğunu,
3- Bizim aklı başında olmayan bir deli olduğumuzu idafe ve ihtiva ediyor,
Allah razı olsun.
Ancak ne var ki biz ilişikteki TAVZİH adlı dergiyle, yirmi üç tane alıntının hiçbirinin Kur'ân-ı Kerim'e ters olmadığını, Kur'ân-ı Kerim ayetlerine dayanarak ispat ettiğimiz kanısındayız. Ayrıca ilişikteki TEBLİĞ isimli kitapçıkla günümüzdeki öğreticilerin çok ağır bir sorumluluğu yüklendiklerini de ifade ettik.
Bu durumda Diyanet İşleri Başkanlığı,
Kur'ân-ı Kerim'e tamamen uygun olan 23 alıntının Kur'ân-ı Kerim'e aykırı olduğunu iddia eden bir hüviyete girmiştir. Aynı zamanda ilgili Kur'ân-ı Kerim ayetlerinden Din İşleri Yüksek Kurul Başkanlığının haberdar olmadığı gibi bir gölge teşkilatınızın üzerine düşmüş bulunmaktadır. Biz sayın Başkan İsmail ÖNER'in gerekli incelemeyi yapamadan, Ercüment ÖZKAN'ın inandırıcı, ısrarlı ve müziç davranışlarını sona erdirebilmek maksadıyla acele ederek bu yorumu yaptığına inanıyoruz.
Teşkilatımızın böyle bir nakiseden, berî olması sadedinde, kitabın Kur'ân-ı Kerim'e aykırı olup olmadığının, ilişikteki TAVZİH isimli dergideki âyet-i kerimeler incelenerek bir defa daha tezekkür edilmesini rica ederiz.
Dualarımızla.
Dr. İskender Erol EVRENOSOĞLU
(Dr. İskender Ali MİHR)
MİHR VAKFI GENEL BAŞKANI

İLAHİYAT FAKÜLTELERİNİN MUHTEREM PROFESÖRLERİ,
DOÇENTLERİ VE DİĞER ÖĞRETİM ÜYELERİ'NE YAZILAN MEKTUPLAR

Muhterem..................
Ülkemiz iç ve dış düşmanlar tarfından devamlı tahriklere muhatap kılınmaktadır. Dört bir tarafından düşmanların kuşattığı bir ülkede yaşamaktayız. Ve dış güçler kendi içimizde sulh ve sükunu yok etmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaktadırlar. İşte birlik akidesi, tevhid akidesi PKK tarafından açık bir şekilde tahrip edilmek istenmektedir. Bu insanlar Allah'ın "bir olunuz, beraber olunuz, fırkalara ayrılmayınız" emrine rağmen ülkeyi bölmeye, parçalamaya çalışmaktadırlar. Ve dışardakiler, dışımızdaki bize düşman güçler her alanda bunu yapacaklardır. Yani bizi birbirimize düşürmeye çalışacaklardır. İşte oyunun bir parçası PKK tarafından oynanıyor, ama dost görünen ayrılıkçılarda ne yazık ki aramızda faal vaziyette çalışmaktadırlar. Bir olmaya, beraber olmaya vahdet akidesine tâbî olarak fırkalara ayrılmamaya çalışmak hepimizin üzerine vazifedir. Bunu dikkatle ve İslâm şuuruyla mutlaka yerine getirmek mecburiyetindeyiz. Öyleyse tevhidin gereği birleşmektir, bir olmaktır ve fırkalara ayrılmamaktır.
İki ayrı grup iki ayrı hedefe yönelmiş durumda. Bir grup insanları birleştirmeye çalışıyor, bir olmaya, beraber olmaya çağırıyor. Bir başka grupta insanları birilerinin aleyhine teşvik etmeye, kandırmaya ve insanları birbirine düşürmeye çalışıyor. Allahû Tealâ'nın açık emirlerine rağmen bir kısım insanlar ayrılıkları körüklemekle meşguller. Kitleleri insanların üzerine, grupların üzerine saldırmaya teşvik etmektedirler. Allahû Tealâ'nın ifadesi son derece açıktır: "Fırkalara ayrılmayınız" Öyleyse hepimizin üzerine düşen görev kim insanları birbirine düşürmeye çalışıyorsa kim insanları gruplara, fırkalara ayırmaya çalışıyorsa, dostluğu değil, beraber olmayı değil, birliği değil, düşmanlığı tahrik ediyorsa, düşmanlığı harekete geçirmeye çalışıyorsa, insanların arasına nifak tohumları sokmaya çalışıyorsa işte hep beraber o insanların karşısına çıkmayı şiar edinmeliyiz.
Biz zamanımızdaki insanların tamamen unuttuğu Kur'ân-ı Kerim gerçeklerinden bahsediyoruz. 14 asır evvel yaşanan Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahabenin yaşadığı İslâm'dan bahsediyoruz. Ve ne yazık ki insanlar o dervirdeki asli kavramları bugün unutmuş durumdalar. Allah'a verdiğimiz yeminler unutulmuş. Ruhumuz Allah'a, biz ölmeden evvel O'na ulaşmayı temin edecek olan bir misak vermiş. Fizik vücudumuz Allah'a, şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olacağına dair ahd vermiş. Nefsimizse Allah'a, tezkiye olacağına dair yemin vermiş. Ezelde Allahû Tealâ bütün insanları huzurunda toplayıp bu yemini misaki ve ahdi onlardan almış ve üzerimize farz kılmış. Nefsimizin tezkiyesini üç defa, fizik vücudumuzun Allah'a kul olmasını üç defa, ruhumuzun ölmeden, biz ölmeden Allah'a kavuşmasının dokuz defa Allah üzerimize farz kılmış ve bu hedefleri yerine getiren, bu hedeflere ulaşan herkesin mutlaka cennete gideceğini de müjdelemiş. Kur'ân-ı Kerim'de bu farz hükümler mevcut olduğu gibi, bundan 14 asır evvel bütün sahabenin bu hedeflerin üçüne de ulaştığı açık bir şekilde Kur'ân-ı Kerim'de ifade buyuruluyor. Ve ne yazık ki 14 asır sonra bunların hepsi unutulmuş, insanları cennete ulaştıracak olan, felaha ulaştıracak olan bu asli faktörler, yeminlerimiz, misaklerimiz ve ahdlerimiz artık hiçbir yerden insanlara söylenmez olmuş.
İnsanları cennet saadetine ulaştırmak için, sulh ve sükuna, selamete ulaştırmak için, üç emri daha farz kılmış üzerimize. Birincisi daimi zikir, ikincisi irşad, üçüncüsü de teslim. Yani ruhumuzun da fizik vücudumuzun da, nefsimizin de Allah'a teslimi. Bu üç hususda farz kılınmış üzerimize. Bunları sağlayan kişi, gerçekleştirebilen kişi, hem iç aleminde hem dış aleminde, yani başka insanlarla olan ilişkilerinde, hem de Allah ile olan ilişkilerinde mutlak bir dünya saadetine ulaşıyor. Bunlardan artık hiç bahsedilmez olmuş. Farz emirler olmasına rağmen bunlardan da artık hiçbir yerde bahsedilmiyor. Ve bütünü sahabenin bu hedeflerin hepsine saadetine ulaştığını da... İnsanların bugün söylediklerinin tam aksine, "dünyada rahat yoktur" tezinin tam aksine Allahû Tealâ dünyada da ahirette de mutluluğun saadetin insanların üzerine farz olduğunu söylüyor.
İnsanların Allah ile olan ilişkilerinde "zorlamanın var olduğu" iddia etmelerine karşılık, Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim'de "dinde zorlama yoktur" buyuruyor. Bunun ötesinde birçok Kur'ân-ı Kerim kavramının zamanımızda artık değişik bir hüviyette insanlara anlatıldığını görüyoruz. Hidayet kavramı, Sırat-ı Müstakiym kavramı, teslim kavramı, mümin olma kavramı ve daha birçok kavramlar. Bunların Kur'ân-ı Kerim'de tarif edilen asli manalarının dışında bir anlam kazandığını üzüntüyle müşahede etmiş bulunuyoruz. Yetmez, yukarıda söylediğimiz hususlara dahil olan âyet-i kerimlerin Türkçe meallerinin görünmez eller tarafından 14 asırda asli manalarından saptırıldığını müşahede ediyoruz. Ve böylece insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşması, bir mürşide vasıl olma, yeminlerin yerine getirilerek insanların cennet saadetine ulaşması, dünya saadetine ulaştıracak olan emirlerinyerine getirilerek insenların dünya saadetine ulaşması artık ilmihal kitaplarında yer almıyor, müfredat porgramlarında da yer almıyor. Hiçbir din eğitimi veren kuruluş artık insanlara bunları söylemiyor.
İnsanların unuttuğu bu büyük hakikatleri, Kur'ân-ı Kerim gerçeklerini, 14 asır evvel sahabe tarafından yaşanan bu farzları biz açıklamış bulunuyoruz. Ve bu açıkladıklarımız da insanlar tarafından tepkiyle karşılanıyor. Neyin doğru neyin yanlış olduğu, iki tarafın iddiaları farklı olduğu cihetle karmaşık bir manzara gösteriyor. Öyleyse doğrularla yanlışların mutlak birbirinden ayrılmısı gerekmektedir. Gerçeğin ortaya çıkması tarfımızdan ortaya konan iddiaların incelenmesine ve doğru olup olmadığının açık forumlarıda tartışılmasına bağımlıdır diye düşünmakteyiz. Söylediklerimize ilişik Tebliğ isimli kitapta açıkça âyet-i kerimelerde ifade edilmektedir. Bu kitabın incelenerek görüşünüzün Vakfımıza bildirilmesini rica ederiz.
Birliğe şiddetle ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde hakikatin ortaya çıkmasında sizin de katkıda bulunacağınıza inanarak bu mektubu size yazmak cesaretini göstermiş bulunmaktayız. Allahû Tealâ ile aramızda bir sohbet niteliğinde olan "Risalet Nurları" isminde bir kitabımız var. Bu kitapta Allah bizden başka hiçkimseye bir emir vermiyor. Bu kitaba bir görüş bildirmek üzere İktibas Dergisinin sahibi Ercüment Özkan, Diyanet İşleri Başkanlığına başvuruyor ve kitap hakkında hüküm istiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu kitapta geçen 23 tane alıntıdan bahsederek bu kitabın Kur'ân-ı Kerim'e ve İslâm'ın temel esaslarına tamamen aykırı olduğunu ifade ediyor. Tabiatıyla İslâm'ın temel kaideleri Kur'ân-ı Kerim'e aykırı olamayacağı cihetle biz 23 tane alıntının Kur'ân-ı Kerim'e aykırı olmadığını aksine Kur'ân-ı Kerim'le tam mutabakat halinde olduğunu gözler önüne serdik ve TAVZİH isimli bu dergi de ilişikte sunulmaktadır. Gerek TAVZİH hakkında gerek TEBLİĞ hakkında görüşlerinizin vakfımıza bildirilmesi bizi mutlu kılacaktır. Böyle bir zahmeti Allah için, ülkemizin birlik ve beraberliği için ihtiyar etmenizi istirham etmekteyiz. Ayrıca bu meselelerin tartışılacağı bir forumu hazırmamız iskiametinde bize yardımcı olacağınızı da ümit etmekteyiz. Çünkü bir tane Kur'ân-ı Kerim var. Biz bütün söylediklerimizin Kur'ân-ı Kerim'e mutlak dayalı olduğunu biliyoruz. Aynı kanaatte olmayanlar da var... Öyleyse eğer aynı Kur'ân-ı Kerim farklı yorumlara sebebiyet veriyorsa, bir noktada birleşmenin mutlak bir gereklilik olduğuna inanıyoruz. Aynı hakikatte birleşmekse ancak bizlerin biraraya gelmesiyle gerçekleşebilir. Böyle bir beraberlik bir sempozyum hüviyetinde olabilir. Biz mutlaka bu istikamette adımların atılması lâzım geldiğine inanıyoruz. Bu konudaki organızasyonu Vakfımız üstlenmeyi planlamaktadır. Gerek seminerin hazırlanması, gerek detaylandırılması ve gerek tatbikata geçirilmesi konularında kıymetli fikirlerinizin bizlere ışık tutacağının idraki içindeyiz.
Görüşlerinizin Vakfımıza bildirilmesi bizleri mutlu kılacaktır.
Dualarımızla.
Dr. İskender Erol EVRENOSOĞLU
(Dr. İskender Ali MİHR)
MİHR VAKFI GENEL BAŞKANI

