Anasayfa MİHR VAKFI Görsel Eserler Yazılı Eserler Download Canlı Yayın
Cennet ve Cehennem
Anasayfa » Kitaplar » Mutluluk Tasavvuf İslam » Cennet ve Cehennem

10- CENNET VE CEHENNEM 10-1- KİRAMEN KATİBİN MELEKLERİ VE MİZAN Allahû Zülcelâl Hazretleri buyuruyorki; 45/CÂSİYE-22: Ve halakallâhus semâvâti vel arda bil hakkı ve li tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).Ve Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Ve bütün nefslere kazandıklarının karşılığı (ceza veya mükâfat) verilsin diye. Ve onlara zulmedilmez. Rabbimizin bir ismi de El Hakk'tır. Hakkı tecelli ettirendir. Hak daima tecellidedir...

Önsöz
Kâinatın Yaratılması
Hız Kanunları
İnsanın Yaratılışı
Kur'an-ı Kerim ve Kutsal Kitaplar
Serbest İrade
Peygamberler
Her Peygamber Resuldur Ama Her Resul Peygamber Değildir
İman ve Küfür
Zikir ve Diğer İbadetler
Cennet ve Cehennem
Cennete Ulaşmanın Kur'an-ı Kerimimizdeki İncelikleri
Mürşid Nasıl Bulunur?
Allah'ın Koruması Altına Girmek
Hayatta İken Allah'a Ulaşmayı Dilemek
Ruhun Allah'a Ulaşması ve Teslimi
İrşad ve Mürşid

Cennet ve Cehennem

 

10- CENNET VE CEHENNEM
10-1- KİRAMEN KATİBİN MELEKLERİ
VE MİZAN
Allahû Zülcelâl Hazretleri buyuruyorki;
45/CÂSİYE-22: Ve halakallâhus semâvâti vel arda bil hakkı ve li tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Ve Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Ve bütün nefslere kazandıklarının karşılığı (ceza veya mükâfat) verilsin diye. Ve onlara zulmedilmez.

Rabbimizin bir ismi de El Hakk'tır. Hakkı tecelli ettirendir. Hak daima tecellidedir. Bütün nefsler mutlaka yaptıklarının hesabını vererek, sonunda kazandıkları ile ya cennet mükâfatına veya cehennem mücazatına sahip olacaklardır.
21/ENBİYÂ-47: Ve nedaul mevâzînel kısta li yevmil kıyâmeti fe lâ tuzlemu nefsun şey’â(şey’en) ve in kâne miskâle habbetin min hardelin eteynâ bihâ, ve kefâ binâ hâsibîn(hâsibîne).
Ve Biz, kıyâmet günü adalet mizanlarını koyarız. O zaman, kimseye hiçbir şeyle zulmedilmez. Ve hardal tanesi kadar bir ağırlık olsa, onu getiririz (hayat filminde gösteririz). Ve Bize, hesap görücüler kâfidir.

Kişi zahiri âlem hayatında kazandığı bütün amellerin hesabını kıyamet gününde Mahkeme-i Kübra'da verecektir. Hakîmlerin hakimi olan Allah'ın huzurunda hiç kimseye haksızlık yapılmaz.

57/HADÎD-25: Lekad erselnâ rusulenâ bil beyyinâti ve enzelnâ meahumul kitâbe vel mîzâne li yekûmen nâsu bil kıst(kıstı), ve enzelnel hadîde fîhi be’sun şedîdun ve menâfiu lin nâsi ve li ya’lemallâhu men yensuruhu ve rusulehu bil gayb(gaybi), innellâhe kavîyyun azîz(azîzun).
Andolsun ki resûllerimizi beyyinelerle (açık delillerle, ispat vasıtaları ile) gönderdik. Ve onlar ile beraber kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar arasında adaletle hükmetsinler diye. Ve içinde kuvvetli sertlik bulunan demiri indirdik. Ve onda insanlar için pekçok menfaatler (faydalar) vardır. Ve (bu), gaybda (görmeden) kendisine ve resûllerine yardım edecek olan kimseleri, Allah'ın bilmesi (belli etmesi) içindir. Muhakkak ki Allah; Kavî'dir (güçlüdür, kuvvetlidir), Azîz'dir.

Kitap, her devirde Allah'ın insanlara yol gösterici ve irşad edici olarak gönderdiği tüm emirleri içerir. Mizana gelince, her hayır ve şerr, fiilin herhangi bir kişi tarafından işlenmesi halinde kazandıracağı pozitif ve negatif dereceleri bildiren sistemin adına Allahû Tealâ mizan diyor. Demek ki Rabbimiz her saniye ve daha küçük zaman parçaları içinde yapmamız gereken tüm amelleri âyetlerle Kitapta açıklamıştır. Bu amellerin karşılığı pozitif ve negatif puanlar olarak mizanda mevcuttur. O halde mizanda, kainatta oluşabilecek her amelin karşılığı olan pozitif ve negatif puanların bütünü mevcuttur.
42/ŞÛRÂ-17: Allahullezî enzelel kitâbe bil hakkı vel mîzân(mîzâne) ve mâ yudrîke lealles sâate karîb(karîbun).
Allah, Kitab'ı ve mizanı hak ile indirdi. Ve sen idrak edemezsin (bilemezsin). Belki de o saat yakındır.

.
Bu âyetlerden anlaşıldığı gibi zahiri âlem hayatı yaşanırken kazandığımız fiillerin karşılığı hesap gününde bize mükafat veya mücazat olarak veriliyor. Gerçekten Rabbimiz sağ ve sol omuzlarımızda her an amellerimizi ve düşüncelerimizi dahi kaydedecek vazifeli kiramen katibin melekleri tayin etmiş yerleştirmiştir.
82/İNFİTÂR-10: Ve inne aleykum le hâfızîn(hâfızîne).
Ve muhakkak ki, sizin üzerinizde mutlaka (hıfzeden) hafaza melekleri vardır.

82/İNFİTÂR-11: Kirâmen kâtibîn(kâtibîne).
Şerefli yazıcılar (kaydediciler) olarak.

82/İNFİTÂR-12: Ya’lemûne mâ tef’alûn(tef’alûne).
Yaptığınız şeyleri bilirler.

.
Sağımızdaki melekler bizim sevaplarımızı kronolojik sıra halinde mizandaki karşılıklarıyla birlikte kaydeder ve muhafaza ederler. Solumuzdaki melekler ise günahlarımızı mizandaki karşı gelen rakamlar (derecat) ile birlikte kaydeder ve muhafaza ederler. Eğer sevaplarımız fazla ise film sağda tamamlanacaktır. Mizan da ağır olacaktır.
7/A'RÂF-8: Vel veznu yevme izinil hakk(hakku), fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
İzin günü (hesaplaşma günü) tartı (ölçü) haktır (gerçektir). Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar, onlar felâha erenlerdir.

Eğer günahlarımız fazla ise film solda tamamlanacaktır. Mizanımız da hafif olacaktır.
7/A'RÂF-9: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn(yazlimûne).
Ve kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize zulmettiklerinden dolayı nefslerini hüsrana düşürmüş olanlardır.

Allah'ın âyet-i kerîmesinde zulmetmek, Allah'ın emrettiği biçimde, âyeti kerîme ile amel etmemek onu yerine getirmemek demektir. Kısaca âyetin hakkını vermemek demektir. Eğer Allah'ın tüm kutsal kitaplarında bize bildirdiği emir ve nehiyleri, kişi dünya hayatı yaşanırken hiç amel edip yaşamadıysa, elbette bunları yerine getirmemenin karşılığı olan negatif derecat mizanda kaydediliyor. Bu sebeple bunların filmlerinde pozitif dereceler daha az olduğu için tartıları hafiftir.
10-2- EBRAR VE FÜCCUR (SAİD-ŞAKİ)
Rabbimiz Şems Sûresi'nin 7nci ve 8nci âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor;
91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.