MUHTEREM MÜFTÜLERE YAZILAN MEKTUPLAR

Sizler halkın içinde, Allah için vazife yapanlarsınız. Mensubu bulunduğunuz Diyanet İşleri Başkanlığıyla Vakfımız arasında bir anlaşmazlık ve farklı görüş tezahür etmiştir. Allahû Tealâ'yla bizim aramızda bir sohbet mahiyetinde olan ve bizden başka hiç kimseye bir emir getirmeyen "Risalet Nurları" ismindeki kitabımızdan alıntılar yapılarak Din İşleri Yüksek Kurul Başkanı İsmail Öner imzasıyla bir hükme varılmıştır. Bu hükümde o 23 tane alıntının Kur'ân-ı Kerim'e tamamen ters düştüğü İslâm'a da ters düştüğü ifade edilmiştir. Biz ilişikteki, Tavzih isimli dergimizle bu 23 tane alıntının hiçbir şekilde Kur'ân-ı Kerim'e ters düşmediğini bilakis Kur'ân-ı Kerim'e tam uygun olduğunu ifade ettik. Böylece 2 iddia ortaya çıktı. Bu iki hususu inceleyerek bir görüşe sahip olanızı mutlak istediğimiz için size Tavzih dergimizi gönderdik. Bu konudaki düşüncenizi dergide yayınlamamak üzere bize bildirmenizi rica ederiz.
Ayrıca fikir ayrılıklarının samimi bir şikilde ve açık kalplilikle biraraya gelerek, fikirlerin rahatça, serbestçe tartışılabildiği bir ortamda, düşmanlıkların, dostluklara dönüşeceğinden eminiz ve bunu can-ı gönülden arzu etmekteyiz. Öyleyse gelecek günlerde Diyanet İşleri Başkanlığının üst yetkilileri ve sizlerin temsilcilerinin de katıldığı bir sempozyumda biraraya gelmeyi desteklemenizi sizden talep ediyoruz. Eğer düşüncelerimizde uyuşmazlık varsa Kur'ân-ı Kerim, bir tek Kur'ân-ı Kerim olduğuna göre onun ayetlerinin yorumunda, doğrunun mutlaka bulunması ve ikiliğin ortadan kalkması lâzım geldiğine inanıyoruz. Ne kadar hazin bir tecellidir ki size gönderdiğimiz Tebliğ kitabında da anlattığımız gibi birçok Kur'ân-ı Kerim mefhumu farklı bir şekilde insanlara açıklanmaktadır. Kur'ân-ı Kerim'in anlattığından farklı bir şekilde. İnsan ruhunun ölmeden Allah'a ulaşması konusundaki âyet-i kerimelerin Türkçe meallerinin, Kur'ân-ı Kerim tefsirlerinde Allah'ın söyledikleriyle uyuşmadığı, sanki bu ayetlerin asıl manasının gizlenmeye çalışıldığı gibi bir fikre sahip olduk ne yazık ki. Elimizdeki 23 adet Kur'ân-ı Kerim tefsiri de bu olayı ne yazık ki doğruluyor. Ne zaman Allahû Tealâ tarafından Kur'ân-ı Kerim'de insan ruhunun, o insan ölmeden Allah'a ulaşması emredilmişse, bu âyet-in anlamı insanlar tarafından Türkçeyi çevrelirken değiştirilmiş. Daha bunun gibi birçok kavramın, Kur'ân-ı Kerim'den insanlara ulaştırılırken farklı bir manâ ile ulaştırıldığını gördük. Takva kavramı, mümin olma kavramı, teslim kavramı ve Tebliğ kitabında yer alan bütün kavramlar. Her biri, artık 14 asır evvel yaşanan İslâm'ı insanlara anlatmaya imkan vermeyen hatta onu dejenere eden 14 asır evvelki İslâm sanki yokmuş gibi düşünen bir ifade taşıyor. Düşünceler birbirinden farklı olabilir. Eğer Allah'ın ayetlerini tefsir etmek sözkonusuysa, meal vermek söz konusuysa evvela Allah'ın söylediği biçimde O'nun kelimelerini kullanarak söylemek mecburiyetindeyiz. Ama şunu gördük ki Kur'ân-ı Kerim'deki meallar Allah'ın söyledikleriyle eşdeğer değil. Allahû Tealâ'nın, O'nun, söylemediği şeyleri söylemenin yanıbaşında ifadelerin saptırıldığını açık bir şekilde müşahede etmiş bilinmaktayız. Ve bu hususta bir de ayrıca kitap hazırlamaktayız, hazırlar hazırlamaz mutlaka sizlere o kitabı da takdim edeceğiz. Öyleyse eğer farklı yorumlar varsa bu yorumlarda aynı manaya varmak asıldır. Bunun için de hepimiz biraraya gelerek, yorumlarımızı ortaya koyup fikir birliğine varmak üzere konularımızı tartışabilmeliyiz. Bunun için biraraya gelmeyi diliyoruz. Sempozyum konusunda bizi desteklemenizi sizden rica ediyoruz.
Ülkemizin iç ve dış düşmanlarının bizi bölmeye, parçalamaya yönelik faaliyetlerinin bu kadar had safhada olduğu bir devrede, İslâm arasında bir çatlama ayrı ayrı kamplara bölünme asla vücut bulmamalıdır. Bunu sağlamak hepimizin üzerine düşen, hem vatanseverliğin gereğidir, hem de Allah'ın emirlerinin gereğidir. Öyleyse bir araya gelmek konusunda bizim gibi düşüneceğinizden emin olmak istiyoruz. O sempozyumda veya seminerde veya şûrada beraber olmak dileğiyle
Allah sizlerden razı olsun.
Dr. İskender Erol EVRENOSOĞLU
(Dr. İskender Ali MİHR)
MİHR VAKFI GENEL BAŞKANI

CEMAAT LİDERLERİNE YAZILAN MEKTUPLAR

Allahû Tealâ'ya hamdederiz şükrederiz ki size bu mektupla ulaşmak imkanını Yüce Rabbimiz bize ihsan eyledi. Ülkemizin iç ve dış düşmanlarının bizi bölmek istediği, düşman kamplara ayırmak istediği ve böylece yeryüzünden silmek istediği vakıasıyla karşı karşıyayız. İşte bir taraftan dış ülkeler, etrafımızdaki ülkeler düşmanca davranışlarını sürdürürken, bir taraftan PKK ülkemizin ayrılması, bölünmesi istikametinde bir faaliyetin sahibi.
Ve bütün bunların ötesinde İslâm'da birleşmek yerine birtakım ayrılıkçı güçler ayrılmayı hedef almış durumda. Ve devamlı İslâm bölünmeye çalışılıyor. Bu bölünmenin önüne geçebilmek fikir ayrılıklarının bir potada eritilmesiyle mümkündür kanaatindeyiz. Eğer insanlar farklı şeyler söylüyor ise bu çok önemli değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim sadece bir tanedir. Ve aynı âyet-i kerime konusunda farklı şeyler söyleyenler biraraya geldikleri zaman mutlak bir beraberliğe ulaşacaklardır kanaatindeyiz. İşte böyle bir beraberliğin tahakkuk etmesi için hepimizin biraraya gelmesinin şart olduğunu düşünmekteyiz. Bunun için bir seminer tertip etmeyi ve bu konudaki bütün ilgilileri çağırmayı düşünüyoruz. Ümid ederiz ki bu konudaki düşüncemizi sizde desteklersiniz. Birlik için beraberlik için, İslâm'ın geleceği için, sizin de bulunacağınız bir şûrada, bir seminerde mutlaka biraraya gelmek bizim için mutlaka ulaşılması lâzım gelen bir hedeftir. Diyanet İşleri Başkanlığı "Risalet Nurları"ndan aldığı 23 tane alıntıyla bunların Kur'ân-ı Kerim'e tamamen ters olduğunu ifade etmiştir. Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı İsmail Öner imzasıyla yayınlanan bir yazı bunu ifade ediyor. Bizde ilişikte size taktim ettiğimiz Tavzih isimli dergimizle (ki Mihr Dergimizin bir sayısını bu işe ayırdık) bu 23 tane alıntının Kur'ân-ı Kerim'e aykırı değil Kur'ân-ı Kerim'e tam uygun olduğunu ifade etmiş bulunuyoruz.
Sizin de bu husustaki görüşünüzü almayı hakikatin ortaya çıkması açısından çok değerli bulmaktayız. Gelecek günlerde mutlak akletmeyi düşündüğümüz, fikir ayrılıklarının yok olmasını, birliğin sağlanmasını, aynı görüşte birleşilmesini hedef alan seminerimize iştirak etmenizden de onur ve huzur duyacağımızı belirtmek isteriz. Ayrıca bu seminerin organizasyonu konusunda bize ışık tutacak kıymetli tavsiyelerinizi iştiyakla beklemekteyiz.
Kıymetli cevabınızın bize ulaşması ve seminerimize iştirakiniz bizleri mutlu kılacaktır.
Dualarımızla.
Dr. İskender Erol EVRENOSOĞLU
(Dr. İskender Ali MİHR)
MİHR VAKFI GENEL BAŞKANI

 

İRŞAD FARZDIR
Mürşidin farz olmasını gerektiren temel unsur, irşadın farz olmasıdır. İrşad Allahû Tealâ tarafından üzerimize Bakara suresinin 186'ncı âyet-i kerimesiyle farz kılınmış.
Şöyle söylüyor Yüce Rabbimiz:

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).

İşte Allahû Tealâ'nın daveti İRŞAD. Allahû Tealâ hepimizi irşada davet ediyor. Şura suresinin 47'nci âyet-i kerimesiyle bütün davetler üzerimize farz kılınmış. Allahû Tealâ diyor ki, bu âyet-i kerimede;

42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).


Demek ki Allahû Tealâ bizi irşada davet ediyor. Davet bu sebeple farz. Şura-47'yle davetlerin farziyeti bir defa daha vurgulanıyor.
Öyleyse irşad farz mıdır? İrşad farzdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, irşadı farz kılmıştır.
Bundan 14 asır evvel bütün Sahabe irşada ulaşmış mıydı? Evet... Allahû Tealâ Hucurat suresinin 7'nci âyet-i kerimesinde şöyle söylüyor;
49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


"Hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı" diyor ve sonra, bütün dünyaya, kâinata açıklama yapıyor; İşte onlar irşada ulaşanlardır, diyor.
Bütün sahabe irşada ulaşmış. Allah'ın insanların üzerine farz kıldığı irşada bütün sahabe ulaşmış.

MÜRŞİD FARZDIR
İrşadın farz olduğunu gördük, sahabenin de irşada ulaştığını gördük. Acaba Mürşid de farz kılınmış mı? Kılınmış... Cin suresi 14'üncü âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki,
Sizlerden Allah'a teslim olanlar da var, kalpleri kasiyet bağlamış olanlar da var; kim Allah'a teslim olmayı dilerse Mürşidini arar.
Demek ki Allah'a teslim olmayı dileyen kişinin teslim olabilmek için mutlak Mürşidten geçmesi gerek.
Allahû Tealâ açık bir şekilde Mürşidin gerekliliğini söylemiş mi Kur'ân-ı Kerim'de? Evet. Bu noktadan hareketle ne gördük? Demek ki insanoğlunun Mürşidini araması gerekiyor. Aramazsa ne olur? Aramazsa, o kişi için bir Mürşid bulma işlemi tahakkuk etmeyecektir, Mürşid bulunmayacaktır.
İşte bu hususu Allahû Tealâ Kehf suresinin 17'nci âyet-i kerimesinde bizlere ifade etmiş.