Takva, Rabbimizin mânevi kalbimize ulaştırdığı emir ve nehiylerin bütününü içerir. Yani insanları Allah'ın emirlerini yapmaya, yasak ettiklerini yapmamaya çağırır.
3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.

Allah'ın İlhamı ya takvanın gereği olarak amilûssalihat olarak veya nehyi anil münker olarak verilir. Allahû Tealâ'nın (bir namaz vakti girdimi) Kur'ân-ı Kerîm'inde, Nisa Sûresi'nin 103.cü âyet-i kerîmesinde belirttiği "Namaz mü'minler üzerine, vakitleri belirli bir farz olmuştur." emri gereğince içimizdeki Allah'ın temsilcisi ruh derhal bizi namaza davet eder. Şeytan ise namaz vakti girdiği zaman o namazı kılmamanız için herşeyi yapar.
24/NÛR-21: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah'ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah'ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem'î'dir (en iyi işitendir) Alîm'dir (en iyi bilendir).

İblise tâbî olanların adı füccardır. Füccur ehlinin hepsi cehenneme gideceklerdir. Allahû Tealâ İblisin ilhamlarına tâbî olan veya Allah'ın takva ilhamına tâbî olan ebrar ve füccurun kader hücrelerini birbirinden ayırmıştır.
Kader hücreleri, bu dünya hayatı yaşanırken hayatımızda neleri yapmışsak onların eksiksiz ve mükemmel bir kopyasıdır ki, Rabbimiz tarafından ezeli ilmiyle ya sicciyne (ki bunlar füccur ehlidir) veya illiyine (bunlar ebrar'dır) yerleştirmiştir. Yani Rabbimiz ezeli ilmiyle kimin İblise tâbî olacağını ve kimin Allah'a tâbî olacağını biliyor. Ezeli ilminin bir sonucu olarak biz hayata gelmeden evvel levhi mahfuzun ilk âlemine, Ebrarın hayat filmini, kader hücrelerine yerleştirmiştir.
83/MUTAFFİFÎN-18: Kellâ inne kitâbel ebrâri lefî illiyyîn(illiyyîne).
Hayır, muhakkak ki ebrar olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin, hidayette olanların) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette illiyyin'dedir (zemin kattan 7 kat yukarıda olan birinci âlemdeki kader hücrelerindedir).

Füccurun kader hücresini ise esfeli safilinin ilk âlemi olan Sicciyne yerleştirmiştir.
83/MUTAFFİFÎN-7: Kellâ inne kitâbel fuccâri le fî siccîn(siccînin).
Hayır, muhakkak ki, füccarın (şeytanın fücuruna tâbî olan kâfirlerin) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette siccîndedir (zemin kattan 7 kat aşağıda olan zülmanî kader hücrelerindedir).

Füccurun kader hücreleri sicciyndedir. Öyleyse 7.ci kattaki kader hücreleri cennete gidecek olan ebrar'ın, esfeli safiliynin ilk âlemi olan sicciyndekiler ise füccarın, yani cehenneme gidecek olanların kader hücreleridir. Ebrarınkiler zeminden 7 kat yukarıda, füccurunkiler ise 7 kat aşağıdadır. Yani aralarında 14 kat vardır.
Taha 123'de Yüce Rabbimiz hidâyetçiye tâbî olanların delâletten kurtulacaklarını ve şaki (cehenneme gidecek kişi) olmayacaklarını yani said (cennete gidecek kişi) olacaklarını bildirmektedir.
20/TÂHÂ-23: Li nuriyeke min âyâtinel kubrâ.
Büyük âyetlerimizden (mucizelerimizden) birini, sana göstermemiz içindir.


10-3- ASHAB-I MEŞ'EME (CEHENNEMLİKLER)
Kur'an'da bahsedilen Ashab-ı Meş'eme ebediyen cehennemde kalacak olanlardır. El Vakıa Sûresi'nin 9.cu âyetinde Ashab-ı Meş'emeden bahsediyor Rabbimiz.

56/VÂKIA-9: Ve ashâbul meş'emeti mâ ashâbul meş’emeti.
Ve ashabı meşeme [meşeme sahipleri, amel defteri (hayat filmleri) solundan verilen cehennemlikler], (ama) ne ashabı meşeme!

 
Bunlar meşum olanlardır. Kötülüğün sahipleridir. Kendilerini şeytana teslim etmiş kişilerdir. Nefsen şeytana kendilerini satmışlardır. Bunlar kâfirlerdir. Şeytana ulaşmış olanlardır.
90/BELED-19: Vellezîne keferû bi âyâtinâ hum ashâbul meş’emeh(meş’emeti).
Ve âyetlerimizi inkâr edenler, onlar ashabı meşemedir (amel defteri (hayat filmi) solundan verilenlerdir).

90/BELED-20: Aleyhim nârun mu’sadeh(mu’sadetun).
Onların üzerinde etrafı kapatılmış ateş vardır.

Bunlar kitapları sol taraftan kendilerine verilen ve ebedi cehennemde kalıcıdırlar.
69/HÂKKA-25: Ve emmâ men ûtiye kitâbehu bi şimâlihî fe yekûlu yâ leytenî lem ûte kitâbiyeh.
Ve kitabı (hayat filmi) solundan verilen kimse ise o zaman: “Keşke bana kitabım verilmeseydi.” der.

 
69/HÂKKA-26: Ve lem edri mâ hısâbiyeh.
Ve hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.

69/HÂKKA-27: Yâ leytehâ kânetil kâdiyeh(kâdiyete).
Keşke o (ölünce hayatım) bitmiş olsaydı.

69/HÂKKA-28: Mâ agnâ annî mâliyeh.
Malım bana bir fayda vermedi.

69/HÂKKA-29: Heleke annî sultâniyeh.
Benim saltanatım (mal gücüm) helâk oldu.

69/HÂKKA-30: Huzûhu fe gullûh(gullûhu).
Onu tutun, sonra da onu bağlayın (kelepçeleyin)!

69/HÂKKA-31: Summel cahîme sallûh(sallûhu).
Sonra onu alevli ateşe (cehenneme) atın!

69/HÂKKA-32: Summe fî silsiletin zer’uhâ seb’ûne zirâan feslukûh(feslukûhu).
Sonra uzunluğu yetmiş arşın (zira) olan bir zincir içinde, öylece onu (cehenneme) sevkedin.

69/HÂKKA-33: İnnehu kâne lâ yu’minu billâhil azîm(azîmi).
Muhakkak ki o, Azîm olan Allah'a inanmıyordu (îmân etmiyordu).

69/HÂKKA-34: Ve lâ yahuddu alâ taâmil miskîn(miskîni).
Ve yoksullara yemek vermeye teşvik etmiyordu.

44/DUHÂN-10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).
Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.

44/DUHÂN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).
(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.

44/DUHÂN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).
Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü'minleriz.

44/DUHÂN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).
Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.

44/DUHÂN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).
Ve (O'NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O'NDAN yüz çevirdiler.

 
10-4- ASHAB-I MEYMENE (CENNETLİKLER)
El Vakı'a Sûresi'nde Allahû Tealâ cennete girecek iki gruptan bahsediyor. Bunlardan ilkine Ashab-ı Meymene (Yemin sahipleri) diyor. Yemin sahipleri Allah'ın dostluğu payesine ermiş olanlardır. Bunlar velilerdir.
Zümer Sûresi'nin 17. âyet-i kerîmesinde Rabbimiz şöyle buyuruyor;
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

Rabbimizin kulluğuna ulaşan bu kişiler Allah'ın velileridir. Yemin sahipleridir. İşte Yunus Sûresi'nin 62, 63 ve 64. âyet-i kerîmelerinde;
10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh(âhıreti), lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah'ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.

Allah'ın yaratmasında bir değişiklik yok. İşte en büyük kurtuluş. Bildiginiz gibi kıyamet gününde hesaba çekiliyoruz. Hesaba çekildiğimiz zaman sağ ve sol omuzlarımızda Kiramen yazıcılarının çektiği filmlere göre ya mücazat veya mükâfatlandırılıyoruz. Eğer sevaplarımız fazla ise film sağda tamamlanacaktır. Mizanımız da ağır gelecektir. Ve kitabımızda bize sağ taraftan verilecektir.
Ashab-ı Meymenenin diğer bir özelliği kıyamet gününde kitaplarını sağ taraftan almalarıdır. Ashab-ı Meymene dediğimiz kişiler cennete kabul edilen, nefslerini tezkiye etmiş kişiler. Bunların kitapları sağ taraftan kendilerine verilir.
69/HÂKKA-19: Fe emmâ men ûtiye kitâbehu bi yemînihî fe yekûlu hâumukreû kitâbiyeh.
O zaman kitabı (hayat filmi) sağından verilen kimse ise o zaman: “Alınız, kitabımı okuyun.” der.

69/HÂKKA-20: İnnî zanentu enniy mülâkın hısâbiyeh.
Muhakkak ki ben, hesabıma mülâki olacağımı (hesabımla karşılaşacağımı) biliyordum.

69/HÂKKA-21: Fe huve fî îşetin râdıyeh(râdıyetin).
İşte o razı olduğu bir yaşayış içindedir.

69/HÂKKA-22: Fî cennetin âliyeh(âliyetin).
Onlar yüksek bir cennettedirler.

69/HÂKKA-23: Kutûfuhâ dâniyeh(dâniyetun).
Onun olgunlaşmış meyveleri yakınlaşmış (aşağı sarkmış) durumdadır.

69/HÂKKA-24: Kulû veşrebû henîen bimâ esleftum fîl eyyâmil hâliyeh(hâliyeti).
Geçmiş günlerde yapmış olduğunuz şeyler sebebiyle (mükâfat olarak) afiyetle yeyin ve için!

101/KÂRİA-6: Fe emmâ men sekulet mevâzînuh(mevâzînuhu).
Fakat, artık kimin tartıları ağır gelirse(pozitif dereceleri negatif derecelerinden daha çok olursa).

101/KÂRİA-7: Fe huve fî îşetin râdiyeh(râdiyetin).
İşte o, razı olduğu bir yaşayış içindedir.



İster Allah'a ulaşmaları sebebiyle dünya hayatlarında aldıkları müjdelerden, ister kitaplarını sağ taraftan teslim almaları veya kıyamet gününde tartılarınıın (mizan) ağır gelmesinden ötürü bunlar cennet ehli oluyorlar. Zaten Vakıa Sûresinde bu beyan edilmişti.
Rabbimiz Ashab-ı Yeminin vuslat ehli olduğunu İsra Sûresi'nin 71. âyeti kerîmesinde açıklıyor.
17/İSRÂ-71: Yevme ned’û kulle unâsin bi imâmihim, fe men ûtiye kitâbehû bi yemînihî fe ulâike yakreûne kitâbehum ve lâ yuzlemûne fetîlâ(fetîlen).
O gün bütün insanları, (Allah'ın tayin ettiği) imamları ile çağırırız. O zaman kitabı sağdan verilen kimseler, böylece kitaplarını okurlar. Ve (onlara) zerre kadar zulmedilmez (haksızlığa uğratılmaz).

10-5- AMEL DEFTERİ (HAYAT FİLMİ)
Amel defteri veya kitap hayatımızın filmidir. Bu film 3 boyutlu bir hologram hüviyetindedir. Bu filmin bir perdeye veya ekrana ihtiyacı yoktur. Boşlukta 3 boyutlu olarak oynar 50-60 cm önümüzde hayat filmimizi baştan sona seyrederiz. Bu film kiramen katibin melekleri tarafından çekilir ve muhafaza edilir. Her an ya derecat kaybederiz veya kazanırız. Hayır derecat kazanmak, şer derecat kaybetmektir.
Aşağıdaki âyet-i kerîmeler bu gerçekleri anlatmaktadır.
17/İSRÂ-21: Unzur keyfe faddalnâ ba’dahum alâ ba’d(ba’dın), ve lel âhıretu ekberu derecâtin ve ekberu tafdîlâ(tafdîlen).
Bak, nasıl onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Muhakkak ki ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür ve üstünlük bakımından da daha büyüktür.

6/EN'ÂM-132: Ve li kullin derecâtun mimmâ amilû, ve mâ rabbukebi gâfilin ammâ ya’melûn(ya’melûne).
Ve herkes için yaptıklarından dolayı dereceler vardır. Ve senin Rabbin, onların yaptıkları şeylerden gâfil değildir.

46/AHKÂF-19: Ve li kullin derecâtun mimmâ amilû, ve li yuveffiyehum a’mâlehum ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Ve herkes için, amellerinden dolayı dereceler vardır, onlara amellerinin (karşılığının) ödenmesi için. Ve onlara zulmedilmez.

Kıyamet günü amellerimizin karşılğı mükafat ve mücâzat olarak ödenmek üzere bize bir mizan ve bir kitap verilir.
17/İSRÂ-13: Ve kulle insânin elzemnâhu tâirehu fî unukıh(unukıhî), ve nuhricu lehu yevmel kıyâmeti kitâben yelkâhu menşûrâ(menşûren).
Bütün insanların kuşunu (kazandıkları ve kaybettikleri dereceleri) boynunda bağladık (boynuna astık). Ve kıyâmet günü ona, neşredilmiş kitabı (üç boyutlu olarak boşlukta oynayan hayat filmini) çıkarırız.

18/KEHF-49: Ve vudıal kitâbu fe terel mucrimîne muşfikîne mimmâ fîhi ve yekûlûne yâ veyletenâ mâli hâzel kitâbi lâ yugâdiru sagîreten ve lâ kebîreten illâ ahsâhâ, ve vecedû mâ amilû hâdırâ(hâdıren), ve lâ yazlimu rabbuke ehadâ(ehaden).
Ve kitap (hayat filmi ortaya) kondu. O zaman mücrimleri görürsün. Onun (kitabın) içindekilerden korkarlar ve “Bize yazıklar olsun. Bu kitap, nasıl ki (nasıl bir kitap ki), küçük ve büyük hiçbir şeyi sayıp hesap etmeden bırakmıyor.” derler. Ve yaptıkları şeyleri (hayat filmlerinde) hazır buldular. Ve senin Rabbin, (hiç) kimseye zulmetmez.

Amel defterleri ortaya konulur. Günahkârlar, görür ki oradaki şeylerden (fiillerinden) korkarlar. "Eyvah bize, niye bu amel defteri küçük büyük hiçbir şeyi bırakmamış, hepsini saymış dökmüş" derler. Yaptıkları amelleri hep önlerinde hazır bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
54/KAMER-52: Ve kullu şey’in fe alûhu fîz zubur(zuburi).
Ve onların yaptıkları herşey (semavî) kitaplarda vardır.

54/KAMER-53: Ve kullu sagîrin ve kebîrin mustetar(mustetarun).
Ve küçük büyük herşey yazılmıştır.


78/NEBE-29: Ve kulle şey’in ahsaynâhu kitâbâ(kitâben).
Ve Biz, herşeyi yazarak saydık (tespit ettik).