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


Neden bulunmaz? Çünkü, o kişi Mürşidini aramamıştır. Aramadıysa, Mürşid istemediyse, bulması da elbette mümkün değildir.
Öyleyse, demek ki bir insanın dalâletten kurtulması için mutlaka Mürşidine ulaşması gerekiyor. Yoksa kişi dalâlette. Âyet-i kerime son derece açık;
Allah kimi de dalâlette bırakmışsa, o kişi için bir velî-Mürşid bulunmaz!
Bulunsaydı ne olacaktı? O kişi Mürşidini arasaydı mutlaka Allahû Tealâ ona Mürşidini gösterecekti. O kişi Mürşidine ulaşacaktı ve dalâletten de kurtulacaktı. Bu âyet-i kerimede Mürşidine ulaşmayan bir kişinin dalâlette olduğu vurgulanmış. İşte, bundan başka daha 9 tane âyet-i kerimeyle, yani tam 10 âyet-i kerimeyle Allahû Tealâ bizlere şunu söylüyor;
Eğer bir insan Mürşidine ulaşamazsa, o kişi dalâlette kalır. Allah'ın indinde 2 grup insan var;
Hidayette olanlar ve
Dalâlette olanlar...
Bir insanın dalâletten hidayete adım atabilmesi, o kişinin mutlaka Mürşidine ulaşmasına bağımlı. Kısaca şunu söyleyebiliriz;
İnsanoğlu doğumundan itibaren, doğduğu andan itibaren, Mürşidine ulaştığı güne kadar dalâlettedir. O gün, Mürşidine ulaştığı gün hidayete adım atar, ama hidayete ermez. Hidayete ermesi için 21 basamaklık bir yolculuğu tamamlaması ve Allah'a ulaşması gerekir. İşte hidayete ermek demek, insan ruhunun Allah'a ermesi, demektir. Böyle bir vetirenin tamamlanması ise, 21 tane basamağa ihtiyaç gösterir.

MÜRŞİDE ULAŞMAK FARZDIR
Öyleyse bir insan Mürşidine ulaştığı zaman dalâletten hidayete adım atar ama hidayete ermez! Mürşidine ulaşmadığı sürece, böyle ber şeyi talep etmediği sürece, o kişinin dalâlette olduğunu söylüyor 10 âyet-i kerime.
1- Birinci âyet-i kerimeyi tekrar edelim:
 

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


2- İkinci âyet-i kerime: Kasas suresinin 50'nci âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor;

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


Demek ki bir insan Mürşidine ulaştığı güne kadar, hidayetçiye ulaştığı güne kadar dalâlette; ulaştığı gün dalâletten hidayete adım atacak.

3- İşte, Taha-123 aynı şeyi Allahû Tealâ şöyle ifade ediyor;

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”


Demek ki bir insanın dalâletten kurtulduğu an, öyle ber an ki, zamanın bütün parçalarında yaşayan insanların yaşadıkları devirde mutlak Allah'ın murşidleri var, hidayetçileri var; bu hidayetçiler her yerde her zaman var olacaklar ve kişi Allah'ın kendisi için tayin ettiği hidayetçiye ulaşmazsa, ona tâbî olmazsa o zaman bu kişinin dalâlette olduğunu görüyoruz.
4- Dördüncü âyet-i kerime Casiye suresinin 23'üncü âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ diyor ki;

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


Öyleyse demek ki, Allahû Tealâ bu baştan söylediğimiz 4 tane âyet-i kerimeyle Mürşide ulaşmadıkça bir insanın dalâlette olduğunu söylüyor.

5- Cuma suresinin 2'nci âyet-i kerimesi

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.


6- Ali İmran suresinin 164'üncü âyet-i kerimesi.

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.


Allahû Tealâ buyuruyor ki;
Müminlerin üzerine bir nimet olmak üzere, Allah onların arasında Mürşidler, resüller bas eder; hayata getirir. Onların arasında görev yapmak üzere... (Onların arasından birini ve onların arasında görev yapmak üzere.)
Bu mürşidler o insanlara Allah'ın âyetlerini okurlar, onların nefslerini tezkiye ederler, onlara kitap öğretirler, onlara hikmet öğretirler; bu Mürşidlere (bu resûllere) tâbî olmadan evvel onlar, apaçık bir dalâlet içinde idiler.

Diğer âyet-i kerime ise, Allahû Tealâ aynı şeyleri söylüyor. Ama bu defa Yüce Rabbimiz, ümmilerin içinde bir resûl bas eden O'dur, diye başlıyor sözlerine.
Birincisinde sizlerinin muhatabı müminler; başlarının üzerine Allah'ın nimet verdiği (Mürşidin ruhunu göndererek nimet verdiği) müminler,
İkincisinde de ümmiler...

Âyet-i kerimenin geri kalan kesimleri aynı.

7-  Ahkâf-32. Allahû Tealâ buyuruyor;

46/AHKÂF-32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.

8- Nahl-36 Allahû Tealâ buyuruyor ki,

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


Demek ki o mürşidlere, resûllere kimler tâbî olmuşsa, resûller sebebiyle hidayete ermişler, ama diğerleri bunu yapmadıkları için dalâlette kalmışlar.

9- Zümer-22, Zümer-23. Allahû Tealâ buyuruyor;

39/ZUMER-22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.

Aynı sebep: Kişi aramamış mürşidini, hidayetçiyi; bulması da söz konusu olmamış.

10-

7/A'RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).


 
Öyleyse 10 âyet-i kerime bizlere Mürşidine ulaşamayan kişinin dalâlette olduğunu söylüyor.

MÜRŞİDİNE ULAŞAMAYANIN SONU
8 grup âyet-i kerime dalâlette olanların ne yazık ki, cennete gitmelerinin imkânsız olduğunu söylüyor. İşte 8 grup âyet-i kerime:

1- Birinci grup: Nisa-167,168,169 Allahû Tealâ şöyle buyuruyor;

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).
Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.

Kimler bunlar? Uzak bir dalâlet içinde olanlar, dalâlettin içinde olanlar...

2- İkinci grup âyet-i kerime, Araf-178 ile Müminun-103'de oluşuyor.

7/A'RÂF-178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir).


Ne olur bir insan hüsrana düşerse? Müminun-103 cevap veriyor:

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


Öyleyse nefslerini hüsrana düşürenler cehennemde ebedî kalacaklar. Kimler nefslerini hüsrana düşürüyorlar? Dalâlette olanlar... Allah'ın dalâlette bıraktığı kişiler.

3- Üçüncü âyet-i kerime:

7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.


Kimler bunlar? Dalâlette olanlar... Hayvanlardan da daha çok dalâlette olanlar... Nerede? Cehennemdeler...

4- Dördüncü âyet-i kerime:

17/İSRÂ-97: Ve men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehum evliyâe min dûnih(dûnihî), ve nahşuruhum yevmel kıyâmeti alâ vucûhihim umyen ve bukmen ve summâ(summen), me’vâhum cehennem(cehennemu), kullemâ habet zidnâhum saîrâ(saîren).
Ve Allah, kimi (Kendisine) ulaştırırsa, artık o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse), o taktirde onlar için O’ndan (Allah’tan) başka dostlar bulamazsın. Ve kıyâmet günü onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü (sürünerek) haşrederiz. Onların me’vası (kalacakları yer) cehennemdir. Ve Biz, onlara (ateşin) her sönmeye yüz tutuşunda (alevli ateşi) arttırdık (arttırırız).


Kimler bunlar? Dalâlette olanlar...

5- Kehf suresinin 104,105,106'ncı âyet-i kerimeleri. Allahû Tealâ şöyle söylüyor;

18/KEHF-104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).
Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.

18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).
İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.

18/KEHF-106: Zâlike cezâuhum cehennemu bimâ keferû vettehazû âyâtî ve rusulî huzuvâ(huzuven).
(Âyetlerimi) örtmeleri (inkâr etmeleri) ve âyetlerimi ve resûllerimi alay konusu edinmeleri sebebiyle, onların cezası işte bu cehennemdir.


6- Furkan-34'de altıncı bölümü söylüyor Allahû Tealâ;

25/FURKÂN-34: Ellezîne yuhşerûne alâ vucûhihim ilâ cehenneme ulâike şerrun mekânen ve edallu sebîlâ(sebîlen).
Cehenneme yüzleri üstü haşredilenler (toplananlar), işte onlar, gideceği mekânı şerli olanlar ve sebîlden sapanlar (dalâlette kalanlar)dır.


7- Yedinci bölüm:

36/YÂSÎN-62: Ve lekad edalle minkum cibillen kesîrâ(kesîran), e fe lem tekûnû ta’kılûn(ta’kılûne).
Ve andolsun ki sizden birçoklarını dalâlette bıraktı. Hâlâ akıl etmez misiniz?

36/YÂSÎN-63: Hâzihî cehennemulletî kuntum tûadûn(tûadûne).
Size vaadedilmiş olan cehennem (işte) budur.


8- Sekizinci grup âyet-i kerime;

54/KAMER-47: İnnel mucrimîne fî dalâlin ve suur(suurin).
Muhakkak ki mücrimler (suçlular), dalâlet ve çılgınlık içindedir.

54/KAMER-48: Yevme yushabûne fîn nâri alâ vucûhihim, zûkû messe sekar(sekare).
O gün yüz üstü (sürünerek) ateşe sürüklenirler. “Sekarın (alevli ateşin) dokunuşunu tadın!” (denir).

Demek ki, 8 grup âyet-i kerime bizlere, dalâlette olanlar kimlerse, onların muhakkak cehenneme gideceğini söylüyor.
Öyleyse insanoğlu, Mürşidine ulaşamadığı takdirde dalâletteyse ve dalâlette olanlar mutlaka cehenneme gidecekse, o zaman korkunç bir olayla karşı karşıyayız: İnsanlar, akıllarını başlarına toplayıp da, Mürşidlerini (hacet namazı kılarak) Allahû Tealâ'dan dilemezlerse, Mürşidlerine ulaşmayı düşünmezlerse, ulaşmazlarsa, onların dalâlette olduğu kesin...

DİN ÖĞRETENLERİN SORUMLULUĞU

Ne yazık ki, zamanımızda insanlar, özellikle insanlara din öğreten öğreticiler, insanlara Allah'ın mürşidinin farz olduğunu söylemekten imtina ediyorlar; hatta mürşide ulaşmanın farz olmadığını söylüyorlar. Hatta, gereksiz olduğuunu söylüyorlar: Mürşide ulaşmadan da cennete gidilebileceğini söylüyorlar.
Halbuki görüyorsunuz ki, kim mürşidine ulaşamazsa dalâlettedir. Dalâlette olanın da cennete gitmesi, normal şartlarda, mümkün görünmüyor.
İşte, her devirde insanları ne yazık ki, yanlış bilgileriyle, eksik bilgileriyle aldatan, yanlış yollara sevkeden din öğreticilerinin varlığını söylüyor Allahû Tealâ Ahzab-67 ve 68'de:

33/AHZÂB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).
Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptık.”

33/AHZÂB-68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).
“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”

Büyükler, devrin üst seviye idarecileri. Küberâ. Ama sâdatlar, din öğreticiler. Demek din öğreticilerinin içinde bir takım insanlar yanlış bilgiler veriyorlar. İşte bugün, o günlere ulaşmışız.
Allah'ın insanlara farz kıldığı irşadı, farz kıldığı mürşidi, ulaşamazlarsa mutlaka dalâlette olacak olan ve bu sebeple cehenneme gidecek olan insanlardan, saklamaya çalışan din öğreticileri. İşte burada büyük bir problemle karşı karşıyayız.
İrşad farz mıdır? Gördük ki, farzdır.
Mürşid farz mıdır? Mürşide ulaşamayanın dalâlette olduğunu gördük.

MÜRŞİDE ULAŞMAK
Mürşid farz mıdır? Evet, farzdır: Maide suresi 35'inci âyet-i kerime:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


Allah'a ulaştırmaya vesile... İşte bu, Mürşiddir. Ve hepimiz Allah'tan mürşidimizi istemek mecburuyetindeyiz. Günde 45 defa Allahû Tealâ'ya, bizi; bize mürşidimizi ver, mürşidimizi yalnız Senden isteriz, diyoruz.
İşte Fâtiha suresi, şöyle söylüyoruz;
"İyyake nestain"
Yalnız Senden istiane isteriz.
"İhdinas sıratal mustakîm"
Bizi Sırat-ı Müstakîm'ine ulaştır!

Bizi Sırat-ı Müstakiym'ine ulaştırman için, yalnız Senden istianeyi isteriz. Kim ulaştıracaksa, bizi, Sana, (bizi Sırat-ı Müstakiym'e) kim ulaştıracaksa onu, o vesileyi, yalnız Senden isteriz.
Bir insan Sırat-ı Müstakiym'e ulaşırsa ne olur? Sırat-ı Müstakiym, Allah'a ulaştıran yoldur. Nisa-175'de Allahû Tealâ Sırat-ı Müstakiym'in "Allah'a ulaştıran yol" olduğunu söylüyor. Kendisine ve Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırır, diyor.

4/NİSÂ-175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).
Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).

Allah, Kendisine sarılacak olanları kendisine ulaşacak olanları, Kendine ve Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırır.
Orada "ve" de kullanmamış. "Kendine Sırat-ı Müstakiym'e" diyor. Yani, Allah'a ulaştıran bir yol olduğunu görüyoruz Sırat-ı Müstakiym'in. Bu olay, başka âyet-i kerimelerde de sabit:
Sırat-ı Müstakiym, Allah'ın Zatına ulaştıran yolun adı.
İşte, En'am suresi 88'inci âyet-i kerime; Allahû Tealâ buyuruyor:

5/MÂİDE-88: Ve kulû mimmâ razakakumullâhu halâlen tayyiben vettekûllâhellezî entum bihî mu’minûn(mu’minûne).
Allah'ın size verdiği temiz, helâl rızıklardan yiyin ve kendisine îmân ettiğiniz Allah’a karşı takva sahibi olun.

Sırat-ı Müstakiym Allah'ın hidayet yoludur ki, Allah bu yolla kullarından dilediğini hidayete erdirir.
Hidayet nedir?

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).

"İnnel hudâ hudallâh" Ali İmran-73
Muhakkak ki, hidayet: Allah'a ulaşmaktır.

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.

"İnne hudallâhi huvel hudâ" Bakara-120
Muhakkak ki Allah'a ulaşmak var ya, işte o hidayettir.

Öyleyse hidayet, insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşması,
Sırat-ı Müstakiym de hidayete ulaştırıyor.
Öyleyse Sırat-ı Müstakiym, insanların ruhlarını Allah'a ulaştıran yol. Ve biz, bizi kim Sırat-ı Müstakiyme, yani Allah'a ulaştıracaksa o kişiyi günde 45 defa Allahû Tealâ'dan istiyoruz. Fatihâ suresiyle. Eğer 5 vakit namaz kılıyorsak; sünnetlerimizi de kılıyorsak, tam 45 tane Fatihâ suresi okumak mecburiyetindeyiz ve her Fatihâ suresiyle de bir defa daha, bir defa daha mürşidimizi Allahû Tealâ'dan istiyoruz; istiane yoluyla...
Öyleyse mürşidimize nasıl ulaşacağız? Hacet namazı kılarak ulaşacağız. Bu hususta istianenin istenmesi Bakara suresinin 45'inci âyet-i kerimesinde anlatılmış. İşte burada mürşide ulaşmanın farz olduğu birçok alanda bir defa daha ispat ediliyor.
Şunu bilelim ki, insanla Allah arasındaki ilişkilerde 28 tane basamak vazedilmiş Kur'ân-ı Kerim'de. Bu 28 basamağın hepsini VEL ASR suresi anlatıyor bizlere.

103/ASR-1: Vel asr(asri).
Asra yemin olsun.

103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).
Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.


İnnel insâne lefî husr; insanlar muhakkak ki husrandadırlar.

103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı).
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


İllellizîne âmenû; ama amenû olanlar hariç, (Birinci 7 basamak).

Ve amilûssâlihati; ve ıslâh edici amellerle uğraşanlar.
Islâh edici emeller işleyenler hariç (İkinci 7 basamak).
Birinci 7 basamakta amenû oluyoruz; ikinci 7 basamakta ıslâh edici amellere, yani nefs tezkiyesine başlıyoruz.
Ve tevâsav bilhakkı; hakkı tavsiye edenler.
Hakka ulaşıp da Hakkı tavsiye edenler. (Üçüncü 7 basamak).
Ve tevâsav bissabr; sabrı tavsiye edenler.
Sabra ulaşıp da sabrı tavsiye edenler. (Dördüncü 7 basamak).

Öyleyse 4 grup basamakla, 7 basamakla (28 basamakta) sona ulaştırıyor Allahû Tealâ bütün insanları en üst seviyeye.
İşte, böyle bir dizayn içersinde hacet namazını kılmak ve bunun sonuçları Bakara-45'de anlatılmış;

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

Öyleyse Allahû Tealâ'dan istianeyle mürşidimizi isteyeceğiz, ama huşû sahibi olduğumuz zaman mutlaka Allahû Tealâ mürşidimizi gösterecek, ondan evvel göstermezse sabredip huşû sahibi olmaya çalışacağız.
İşte bu basamakları kısaca söyleyerek hedefimize doğru yaklaşalım:

BASAMAKLAR
Allah ile insan arasındaki basamaklar 28 basamak dedik.
1- Birinci basamakta, olaylar var.