10-6- HESAP GÜNÜ
17/İSRÂ-14: Ikra’ kitâbek(kitâbeke), kefâ bi nefsikel yevme aleyke hasîbâ(hasîben).
Kitabını oku (hayat filmini izle)! Bugün hasib (hesap görücü) olarak (hayat filmindeki) nefsin(in cennete veya cehenneme gideceğini gösteren negatif ve pozitif derecelerinin neticeleri) sana kâfi oldu.

 
Sağ ve sol tarafımızda vazifeli olan kiramen katibin meleklerinin çektiği filmlerin toplamı amel defterimizi oluşturuyor. Eğer film sağ tarafımızda toplanmışsa kitabımıza sağ taraftaki meleğin eliyle sahip oluruz. Dolayısı ile Cennete gideriz. Eğer film solda tamamlanmışsa kitab soldan verilecekse, o zaman derecatı nakısa düşenlerden oluyor ve bu kişi cehenneme gidiyor. Fakat hayat filmimiz önümüzde oynuyor. Herkesin filmi üç boyutlu olarak önlerinde oynuyor. Böylece kimsenin kimseden gizlisi kalmıyor.
69/HÂKKA-18: Yevme izin tu’radûne lâ tahfâ minkum hâfiyeh(hâfiyetun).
İzin günü (Rabbinize) arz olunacaksınız. Sizden (size ait hiçbir şey) sır olarak gizli kalmaz.

36/YÂSÎN-65: El yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Bugün onların ağızlarını mühürleriz. Kazanmış olduklarını (yaptıklarını) Bize, onların elleri anlatır, ayakları şahitlik eder.

41/FUSSİLET-19: Ve yevme yuhşeru a’dâullâhi ilen nâri fe hum yûzeûn(yûzeûne).
Allah'ın düşmanları o gün ateşe haşrolunurlar. Böylece onlar (öncekiler ve sonrakiler) biraraya getirilirler.

41/FUSSİLET-20: Hattâ izâ mâ câûhâ şehide aleyhim sem’uhum ve ebsâruhum ve culûduhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Hatta ona (ateşe) geldikleri zaman yapmış oldukları şeylere, onların gözleri, kulakları ve derileri (uzuvları), (hayat filmlerinde) onların aleyhine şahitlik etti.

41/FUSSİLET-21: Ve kâlû li culûdihim lime şehidtum aleynâ, kâlû entakanallâhullezî entaka kulle şey’in ve huve halakakum evvele merretin ve ileyhi turceûn(turceûne).
Ve kendi ciltlerine (uzuvlarına): “Niçin bizim aleyhimize şahitlik ettiniz?” dediler. (Onlar da) dediler ki: “Bizi, herşeyi söyleten Allah söyletti. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürüleceksiniz.”

41/FUSSİLET-22: Ve mâ kuntum testetirûne en yeşhede aleykum sem’ukum ve lâ ebsârukum ve lâ culûdukum ve lâkin zanentum ennellâhe lâ ya’lemu kesîren mimmâ ta’melûn(ta’melûne).
Kulaklarınızın, gözlerinizin ve cildinizin (uzuvlarınızın) sizin aleyhinize şahitlik etmesinden (edeceğinden) sakınmıyordunuz. Ve lâkin yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmediğini zannediyordunuz.

17/İSRÂ-36: Ve lâ takfu mâ leyse leke bihî ilm(ilmun), innes sem’a vel basara vel fuâde kullu ulâike kâne anhu mes’ûlâ(mes’ûlen).
Ve (hakkında) ilmin olmayan bir şeyin ardına düşme (karışma) (açıklamaya çalışma)! Muhakkak ki işitme, görme ve idrak, onların hepsi, ondan (takfu'dan) mesul (sorumlu) oldu (mesuldürler).

24/NÛR-24: Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum ve eydîhim ve erculuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
O gün onlara, onların dilleri, elleri ve ayakları (hayat filmleri) yapmış olduklarına şahitlik edecek.

.
24/NÛR-25: Yevme izin yuveffîhimullâhu dînehumul hakka ve ya’lemûne ennallâhe huvel hakkul mubîn(mubînu).
İzin günü Allah onlara dînlerini (negatif ve pozitif derecelerin karşılığını) hakkıyla ödeyecektir. Ve Allah'ın, Hakk Mübin (hakkı açıklayan, yerine getiren) olduğunu bilecekler.


10-7- CENNET
40/MU'MİN-17: El yevme tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet, lâ zulmel yevm(yevme), innallâhe serîul hisâb(hisâbi).
Bugün bütün nefsler (herkes), kazandıkları sebebiyle cezalandırılır veya mükâfatlandırılır (karşılığı verilir). Bugün zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.

Kıyamet gününde yaptıklarımızdan hesaba çekiliyoruz. Bu hesabın neticesinde ya mükâfata veya mücazata düçar oluyoruz. Mukafata nail olanlar; nefs, fizik vücut olarak ebedi cennet hayatını kazanıyorlar. Çünkü Rabbimiz Hud Sûresi'nin 108. âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor;
11/HÛD-108: Ve emmellezîne suidû fe fîl cenneti hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke), atâen gayre meczûz(meczûzin).
Fakat mutlu olanlar, artık cennettedir. (Cennetlerin) semaları ve arzı durdukça, Rabbinin dilediği şey (cenneti yok etmeyi dilemesi) hariç, onlar orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır).

Ne varki bizim insan aklımızın algılayabileceği bir sonsuz sonsuzluğun, bir rakamlar dizisinin gene ötesinde bir zaman periyodu ile karşı karşıyayız.

28/KASAS-88: Ve lâ ted’u meallâhi ilâhen âhar(âhara), lâ ilâhe illâ hû(hûve), kullu şey’in hâlikun illâ vecheh(vechehu), lehul hukmu ve ileyhi turceûn(turceûne).
Ve Allah ile beraber başka bir İlâh'a dua etme (ibadet etme). O'ndan başka İlâh yoktur. O'nun Zat'ı hariç herşey helâk olucudur. Hüküm O'nundur. Ve O'na döndürüleceksiniz.


Anlaşılmaktadır ki bir gün cennet de cehennem de son bulacaktır. İşte oyun, eğlence, süslenme, övünme, mal ve evlat sahibi olmak gibi aldatıcı ve geçici şeylerden ibaret olan dünya hayatını ahirete tercih edenler, o sonsuz güzel cennet hayatından mahrum olurlar.

10-7-1- KİMLER CENNETE GİRER

10-7-1-1- ALLAH'A ULAŞMAYI DİLEYENLER
Allah'a ulaşmayı dileyenler âmenû olanlardır. Kim âmenû olursa mutlaka cenete girer.
29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah'a mülâki olmayı (hayattayken Allah'a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah'a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.

29/ANKEBÛT-6: Ve men câhede fe innemâ yucâhidu li nefsih(nefsihî), innallâhe le ganiyyun anil âlemîn(âlemîne).
Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah'a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab'lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.


10-7-1-2- DAVETE İCABET EDENLER
Gerçekten bu davetin neticesinde kişi nefsen irşad olur. Bu sebeple Allah bütün insanları irşada çağırmaktadır. Çünkü en fazla sevdiği mahluk olan insanın dünya ve ahirette mutlu olmasını yani saadet içinde yaşamasını istiyor. Kişi cahil olan nefsinin zülmünden irşadla kurtulmadığı takdirde ne bu dünya hayatında saadet ve mutluluğu tadabilir ne de ahiret hayatında saadet ve mutluluğu tadabilir.
42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah'a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).