76/İNSÂN (DEHR)-3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ(kefûren).
Muhakkak ki Biz, onu (Allah’a ulaştıran) yola hidayet ettik. Fakat o, ya (Allah’a ulaşmayı diler) şükreden olur, ya da (Allah’a ulaşmayı dilemez) küfreden olur.


2- Etrafımızda olaylar var. Bu olayların mukayesesi gerekli, muhakemesi gerekli. Önce olayları karşılaştırıyoruz birbiriyle, sonra değer hükümlerini devreye sokup bir hüküm vermek üzere bir değerlendirme yapıyoruz. Bunun adı muhakeme; bu ikinci basamak.
3- İkinci basamağın muhakemenin ötesinde artık bir karara varmamız lâzım, bir hükme varmamız lâzım. İşte bu hüküm iki şekilde tecelli ediyor: Ya insanoğlu şeytanın yoluna doğru bir yaklaşma hissediyor. İşte bugün Transantal Meditasyon yapanlar, reenkarnasyona inananlar, büyü yapanlar... Araf-146 bunu anlatıyor.
7/A'RÂF-146: Se asrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîlâ(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).
Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.


2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.


4- Dördüncü basamakta Allahû Tealâ; Kim, Allah'a ulaşmayı dilerse onun üzerinde "rahim" esmasıyla tecelli ediyor.
12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


5- Dördüncü basamakta tecelli eden Allahû Tealâ, beşinci basamakta (Maide suresinin 16'ncı âyet-i kerimesine göre) o kişiyi mürşidine ulaştırmayı garanti ediyor.
5/MÂİDE-16: Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subules selâmi ve yuhricuhum minez zulumâti ilân nûri bi iznihî ve yehdîhim ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Allah (c.c.), rızasına tâbî olan kişiyi onunla (Resûlü ile) teslim yollarına hidayet eder. Kendi izniyle onları karanlıktan aydınlığa (zulmetten nura) çıkarıp Sırât-ı Mustakîm’e hidayet eder (ulaştırır).


6- Altıncı basamakta, insanların kulaklarındaki "vakra" ismindeki bir ağırlığı alıyor.
7- Yedinci basamakta, kişinin kalbindeki "ekinnet" isimli engeli alıyor. Kulağından vakrayı aldığı kişi, irşad makamının sözlerini işitmeye başlıyor, kalbinden ekinneti aldığı kişi de irşad makamının sözlerini idrak etmeye başlıyor; işitmenin ötesinde bir idrak müessesesinin oluştuğunu görüyoruz.
İşte, Allahû Tealâ, kimler Allah'a ulaşmayı dilemezse, o kişileri bu makamlara getirmiyor, onlar ikinci basamakta kalıyorlar.
Öyleyse, Allahû Tealâ'nın mutlaka bir hedefi var. İşte bu hedefe insanları ulaştırmak için onları, kendi Zatı olan bu hedefe ulaştırmak için onları evvela mutlaka mürşidlerine ulaştıracak.
Bir insanın Mürşidine ulaşmasının ön hedefi ise, kişinin kulaklarındaki vakrayı ve kalbindeki ekinneti Allah'ın alması.
Bir insanın kulaklarına "vakra" İsra suresinin 45 ve 46'ncı âyet-i kerimeleri gereğince konuluyor. Kalbin de "ekinnet" konuluyor. ve Hac suresinin 54'üncü âyet-i kerimesine göre de bunlar insanoğlundan alınıyor; eğer o kişi yedinci basamağa ulaşmışsa.
17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).


17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.


8- Sonra ne görüyoruz? Sonra kişinin kalbine Allah'ın hidayet koyuduğunu görüyoruz.
64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.


9- Bu hidayetin o kişinin kalbini Allah'a çevirdiğini görüyoruz.
50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).

10- Sonra Allahû Tealâ'nın o kişinin göğsinden kalbine bir yol açtığının görüyoruz: 10'uncu basamak. Allahû Tealâ şöyle söylüyor;

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


Yani göğsünden kalbine bir yol açar. Ne olur bu yol açılırsa?
11- Kişi zikir yapmaya başlayacaktır ve Zümer suresinin 23'üncü âyet-i kerime gereğince, kişinin zikriyle Allah'tan gelen 2 tane nur; rahmet ve fazl o kişinin göğsünden kalbine ulaşacaktır ama kişinin kalbi baştan sölediğimiz Casiye suresini 23'üncü âyet-i kerimesi gereğince mühürlü. İşte bu muhüre kadar ulaşan Allah'ın rahmeti ve fazlı kişinin zikriyle; mührün kenarına kadar gelecek, mührün kenarlarından içeriye yalnız rahmet sızacak. Fazl hiç giremeyecektir.
Ve bu o kişinin kalbinde yavaş yavaş bir nurun birikmesine sebebiyet verecektir: 11'inci basamak.
39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


12- 12'nci basamakta bu nurlar %2 çevresine ulaşacaktır ve kişi Hadid suresinin 16'ncı âyet-i kerimesine göre huşû sahibi olacaktır.
57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.


13- İşte huşû sahibi olan bu kişi hacet namazını kılacaktır, Allah ona Mürşidini gösterecektir: 13'üncü basamak.
14- Ve bu kişi mürşidine ulaşacaktır ve mürşidin önünde tövbe edecek ve "lâ ilâhe ilâllah muhammeden resûllullah" diyerek tâbî olacaktır mürşidine. İşte burası 14'üncü basamaktır.
Burası bir insanın mürşidine ulaştığı yerdir. Allah'ın bir farz emrini kişinin yerine getirdiği yerdir. Bu söyledeğim standartlar tahakkuk etmeden hiç kimsenin mürşidine ulaşması mümkün değildir.

Öyleyse görüyorsunuz ki, bir insanın mürşidine ulaşması 14 basamaklık bir olgudur. Ancak, 12'nci basamakta kişi huşû sahibi olabilir.
Huşû sahibi olamazsa, o hacet namazını kılsa bile Allah ona mürşidini göstermeyecektir. Öyleyse bir insanın mürşide ulaşmaktan bir muradı var: Ancak Allah'a ulaşmayı dileyen kişi mürşidine ulaşabilir. Bir insan Allah'a ulaşmayı diliyorsa, o kişiyi Allah mutlaka kendisine ulaştırmayı diler.
10'uncu basamakta Allahû Tealâ; Allah kimi kendi Zatına ulaştırmayı dilerse, onun göğsünü teslime açar, yani onun göğsünden kalbine bir yol açar, diyor.
Kim bunlar? Allah'ın Kendisine ulaştırmayı dilediği kişiler.
10'uncu basamakta Allah'ın kendisine ulaştırmayı dilediği bu kişi, üçüncü basamakta yani daha başlangıçta Allah'a ulaşmayı dileyen kişidir.

MÜRŞİDİNE ULAŞAMAYAN YEMİNLERİNİ GERÇEKLEŞTİREMEZ

Öyleyse kişi Allah'a ulaşmayı dilemiştir, Allah da onu kendisine ulaştırmayı dilemiştir ve bu ulaştırma işlemi ancak mürşidler kanalıyla gerçekleştirilecektir.
Gerçekten bir insanın ruhunu Allah'a ulaştırmasının kendi kendine mümkün olmadığını söylüyor iki grup âyet-i kerime:

1- Rahman-33

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).

Diyor Allahû Tealâ. İşte bir insanın göklerin çapını aşabilmesi, Allah'a ulaşabilmesi ancak bir Sultanla mümkün; ancak mürşidine, sultanına ulaşmasıyla mümkün. Secde suresinin 24'üncü âyet-i kerimesi aynı gerçeği başka bir açıdan daha vurguluyor. Allahû Tealâ diyor ki;

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


Hidayet gördük ki, ruhun ölmeden evvel Allah'a ulaşması. Yani, emrimizle insanların ruhlarını Allah'a ulaştırsınlar diye.
İnsanlar kendi kendilerine bunu yapabilmiş olsalardı, Allahû Tealâ'nın sultanları, mürşidleri vazifeli kılmayacağı kesindi.
Demek ki bir insanın Allah'a ulaşabilmesi, mutlaka mürşidine ulaşmayasıyla mümkün.
Nefsini tezkiye etmesi, (Allah'a verdiği ikinci yemin) o da aynı sebebe bağımlı. İşte Nisa suresinin 49'uncu âyet-i kerimesi;
4/NİSÂ-49: E lem tera ilâllezîne yuzekkûne enfusehum. Belillâhu yuzekkî men yeşâu ve lâ yuzlemûne fetîlâ(fetîlen).
Kendi nefslerini temize çıkaranları (tezkiye ettiklerini söyleyenleri) görmedin mi? Hayır (öyle değil). Ancak Allah, dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve onlar, hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar (bile) zulüm olunmazlar.


(Yani, hiç kimse ben nefsimi temizledim demekle, nefsini tezkiye etmiş olmaz!) Şöyle bağlıyor Allahû Tealâ;
Ancak Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder.
Öyleyse nasıl tezkiye eder? Mürşidleri vasıta olarak kullanarak...
Öyleyse onlar olmadan nefs tezkiyesi olmuyor... Öyleyse mutlaka nefsimizin tezkiyesi için de, ruhumuzun Allah'a ulaşması konusunda da mutlaka mürşidimize evvela vâsıl olmamız lâzım.
Peki, fizik vücudumuzun Allah'a kul olması için mürşidine ihtiyacımız var mı? Elbette, çünkü Allahû Tealâ Nahl suresinin 36'ncı âyet-i kerimesinde;
16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

Öyleyse, biz insanlar için söz konusu olan şey, Allah'ın mürşidlerine mutlaka ulaşmak.
Gördük ki, nefsimizin tezkiyesi için Allah'a yemin vermişiz, ruhumuzun Allah'a ulaşması için Allah'a misak vermişiz, fizik vücudumuzun Allah'a kul olması için Allah'a ahd vermişiz. Bunların üçünü de yerine getirmemiz mutlaka mürşidlere ulaşmamıza bağlı.

YEMİNLERİN İFASI CENNETE ULAŞTIRIR

Getiremezsek ne olur? Getiremezsek Allah'ın cennetine ulaşmamız da söz konusu değil!.. Yeminlerin yerine getirilmesi bir insanı cennete ulaştırır mı? Kesin... İşte, Allahû Tealâ Fecr suresinin 27,28,29 ve 30'uncu âyet-i kerimelerinde diyor ki;

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!


89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.


Ey mutmain olan nefs! Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan! (Yani Allah'a verdiğin yemini yerine getir: Tezkiye ol!)
Ruha sesleniyor;
İrci'ıy ilâ rabbiki; Sen de Rabbine geri dön, Rabbine ulaş! Allah'a verdiğin misakı yerine getir!
Fizik vücuda sesleniyor;
Fedhuliy fiy ibâdiy; o zaman, (nefsini tezkiye ettiğin zaman, ruhunu da Allah'a ulaştırdığın zaman) o zaman kullarımın arasına gir! Allah'a verdiğin, şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olma ahdini böylece yerine getirmiş ol!
Sonuç; 30'uncu âyet-i kerime;
Vedhuliy cennetiy; ve cennetime gir!
Her kim Allah'a verdiği bu üç tane YEMİNİ yerine getirirse, o kişinin mekanı cennettir ki, hiç kimse bunları mürşidine ulaşmadan yapamıyor. Mutlaka gördük ki, üç tane yemininin üçü için de mürşidine ulaşması lâzım.

NEFS TEZKİYESİNDE MÜRŞİDİN ROLÜ
Bir insanın yeminini yerine getirmesi mutlaka nefs tezkiyesine bağlı. Nefs tezkiyesinin başlayabilmesi için, o kişinin nefsinin kalbinde nefs tezkiyesinin başlaması lâzım. Böylece bir şey nefsin kalbinde 4 tane unsura bağlı;
Birincisi o kişinin kalbine Allah hidayet koyacak (8. basamak).
İkincisi, bu hidayet o kişinin nefsinin kalbinini Allah'a döndürecek (9. basamak).
Ondan sonra Allah o kişinin göğsünden kalbine bir yol açacak, (10. basamak...)
Ve nihayet; 14. basamakta bir başka olay; kişinin nefsinin kalbindeki mühürü, kalbinin içine "iman" yazan Allah açmış olacak.
Demek ki, kalbinin içine bir insanın mutlaka "iman"ın yazılması lâzım. Kişinin kurtuluşu mü'min oluşuna bağlı. Mü'min olabilmesi de Allahû Tealâ tarafından onun kalbinin içine "iman"ın yazılmasına bağlı. Mücadele suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, mürşidine ulaşan kişinin kalbinin içine "iman"ın yazıldığını söylüyor.

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

"....ketebe fî kulûbihimul îmâne.."
Onların kalplerinin içine "iman"ı yazarız.
Dördüncü şart, 14. basamakta teşekkül ediyor ve kişi ancak ondan sonra nefs tezkiyesine başlıyor.
Nesf tezkiyesine başlamayan bir kişinin nefsinin tezkiye etmesi mümkün değildir.
14. basamaktan evvel de bir insanın nefsinin tezkiye etmesi mümkün değildir.
10. basamaktan evvelse, bir kişinin kalbinin içine Allah'ın nurlarının hiçbir şekilde girmesi mümkün değildir.
Öyleyse, bir insanın nefsini tezkiye ettiği yere, nefs tezkiyesi açısından bakarsak, şunu görüyoruz.
Ne zaman bir insan Allah'ın nurlarıyla nefsinin kalbinin yarıdan fazlasını ışıtırsa, aydınlatırsa, Allah'ın nurlarını nefsinin kalbindeki karalıklara ne zaman galip kılarsa, işte o zaman o kişi nefs tezkiyesini gerçekleştirmiştir. Bir de söylediğimiz dört şarta bağlıdır.
Dördüncü şart, kişinin kalbinin içine imanın yazılmasıdır. Bu, ancak kişi mürşidine ulaştığı gün gerçekleşen bir olgudur.
O gün Allah'ın birinci ihsanı, başımızın üzerine mürşidimizin ruhunun gelip yerleşmesi. (Mücadele 22'de) Allahû Tealâ;Onların üzerine, katımızdan eğitim görmüş bir ruhu gönderip onunla destekleriz, diyor. Bu, mürşidin ruhu. Aynı gün, kalbinin içine "iman"ın yazıldığından bahsediyor.

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


Öyleyse 4 şart bizde varsa ne olur? Nefs tezkiyesine başlarız.
İşte, bir insanın nefs tezkiyesine başlaması için bu 4 tane şartın var olduğunu söyledik. Ne olur?
Kişi zikir yapar, bu 4 şartın sahibi olan kişi. Allah'tan gelen rahmet ve fazl göğsüne gelir, göğsünden kalbine ulaşır. Allah, kalbin içine imanı yazarken, mührü açarak kalbin içine imanı yazdığı için o kişinin kalbinin mührünün içeriye doğru rahmet, fazl ve salavat bastırır; zulmet kapısına kadar indirir. Ve Allah'ın hem rahmeti, hem fazlı açılan rahmet kapısından içeri girer, zulmet kapısı da kapalı olduğu için zikir boyunca o kişinin nefsinin kalbine karanlıklar giremez...
İşte yalnız 2 tane nur girse kalbinize, o zaman siz nefs tezkiyesine başlamış oluryorsunuz. Nur suresi 21. âyet-i kerime Allahû Tealâ buyuruyor;

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).


İşte burası nefsimizin kalbinin tezkiye edilmeye başladığı nokta. Öyleyse gördük ki, bir insanın nefsinin tezkiye edilmeye başladığı nokta 4 tane kalp şartının o kişi tarafından temin edilmesine bağlı.
Ancak kalbine imanı yazdığı takdirde gerçekleşebilen bir olgu bir kişinin kalbine Allah imanı yazmıyor.
Öyleyse, bu kişinin nefs tezkiyesine başladığı yer burası. Bu da mürşidine ulaştığı gün.
O gün kişinin vücudundan kendi ruhu ayrılıp Sırat-ı Müstakiym'e ulaşır. İşte bir insanın Allah'a verdiği, rununu Allah'a ulaştırma yemininin yerine getirmesi gene görüyoruz ki, ancak mürşidine ulaşmakla mümkün. Nebe 38'de Allahû Tealâ bir kişinin murşidine ulaşıp da onun önünde yapcağı bir tövbeden bahsediyor.
Nebe 39'daysa Allahû Tealâ ruhumuzun vücudumuzdan ayrılıp, bu merasimden sonra Sırat-ı Müstakiym'e ulaştığını söylüyor:
78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.