Rabbimizin davetine icabet etmek için Allah tarafından bizim için tayin edilen mürşide ulaşmak şarttır. Mürşidin tayini ise Allah'a aittir. Rabbimizden mürşid talebinde bulunan herkese mürşid tayin edeceğine dair Allah'ın garantisi vardır. Ancak Allah'tan başkasına talepte bulunan, yani şirkin içinde olan herkesin amacına ulaşamayacağını Rabbimiz açıklıyor.
13/RA'D-14: Lehu da’vetul hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yestecîbûne lehum bi şey’in illâ kebâsitı keffeyhi ilel mâi li yebluga fâhu ve mâ huve bi bâligıh(bâligıhî), ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Hakkın daveti O'nadır (Kendisinedir, Allah'adır). O'ndan başkasına davet ettikleri (şeyler), onlara bir şeyle icabet etmezler. Onlar ancak suya, onun ağzına, suyun ulaşması için avucunu açmış kimse gibidir. O (su), ona ulaşacak değildir. Ve kâfirlerin daveti, dalâletten (su nasıl onların ağızlarına ulaşamıyorsa, dalâlette olanlar da hidayete ulaşamaz) başka bir şey değildir.

7/A'RÂF-194: İnnellezîne ted’ûne min dûnillâhi ıbâdun emsâlukum fed’ûhum felyestecibû lekum in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Muhakkak ki; Allah'tan başka dua ettikleriniz sizler gibi kullardır. Öyleyse onları çağırın. Eğer doğru sözlü iseniz böylece size (sizin duanıza) icabet etsinler (duanızı yerine getirsinler).

35/FÂTIR-14: İn ted’ûhum lâ yesmeû duâekum, ve lev semiû mestecâbû lekum, ve yevmel kıyâmeti yekfurûne bi şirkikum, ve lâ yunebbiuke mislu habîr(habîrin).
Eğer onlara dua ederseniz sizi, dualarınızı işitmezler. Şâyet işitmiş olsalar (bile) size icabet edemezler. Kıyâmet günü sizin şirkinizi inkâr edecekler. Ve sana bunun (bu haberin) mislini (benzerini) verecek (kimse, şey) bulunmaz (Allah'tan başkası haber veremez).

40/MU'MİN-60: Ve kâle rabbukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn(dâhırîne).
Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: "Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler."

42/ŞÛRÂ-26: Ve yestecîbullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve yezîduhum min fadlih(fadlihî), vel kâfirûne lehum azâbun şedîd(şedîdun).
(Allah), âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyenlerin (dualarına) icabet eder. Ve onlara fazlından artırır. Ve kâfirler; onlar için şiddetli azap vardır.


42/ŞÛRÂ-38: Vellezînestacâbû li rabbihim ve ekâmus salâte ve emruhum şûrâ beynehum ve mimmâ rezaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
Ve onlar, Rab'lerine icabet ederler ve namazı kılarlar. Ve onlar, işlerini aralarında toplanıp istişare ederler. Ve onları rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler.

Bu danışman Rabbimizin bizim için tayin ettigi mürşiddir. Görülüyor ki, başlangıçta Rabbimizin davetine icabet şart. Fakat bunun gerçekleşmesi bir mürşidle olur. Mürşide ulaşmak ise ancak Allah'a talepte bulunmakla mümkündür.

10-7-1-3- NEFSİ ISLAH EDİCİ AMEL İŞLEYENLER
Gerçekten Kur'ân-ı Kerîm de imân sahibi olup salih amel işleyenlerin Allah'ın cennet müjdesine sahip olacağını Bakara Sûresi'nin 25. âyet-i kerîmesinde beyan buyuruyor.
2/BAKARA-25: Ve beşşirillezîne âmenû ve amilûs sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), kullemâ ruzikû minhâ min semeretin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kabl(kablu) ve utû bihî muteşâbihâ(muteşâbihan), ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve âmenû olup, ıslâh edici (nefsi tezkiye edici) amelde bulunanlar için altlarından nehirler akan cennetler olduğunu müjdele. Oradaki meyvelerden ve mahsullerden bir rızıkla her rızıklandırılışlarında “İşte bu bizim daha önce de rızıklandırıldığımız (yediğimiz) şeydir.” dediler. Ve ona (dünyadaki rızıklarına) benzer (lezzet ve nefaset bakımından çok üstünü) verilmiştir. Onlar için orada temiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır.

Bu kişiler, ancak mürşitlerinin önünde tövbe ettikten sonra kalplerindeki mühür açılıp, kalbin içindeki mühür yazısının alınarak, imânın yazılması halinde nefsi ıslah edici amel işlemeye başlayabilirler.
25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir).


10-7-1-4- TAKVA SAHİPLERİ
Takva deyince birçok din âlimi takvanın manâsından hareket ederek bir yere varırlar. Takva, korkmak, sakınmak anlamına gelmektedir. Bütün Kur'an âyetlerinde geçen takva sözü yukarıdaki sözlük anlamı verilerek açıklanmıştır.
"Takva sahibi olun!" yerine "Allah'tan korkun!" demişlerdir. Eğer lugat manâsından hareket edilecek olunursa doğru bir yaklaşım. Kur'an-ı Kerim'de takva basamakları vardır:
1. Başlangıç Takvası
2. Ön Takva
3. Birinci Takva
4. İkinci Takva (Ekber Takva)
5. Üçüncü Takva (Azim Takva)
Geniş spektrum içerisinde muhtevaya baktığımız zaman takvanın İslam olmak açısından eş değer bir kavram olduğunu görürüz.
Birinci Takva, Allah'a teslimi gerektiren genel bir kavramdır. Teslimler takvanın temelini oluşturur. Birinci teslim, birinci takvaya ulaşıldığını gösterir. Ruhun Allah'a teslimidir. Dünya saadetinin %50'sini sağlar.
Ekber Takva, ikinci teslimi gerektirir. İnsan fizik vücudunu teslim ettiği zaman Ekber Takva'ya ulaşır. Dünya saadetinin % 90'ını kazanmıştır.
Azim takva 3. teslimi gerektirir. Nefsin teslimidir. Dünya ve ahiret saadetini sağlar.

10-7-1-4-1- BAŞLANGIÇ TAKVASI
28 basamaklı bir spektrumda başlangıç takvası 3. basamaktadır. İnsan Allah'a ulaşmayı, O'na teslim olmayı dilediği zaman 3. basamağa ulaşmıştır. Bu basamakta başlayan takva Takvayı İptidaiye , Başlangıç Takvasıdır.
5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah'a karşı takva sahibi olun ve O'na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O'nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


10-7-1-4-2- ÖN TAKVA
8. basamakta ön takvaya ulaşılir. Kişi bu seviyede mağfiret ehli olmuştur.
74/MUDDESSİR-54: Kellâ innehu tezkireh(tezkiretun).
Hayır, muhakkak ki O, bir Zikir'dir (Öğüt'tür).

74/MUDDESSİR-55: Fe men şâe zekereh(zekerehu).
Artık kim dilerse, O'nu zikreder.

74/MUDDESSİR-56: Ve mâ yezkurûne illâ en yeşâallâh(yeşâallâhu), huve ehlut takvâ ve ehlul magfireh(magfireti).
Allah'ın dilediğinden başkası O'nu zikredemez. O (O'nun dilediği kimse), takva sahibidir ve mağfiret ehlidir (günahları sevaba çevrilmiş olan kimsedir).

Ön takvanın sahibi olan, mürşidine ulaşıp tövbe eden ve mağfiret sahibi olan kişidir.
25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir).

10-7-1-4-3- BİRİNCİ TAKVA
Aynı zamanda ıslah-ı nefse başlamıştır. Bundan sonraki 7 kademede nefsini ıslah eder.
91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.

Nefsini ıslah ettiği zaman ruhunu da Allah'a ulaştırmıştır.
89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak!