Neyi dileyen kişi? Allah'a ulaşmayı dileyen kişi. Allah'a ulaşmak üzere ruhunu Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırıyor.
İşte, bir insanın ruhunu Allah'a ulaştırmak konusundaki yeminini yerine getirmesinin başlangıç noktası burası. Hiç kimse mürşidine ulaşmadan o kişinin ruhu vücudundan ayrılıp Sırat-ı Müstakiym'e ulaşamaz.
Sırat-ı Müstakiym'e ulaşmak, Allah'ın bütün insanlara farz emridir.
İşte En'am suresi 152. âyet-i kerime: 3 yeminimiz birden üzerimize farz kılınıyor:
"Ve bi ahdillâhi evfû" ; Allah ile olan ahdlerinizi ifa edin!
Ve bir sonraki âyet-i kerime: En'am-153; Allahû Tealâ buyuruyor En'am 153'de, diyor ki:
"Hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu"; İşte o Sırat-ı Müstakiym'dir.

6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.


6/EN'ÂM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferraka bikum an sebîlihi, zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.


Sizin Allah'a verdiğiniz yeminlerden, ruhunuzu Allah'a ulaştırma yeminini yerine getirmeniz, ruhunuzun Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olmasına bağlıdır. Ona tâbî olun!
Bütün insanlara verilen bir farz emirdir bu, herkesin Sırat-ı Müstakiym'e tâbî olması emrediliyor. Yani, herkesin ruhu mutlaka vücudundan ayrılacak ve Sırat-ı Müstakıiym'e ulaşacak.
Bu ise hiçbir şekilde Allahû Tealâ'ının mürşidine ulaşmadan gerçekleşmeyen bir olaydır. Ancak mürşidimize ulaştığımız gün ruhumuz vücudumuzdan ayrılır ve Sırat-ı Müstakiym'e ulaşır.
Allah'a doğru yola çıkar. Hiç kimsenin ruhu Allah'a doğru yola çıkmadan Allah'a ulaşamaz! Allah'a doğru yola çıkması ise mutlaka mürşidine ulaşmasına bağımlı.
Öyleyse mürşid farz mı?
Görüyorsunuz her açıdan mürşidin farz olduğu sonucuna ulaşıyoruz.
Öyleyse o kişinin hidayete ermesi de mümkün olmayacaktır.
Her açıdan meseleye baktığınız zaman aynı sonuçla karşı karşıyasınız; kişinin bırakınız dünya saadetine, daha cennet saadetine ulaşması için, mutlaka mürşidine ulaşması gerekiyor ve Allahû Tealâ görüyorsunuz ki, bütün bu standartları açık bir biçimde yerli yerine oturtmuş.
Hiç kimse demek ki mürşidine ulaşamadan nefsini tezkiyeye başlayamıyor, gördük. Hiç kimse mürşidine ulaşamadan ruhunu Allah'a ulaştırmak için, ruhunun Allahû Tealâ'ya ulaşmak istikametindeki yolculuğuna başlaması; Sırat-ı Müstakiym'e ulaşamıyor.
Biz bu iki işlemi tahakkuk ettiremezsek, nefsimizi tezkiye edemezsek, ruhumuzu da Allahû Tealâ'ya ulaştıramazsak o zaman Allahû Tealâ'nın indinde hiçbir zaman bir cennet ehli olamıyoruz. Gördük onu. Öyleyse, nefsimizin tezkiyesi mi, ruhumuzun Allah'a ulaşması mı?
Her ikisi de mutlaka mürşidimize ulaşlamıza bağlı. Evvela mürşidimize ulaşıyoruz; o gün ruhumuz vücudumuzdan ayrılıp Sırat-ı Müstakiym'e ulaşıyoruz; o gün Allah kalbimizin içine imanı yazıyor; 4 kalp şartı tahakkuk ediyor. Ve nefs tezkiyesine başlıyabiliyoruz.
Bu cümleden olarak konunun en önemli noktasına bakalım: Bundan 14 asır evvel sahabe ne yapmışlar? Tâbî olmuşlar. Bütün sahabe irşada ulaşmış mı? Baştan söyledik; hepsi irşada ulaşmış. Kim irşad etmiş? Peygamber Efendimiz (S.A.V) (Hucurat-7).
49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


Öyleyse Sahabenin mürşidlerine ulaştığı, irşad oldukları kesin. Hepsi Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e ulaşmışlar ve ona tâbî olmuşlar. Sonra, 4 tane halifeye (Hülâfâ-ı Râşidîn) denilen irşad yetkisine sahip olan 4 halifeye tâbî olmuşlar.
Ondan sonraki nesil sahabeye tâbî olmuş.
Ondan sonraki nesil de sahabeye tâbî olanlara tâbî olmuş.
Tâbiyet zamanımıza kadar hiç kesilmeden eksiksiz olarak gelmiş; hep insanlar tâbî olmaya devam etmişler. Unutmayın ki, bugün dünya üzerinde 2 tane mezhebin salikleri yaşamaktadır. 4 tane mezhep, dördü de haktır; Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafi. Bu dört tane mezhepten hayatta olanlar; Hanefi mezhebi ve Şafi mezhebidir. Hanefi mezhebinin kurcusu olan İmam-ı Azâm Ebu Hanefi Hz.leri Caferî Sadık ismindeki Mürşidine ulaşmış ve diyor ki;
-Eğer ben mürşidime ulaşamasaydım mahvolurmuşum.
Şafi mezhebinin kurucusu olan İmam-ı Şafi Hz.leri ise, Şeybani Râi isminde bir çobana tâbî olmuş. Ve bu tâbî oluşunun arkasından kendisine;
-Sen bir mezhep kuracak kadar büyük bir ilmin sahibi iken, nasıl olur da bir çobana tâbî olursun? diyenlere demiş ki,
-O çoban bana dinimi öğretti ve kurtulmamı sağladı.
Öyleyse bu 2 tane mezhebin kurucusunun mürşidlerine ulaşığını hiç unutmamamız lâzım. Bu gün birçok din adamı diyorlar ki;
-Bu kadar din adamı gelmiş, bunları söylemiş; hiçbirisi mürşidin farziyetinden behsetmiyor da, siz mi bahsediyorsunuz? Siz onlardan daha iyi mi biliyorsunuz?
Biz de onlara deriz ki;
-Sen hangi mezheptensin kardeşim?
İki tane cevap verebilirler bana, Şafi mezhebindenim diyecek veya Hanefi mezhebindenim diyecek. Kim Şafi mizhebindeyse bilsin ki, onun mezhebinin kurcusu mürşidine tâbî olmuş. Kim Hanefi mezhebindenim diyorsa, onun da mezhebinin kurucusu gene mürşidine tâbî olmuş. Öyleyse biz onlara sorarız;
-Siz, o sizin tâbî olduğunuz mezhebi kuranlarıdan daha mı iyi biliyorsunuz? Öyleyse yeryüzündeki en büyük bu mezhebin kurucusunun da mürşidlerine tâbî olduğunu gördük. Bir mezhep kuracak kadar büyük ilmin sahiplari olan bu insanlar mürşidlerine tâbî olmuşlarsa, hep tâbiyet müessesesi de varsa, tâbiyet olamadan insan cennete ulaşamıyorsa, hepinizin Allahû Tealâ'nın tâbiyet müessesesini yerine getirmeniz gerekiyor.
Öyleyse hepinizin mürşidlerinize tâbî olarak cennet saadetene ulaşmanız Allah'tan dileyerek bu yazıma burada son vermek isteriz.
Dualarımızla...


 

 

 

Kur'ân-ı Kerim Lafzı ve Ruhu (Tefsir) | Türkçe Kur'an Meallerini Kıyasla
İmam İskender Ali Mihr | NUR Tv

Uluslararası Mihr Vakfı (Türkçe) | International Mihr Foundation (English) | Die MIHR Stiftung (Deutsch) | La Fondation Mihr (Française)