Ve Yunus suresi 62 ve 63. ayetlerdeki ilk takvaya ulaşmıştır.
10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

Al-i İmran 102'deki gibi hakkıyla takvaya ulaşılmıştır. Nefs tezkiyesi yapılmış, zikir arttırılmıştır. Ölmeden evvel ruh Allah'a teslim olmuştur.
3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı “O'nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah'a) teslim olmadan ölmeyin!

Kişi üç yeminini birden yerine getirerek takvaya ulaşmıştır.
1. Ruhunu Allah'a ulaştırarak,
2. Nefsini tezkiye ederek,
3. Fizik vücudunu Allah'a kul ederek.
5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah'ın, sizin üzerinizdeki ni'metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah'a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah'a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.

 
10-7-1-4-4- EKBER TAKVA
Daha sonra 25. basamakta fizik vücut Allah'a teslim olur.
4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm'in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm'i dost edindi.

3/ÂLİ İMRÂN-134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne).
Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever.

3/ÂLİ İMRÂN-135: Vellezîne izâ fealû fâhişeten ev zalemû enfusehum zekerûllâhe festagferû li zunûbihim, ve men yagfiruz zunûbe illâllâhu ve lem yusırrû alâ mâ fealû ve hum ya’lemûn (ya’lemûne).
Ve onlar (takva sahipleri), bir kötülük yaptıkları veya nefslerine zulmettikleri zaman Allah'ı zikrederler, hemen günahları için mağfiret dilerler. Ve Allah'tan başka kim günahları mağfiret eder. Ve onlar, yaptıkları şeylerde (hatalarda), bilerek ısrar etmezler.

10-7-1-4-4- AZİM TAKVA
Al-i İmran 135'de üçüncü ekber takvaya ulaşılmıştır. Ve nefsin teslimi 3. takvaya, Azim takvaya ulaştırır.
7/A'RÂF-35: Yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan (kıssa eden) resûller geldiği zaman, bundan sonra kim takva sahibi olur ve nefsini ıslâh ederse (nefs tasfiyesi yaparsa), artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun olmazlar.

3/ÂLİ İMRÂN-179: Mâ kânallâhu li yezerel mu’minîne alâ mâ entum aleyhi hattâ yemîzel habîse minet tayyib(tayyibi), ve mâ kânallâhu li yutliakum alel gaybi ve lâkinnallâhe yectebî min rusulihî men yeşâu fe âminû billâhi ve rusulih(rusulihî), ve in tu’minû ve tettekû fe lekum ecrun azîm(azîmun).”
Allah, habis olanı (kötüyü), temiz olandan (mü'min olanı, mü'min gözükenden) ayırıncaya kadar mü'minleri, sizin bulunduğunuz hâl üzere (mü'min olanla mü'min gözükenin bir arada olduğu bir durumda) terk edecek değildir. Ve Allah sizi gayba muttali edecek (gaybı bildirecek) değildir. Ve lâkin Allah, resûllerinden dilediği kimseyi seçer (gaybı o resûlüne bildirir). O halde, Allah'a ve O'nun resûllerine îmân edin. Ve eğer âmenû olur ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin için "Büyük Ecir" vardır.

2/BAKARA-177: Leysel birre en tuvellû vucûhekum kıbelel maşrıkı vel magrıbi ve lâkinnel birre men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne), ve âtel mâle alâ hubbihî zevil kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîne vebnes sebîli, ves sâilîne ve fîr rıkâb(rıkâbi), ve ekâmes salâte ve âtez zekât(zekâte), vel mûfûne bi ahdihim izâ âhed(âhedû), ves sâbirîne fîl be’sâi ved darrâi ve hînel be’s(be’si) ulâikellezîne sadakû, ve ulâike humul muttekûn(muttekûne).
Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz (hakiki îmânı yansıtan) BİRR (ebrar kılacak davranış biçimi) değildir. Lâkin birr, kişinin, Allah'a, yevm'il âhire (Allah'a ulaşılan sonraki güne, hidayet gününe, vuslat gününe) meleklere, Kitab'a ve peygamberlere îmân etmesi ve sevdiği maldan, akrabalara (yakınlık sahiplerine) yetimlere, miskinlere (çalışamaz durumda olan ihtiyarlara), yolda kalmış yolculara, isteyen (muhtaçlara), köle ve (kurtulmaları için) esirlere vermesi ve namazı kılması, zekâtı vermesidir. Ve (Allah'a ve insanlara) ahd verdikleri zaman ahdlerine vefa edenler (yerine getirenler), zorlukta ve darlıkta ve şiddetli savaş halinde sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. İşte onlar muttekilerdir (takva sahibi olanlardır).

2/BAKARA-179: Ve lekum fîl kısâsı hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey ulûl elbab! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.


10-7-1-5- YEMİN SAHİPLERİ
El Vakı-a Sûresi'nde Allahû Teala cennete girecek iki gruptan bahsediyor. Bunların ilkine Ashab-ı meymene (Yemin sahipleri) ikincisine ise Sabikûn diyor. Yemin sahipleri üç yeminlerini yerine getirenlerdir. Ruhlarını Allah'a ulaştıran, nefslerini tezkiye eden ve Allah'a kul olan kişi yemin sahibidir. Birincil şartları yerine getirmiştir.
Yemin sahiplerinin, yükseltilmiş döşekleri üstünde meyve ağaçlarının altında dinleneceğini söylüyor.
Sabikûnlar ise hayırlarda yarışanlardır. Daimi zikir makamına ulaşmışlardır. Yükseltilmiş altın tahtlar (Gaşiye-13'de "Fiha sürurun merfüah. Orada yüksek tahtlar var.") mücevherlerle süslü tahtlar veriliyor ve ötekilere de yükseltilmiş döşekler veriliyor. Vakıa-34'de "Ve füruşürin merfüah. Yükseltilmiş döşeklerdir."
Cennete girebilmenin asgari şartı âmenû (Allah'a ulaşmayı dilemektir.) olmaktır. Sebe Sûresi'nin 20. âyeti kerîmesinin gerçek anlamı burada ortaya çıkıyor.

10-7-1-6- MÜMİNLER
10-7-1-6-1-MÜ'MİN OLMAK
34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü'minleri oluşturan bir fırka (Allah'a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.

 
Mü'min olmak ise ancak mürşide ulaşıp kalbine imân yazılmasi ile mümkündür. İnsanların hepsi kurtulduğunu zannediyor. Dünyadaki bütün İslâm kuruluşlarının hepsi durmadan bizi islâmın beş şartına uymaya çağırıyor. Bu beş şartı tamamlamışsanız kurtuldunuz diyorlar. Allahû Tealâ ise bunun çok ötesini istiyor. Sadece fizik vücudun beş şartı yerine getirmesini değil, ruhun, vechin ve nefsin de Allah'ın emirlerini yerine getirmelerini ve teslim olmalarını istiyor. Ve Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerîminde, Kur'ân-ı Kerîm'in dışındaki bir takım kitapları kaynak (Emaniye) göstermek sureti ile onlara ittiba edenlerin ne kadar yanlış bir yolda olduklarını bize vurguluyor.
Sırat-ı Müstakiym üzerinde bulunanlar mü'mindir.
Bu tek fırka Sırat-ı Müstakiym üzerinde bulunanlardır.
34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü'minleri oluşturan bir fırka (Allah'a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.

.
6/EN'ÂM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûh(fettebiûhu), ve lâ tettebiûs subule fe teferreka bikum an sebîlih(sebîlihi), zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.

Görülüyor ki mü'min olmak Sırat-ı Müstakiym üzerinde olmayı gerektiriyor.
1/FÂTİHA-7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.

Anlaşılmaktadır ki ni'met, mü'min ve Sırat-ı Müstakiym arasında sıkı bir ilişki vardır.
3/ÂLİ İMRÂN-164: Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

Sırat-ı Müstakiym üzerinde bulunan mü'minlerin başlarının üzerindeki ni'met, Allah'ın insanların arasında beas ettiği resûle aittir. Resûlün ruhudur.
40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

Allah kimin başının üzerine, emrinden, resûle ait ruhu ni'met olarak göndermişse, o kişi, Allah'a ulaştıran yolun (Sırat-ı Müstakiym'in) üzerine çıkar.
O ni'metin başının üzerine gelmesi sebebiyle kalbinin içine imân yazılır.
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah'a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah'a ve O'nun Resûl'üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razı oldular. İşte onlar, Allah'ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah'ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah'a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah'a ve O'nun Resûlü'ne itaat ederseniz (Allah'a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur'dur, Rahîm'dir.”

Bütün bu işlemlerin gerçekleşmesi ve kişinin mü'min olması, Allah'ın tayin ettiği resûle tabi olmasına, onun önünde tövbe almasına bağlıdır .
25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir).

25/FURKÂN-71: Ve men tâbe ve amile sâlihan fe innehu yetûbu ilallâhi metâbâ(metâben).
Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a ulaşır (hayattayken ruhu Allah'a ulaşır).

Yukarıdaki âyette de Rabbimiz bir kez daha bu tövbenin o kişiyi mü'min kılacağını ve Sırat-ı Müstakiym üzerine çıkaracağını vurgulamaktadır.
10-7-1-6-2- MÜ'MİN OMANIN ŞARTLARI
Bir insanın mü'min olabilmesi 7 inanç, 7 kalp ve 3 vasıf şartına bağlıdır.
7 İNANÇ ŞARTI:
1. Allah'a inanmak
2. Allah'ın kitaplarına inanmak
3. Resullerine inanmak
4. Meleklerine inanmak
5. Ruhun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasına inanmak
6. Bâs-ü Badel Mevt'e inanmak
7. Hayrın Allah'tan, şerr'in nefsimizden olduğuna inanmak
7 KALP ŞARTI:
1. Kalpteki ekinnetin kaldırılması
2. Kalbin içine ihbat konulması
17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur'ân'ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah'a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O'nu (Kur'ân'ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur'ân'da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.

22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ılme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.

3. Kalbin Allah'a döndürülmesi
50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah'a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.

4. Huşunun oluşması
Kalbinde huşu oluşan insan hacet namazı kılarak bu huşu sayesinde Allah'ın özel yardımını alır.
2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah'tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah'a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

.
2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab'lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O'na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.

Ve mürşidine ulaşarak tövbe alır.
5. Kalbin mührü açılır.
6. Kalbin içindeki küfür alınır.
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah'a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah'a ve O'nun Resûl'üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razı oldular. İşte onlar, Allah'ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah'ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

7. Kalbin içine imân yazılır.
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah'a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah'a ve O'nun Resûl'üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razı oldular. İşte onlar, Allah'ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah'ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

Böylelikle üç hidayet vasfının da sahibi olunur:
1. Ruh Allah'a ulaşmak üzere Sırat-ı Müstakiym üzerine vasıl olur. (Ruhun hidayete başlaması)
2. Nefs tezkiye olmaya başlar (Islah-ı nefs) (Nefsin hidayete başlaması).
3. Fizik vücut Allah'a kul olur (Fizik vücudun hidayete başlaması).
Görülüyor ki sadece Allah'a inanmak insanı mü'min kılmıyor. Yedi inanç şartını gerçekleştirmemiz gerekiyor. Allah'u Teala'nın buna bağlı olarak 7 kalp şartını gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu kalp şartlarından ilk dördü inanç şartlarını yerine getirdiğimiz zaman, son üçü mürşidimize tabi olduğumuz zaman gerçekleşir. Bu şartlar sonucunda insan üç hidayet vasfının da sahibi oluyor ve mü'min oluyor.

10-7-1-6- SABİKUN
Daimi zikrin sahipleri müsabakanın birinci, ikinci ve üçüncüleridir. Sahabe için Allahû Tealâ, "Sabikûn El Evvelliyne" tabirini kullanıyor. Ve Tövbe Sûresi'nin 100. âyet-i kerîmesinde Peygamber Efendimiz S.A.V. devrinde sahabenin hepsinin sabikûn olduğundan bahsediyor. Buyuruyor ki,
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

Demek ki, 14 asır önce ensar ile muhacirun beraberce sabikûnu oluşturmuşlardı. Bunların, sabikûn dediğimiz kişilerin hikmet sahibi olduğunu Allahû Tealâ bu âyet-i kerîme'nin sonunda açıklıyor. Hikmet için biliyorsunuz ki EKBER RIZA asıldır. Allahû Tealâ'nın EKBER RIZASINI kazanmak asıldır. Sabikûn olanlar daimî zikre ulaşmış olanlardır. Salâh makamını da kapsamaktadır.
Onlar Allah'tan razı idiler. Allah da onlardan razı. Öyleyse sabikûn ifadesi azim takvanın bir işaretini de taşıyor. Nitekim El Vakı-a sûresinde de Allahû Tealâ Hz. (El Vakıa 15 "Ala sürürün mevdunetin" "Altından örülmüş tahtlar üzerinde.") Sabikûna cennette tahtlar ihsan ediyor. Demek ki, sabikûn adını verdiğimiz kişiler yemin sahiplerinden farklı. Yemin sahipleri de cennete gidiyor ama tahtları yok döşekleri var. Meyve ağaçlarının altında dinleniyorlor. Sabikûn'un yemin sahiplerinden farklılıkları ise şöyledir;
1. Daimi zikre ulaşmışlardır.
2. Hikmet sahipleridir.
3. En yüksek dereceleri kazanmışlardır.
1. Ulûl'elbab
2. İhlâs
3. Salâh
Bu üç makamda bulunanların hepsine Sabikûn denir.
Yemin sahipleri Allah'ın dostluğu payesine ermiş olanlardır. Bunlar velilerdir.
10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.


Bu takva birinci takvadır. Birinci takvanın sahibi dediğimiz kişilerin veliler olduğu âyet-i kerîmede bir defa daha açıklığa kavuşturulmuştur.

10-8- CEHENNEM
Bu dünya hayatında yaptıklarının hesabı neticesinde cehennemle cezalandırılırlar. Ashab'ı Meş'emeyi teşkil ederler ve üç gruptan oluşurlar. Bunlar; kâfirler, amelsiz inananlar, yetersiz amelli inananlardır. Bunlardan sadece âmenû olanlar için sonunda cennet vardır.
11/HÛD-106: Fe emmellezîne şekû fe fîn nâri lehum fîhâ zefîrun ve şehîk(şehîkun).
Şâkî olanlara gelince; artık onlar, ateştedir. Onlar, orada (yüksek sesle inleyerek ve) çok zor bir şekilde soluk soluğa, nefes alıp verirler.

11/HÛD-107: Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke), inne rabbeke fe'âlun limâ yurîd(yurîdu).
Onlar, semalar ve yeryüzü (cehennemin semaları ve arzı) durdukça orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır). Rabbinin dilediği şey (cehennemi yok etmeyi dilemesi) hariç. Muhakkak ki senin Rabbin, dilediği şeyi yapandır.

Rabbimiz buyurmaktadır ki;
28/KASAS-88: Ve lâ ted’u meallâhi ilâhen âhar(âhara), lâ ilâhe illâ hû(hûve), kullu şey’in hâlikun illâ vecheh(vechehu), lehul hukmu ve ileyhi turceûn(turceûne).
Ve Allah ile beraber başka bir İlâh'a dua etme (ibadet etme). O'ndan başka İlâh yoktur. O'nun Zat'ı hariç herşey helâk olucudur. Hüküm O'nundur. Ve O'na döndürüleceksiniz.

.Allah her şeyi aslına rücu ettirecektir. Allahû Zülcelâl Hz. her şeyi enerjiden yarattığına göre, her şeyin tekrar enerji haline döndürüleceği birgün gelecektir. O gün hiçbir şey kalmayacak, var olan her şey enerjiye dönüşecektir. O gün cennet ve cehennemin her ikisi de enerjiye dönüşecek yani yok olacaktır.
Allah'a ibadeti kibirlerine yediremeyen kâfirleri Rabbimiz aşağıda açıklıyor.
40/MU'MİN-60: Ve kâle rabbukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn(dâhırîne).
Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: "Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler."

Allah'a inananlar var. Fakat henüz imân sahibi olmamışlarsa yani Allah'ın Zatı'na ruhen ulaşmanın bir farz olduğunun idrakine varamamışlarsa Allahû Zülcelâl Hz.leri onların davetlerine icabet etmez. Çünkü bunlar şirkin içindedirler. Rabbimiz kalbi taleplere cevap veriyor. Bunların kalbine imân henüz girmemiştir. Zahiri anlamda fizik vücut bazında bir takım ibadetler yapıyorlar. Zanna tâbî olarak uydurma emaniyeye (kuruntulara) tâbî olarak Allah'ın Zatı'na ulaşmayı ummazlar, mümkün görmezler. Ruhen vuslatı yani Allah'a kavuşmayı düşünmezler. Bu nedenledir ki, Allah'ın bir âyetini tekzip ettikleri için dualarına icabet de mümkün olamaz.
10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah'a mülâki olmayı (Allah'a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıramadılar).

Demek ki bu kişiler başlangıçta Allah'a ulaşmayı tekzip ederler. Allah'a ulaşmayı tekzip edenlerin imân sahibi olmayacaklarını Rabbimiz açıklıyor. Çünkü imân sahibi demek bu dünya hayatı yaşanırken kendisine ait olan ruh'u mutlaka Allah'a ulaştırmayı bir farz olarak idrak edebilen kişi demektir. Bu idrak seviyesinde değilse, duasına da icabet olmaz.
13/RA'D-14: Lehu da’vetul hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yestecîbûne lehum bi şey’in illâ kebâsitı keffeyhi ilel mâi li yebluga fâhu ve mâ huve bi bâligıh(bâligıhî), ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Hakkın daveti O'nadır (Kendisinedir, Allah'adır). O'ndan başkasına davet ettikleri (şeyler), onlara bir şeyle icabet etmezler. Onlar ancak suya, onun ağzına, suyun ulaşması için avucunu açmış kimse gibidir. O (su), ona ulaşacak değildir. Ve kâfirlerin daveti, dalâletten (su nasıl onların ağızlarına ulaşamıyorsa, dalâlette olanlar da hidayete ulaşamaz) başka bir şey değildir.

Allah'a çağırmak demek evvela ona imân sahibi olmak demektir. İmân sahibi olanların davetine icabet Rabbimizin garantisi altındadır.
2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).

Demek ki, duamıza icabet iki şarta bağlıdır. Allah'ın davetine icabet etmemize ve Allah'a imân sahibi olmamıza bağlıdır. İman sahibi olamayanlar davetin yerine getirilmesinde mutlak gerekli olan mürşide (Allah'ın tayin ettiği öğretmene) tâbî olmayı düşünmezler, kabul etmezler, nefsimizin hevalarına (Arzularına) tâbî olur ve zalimlerden olurlar.
28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah'tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.

Bu âyet-i kerîmede anlaşıldığı gibi Allah'ın temel davetine icabet etmek ancak Rabbimizin tayin ettiği mürşide tâbî olmaktan geçer. Mürşidi olmayanın dalâlette olduğunu ve nefsinin hevasına tâbî olarak hiçbir zaman hidâyete ulaşamayacağını yani Allah'a vuslat olamayacağını Rabbimiz açıklıyor.
18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

İrşad edici bir velinin olmaması kişinin kalbi yapısıdan kaynaklanıyor. Çünkü mürşid bizi Allah'a ulaştıran Allah'ın vazifelisidir. Fakat kişi Allah'a ulaşmayı tekzip ediyorsa otomatik olarak Allah'tan mürşid talebinde bulunmuyor. Mürşidi gerekli görmüyor. Bunun tabii sonucu olarak Allah'ın onlar için irşad edici bir veli göndermemesi son derece uygun. Çünkü mürşidi gerekli gören ve talep edenlerin (Allahu Zülcelâl Hz.) sadece onların, kendisinin tayin ettiği mürşide ulaşacağına söz verrniş.

10-8-1- KİMLER CEHENNEME GİRER
10-8-1-1- ALLAH'A ULAŞMAYI DİLEMEYENLER
10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


10-8-1-2- KAFiRLER
2/BAKARA-126: Ve iz kâle ibrâhîmu rabbic’al hâzâ beleden âminen verzuk ehlehu mines semerâti men âmene minhum billâhi vel yevmil âhir(âhiri), kâle ve men kefere fe umettiuhu kalîlen summe adtarruhu ilâ azâbin nâr(nâri), ve bi’sel masîr(masîru).
Ve İbrâhîm: “Rabbim burayı emin (güvenli) bir belde kıl. Onun halkından Allah'a ve yevmil âhire îmân edenleri semerelerinden (çeşitli ürün ve meyvelerden) rızıklandır.” dediği zaman (Allah) şöyle buyurdu: “Kâfir olan kimseyi biraz metalandırırım (geçindiririm) ve sonra onu ateşin azabına maruz bırakırım, orası ne kötü bir varış yeridir.”

 
10-8-1-3- DAVETE İCABET ETMEYENLER
13/RA'D-18: Lillezînestecâbû li rabbihimul husnâ, vellezîne lem yestecibû lehu lev enne lehum mâ fîl ardı cemîan ve mislehu meahu leftedev bih(bihî), ulâike lehum sûul hısâbi ve me’vâhum cehennem(cehennemu), ve bi’sel mihâd(mihâdu).
Rab'lerine (Rabbinin emrine) icabet edenler için en güzeli vardır. Ve O'na icabet etmeyenler, yeryüzünde olanların hepsi ve bir o kadarı daha onların olsa, onu mutlaka fidye olarak verirlerdi. İşte onlar; onlar için hesabın kötüsü var. Ve onların barınacağı yer, cehennem; ne kötü bir döşektir.

 
 

 

 

Kitaplar » Mutluluk Tasavvuf İslam

  • Önsöz
  • Kâinatın Yaratılması
  • Hız Kanunları
  • İnsanın Yaratılışı
  • Kur'an-ı Kerim ve Kutsal Kitaplar
  • Serbest İrade
  • Peygamberler
  • Her Peygamber Resuldur Ama Her Resul Peygamber Değildir
  • İman ve Küfür
  • Zikir ve Diğer İbadetler
  • Cennet ve Cehennem
  • Cennete Ulaşmanın Kur'an-ı Kerimimizdeki İncelikleri
  • Mürşid Nasıl Bulunur?
  • Allah'ın Koruması Altına Girmek
  • Hayatta İken Allah'a Ulaşmayı Dilemek
  • Ruhun Allah'a Ulaşması ve Teslimi
  • İrşad ve Mürşid
  • Kur'ân-ı Kerim Lafzı ve Ruhu (Tefsir) | Türkçe Kur'an Meallerini Kıyasla
    İmam İskender Ali Mihr | NUR Tv

    Uluslararası Mihr Vakfı (Türkçe) | International Mihr Foundation (English) | Die MIHR Stiftung (Deutsch) | La Fondation Mihr (Française)