Anasayfa MİHR VAKFI Görsel Eserler Yazılı Eserler Download Canlı Yayın
Hayatta İken Allah'a Ulaşmayı Dilemek
Anasayfa » Kitaplar » Mutluluk Tasavvuf İslam » Hayatta İken Allah'a Ulaşmayı Dilemek

11-7- HAYATTA İKEN ALLAH'A ULAŞMAYI DİLEMEK 11-7-1- SERBEST İRADENİN DİLEMESİ Allah'a kavuşma nedir, acaba? Rabbimiz, Allâh'a kavuşma üzerinde neden bu kadar önemle duruyor? Çünkü bu kavuşma bizim irademizle oluşan bir kavuşmadır. Rabbimiz Kehf Sûresi'nin 110. âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki; 18/KEHF-110: Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhid(vâhidun), fe men kâne yercû likâe rabbihî fel ya’mel amelen sâlihan ve lâ yuşrik bi ıbâdeti ...

Önsöz
Kâinatın Yaratılması
Hız Kanunları
İnsanın Yaratılışı
Kur'an-ı Kerim ve Kutsal Kitaplar
Serbest İrade
Peygamberler
Her Peygamber Resuldur Ama Her Resul Peygamber Değildir
İman ve Küfür
Zikir ve Diğer İbadetler
Cennet ve Cehennem
Cennete Ulaşmanın Kur'an-ı Kerimimizdeki İncelikleri
Mürşid Nasıl Bulunur?
Allah'ın Koruması Altına Girmek
Hayatta İken Allah'a Ulaşmayı Dilemek
Ruhun Allah'a Ulaşması ve Teslimi
İrşad ve Mürşid

Hayatta İken Allah'a Ulaşmayı Dilemek

 

11-7- HAYATTA İKEN ALLAH'A
ULAŞMAYI DİLEMEK
11-7-1- SERBEST İRADENİN DİLEMESİ
Allah'a kavuşma nedir, acaba? Rabbimiz, Allâh'a kavuşma üzerinde neden bu kadar önemle duruyor? Çünkü bu kavuşma bizim irademizle oluşan bir kavuşmadır. Rabbimiz Kehf Sûresi'nin 110. âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki;
18/KEHF-110: Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhid(vâhidun), fe men kâne yercû likâe rabbihî fel ya’mel amelen sâlihan ve lâ yuşrik bi ıbâdeti rabbihî ehadâ(ehaden).
De ki: “Ben sizin gibi sadece bir beşerim. Bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. O taktirde kim Rabbine mülâki olmayı (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı) dilerse, o zaman salih amel (nefs tezkiyesi) yapsın ve Rabbinin ibadetine başka birini (bir şeyi) ortak koşmasın.”

Diğer taraftan Ankebut Sûresi'nin 5-6. âyet-i kerîmelerinde;
29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah'a mülâki olmayı (hayattayken Allah'a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah'a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.


29/ANKEBÛT-6: Ve men câhede fe innemâ yucâhidu li nefsih(nefsihî), innallâhe le ganiyyun anil âlemîn(âlemîne).
Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).

Allah'a kavuşmak isteyen kişinin nefsi ile cihat etmesini Rabbimiz emrediyor. Bu kavuşma ölümden sonraki kavuşma değildir. Bu kavuşma ölüm gelmeden önce bu dünya üzerindeki serbest iradeyle vaki olan bir kavuşmadır. Allahû Tealâ Ankebut Sûresi'nin 5. âyet-i kerîmesinde de "kim kavuşmak isterse", Kehf Sûresi'nin 110. âyet-i kerîmesinde de "kim kavuşmak isterse" diyor. Serbest iradenin dilemesi esas alınıyor.
29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah'a mülâki olmayı (hayattayken Allah'a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah'a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.


18/KEHF-110: Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhid(vâhidun), fe men kâne yercû likâe rabbihî fel ya’mel amelen sâlihan ve lâ yuşrik bi ıbâdeti rabbihî ehadâ(ehaden).
De ki: “Ben sizin gibi sadece bir beşerim. Bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. O taktirde kim Rabbine mülâki olmayı (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı) dilerse, o zaman salih amel (nefs tezkiyesi) yapsın ve Rabbinin ibadetine başka birini (bir şeyi) ortak koşmasın.”

Bu kavuşmayı gercekleştirebilenlerin var olduğuna dair de Bakara sûresinin 156. âyetinde yüce Rabbimiz buyuruyor ki ;
2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O'na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O'na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.


2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab'lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O'na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.

 
Burada Rabbimiz iki dönüşten bahsediyor ve bu dönüşten biri bu dünyada iken dönüş, diğeri ise öldükten sonraki dönüştür. Öldükten sonraki dönüş bizim elimizle olan bir dönüş değildir. Şu dünyada kim bir an önce ölümle Allah'a dönmeyi ister?
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak!

Bakara 46. ayet-i kerimede açık bir Allah'a dönüş emri var. Eğer bu ölümle Allah'a dönüş emri ise, Allah herkese intihar etmesi emrini veriyor demektir. İntihar ise İslâmda yasaktır, intihar eden cehennemliktir. Allah'ın herkese intihar emrini vermesi söz konusu olamayacağına göre, dönüş emri dünya hayatındaki dönüşe aittir, vuslat emredilmektedir.
11-7-2- ÖLÜMLE ALLAH'A DÖNÜŞ
Al-i İmran Sûresi'nin 102. âyet-i kerîmesinde;
3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı “O'nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah'a) teslim olmadan ölmeyin!


2/BAKARA-132: Ve vassâ bihâ ibrâhîmu benîhi ve ya’kûb(ya’kûbu), yâ beniyye innallâhestafâ lekumud dîne fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ve, İbrâhîm (a.s) onu (Allah'a teslim olmayı) kendi oğullarına vasiyet etti. Ve Yâkub (a.s) da: “Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz, Allah'a teslim olmadan ölmeyin.” diye (vasiyet etti)..

Ve Al-i İmran Sûresi'nin 145. âyet-i kerîmesinde buyruluyor ki;

3/ÂLİ İMRÂN-145: Ve mâ kâne li nefsin en temûte illâ bi iznillâhi kitâben mueccelâ(mueccelen), ve men yurid sevâbed dunyâ nu’tihî minhâ, ve men yurid sevâbel âhirati nu’tihî minhâ, ve se neczîş şâkirîn(şâkirîne).
Ve bir kimsenin, Allah'ın izni olmadan ölmesi olmamıştır (olamaz), o (ölüm), süresi tayin edilmiş bir yazıdır. Ve kim dünya sevabı isterse, kendisine ondan veririz, ve kim ahiret sevabı isterse, kendisine ondan veririz. Ve şâkirleri (şükredenleri) yakında mükâfatlandıracağız.

Demek ki, ölümle oluşan olay bizim irademizin dışında oluşuyor. Rabbimiz bizim irademize sesleniyor. Dehr Sûresi'nin 3. âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki;
76/İNSÂN (DEHR)-3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ(kefûren).
Muhakkak ki Biz, onu (Allah'a ulaştıran) yola hidayet ettik. Fakat o, ya (Allah'a ulaşmayı diler) şükreden olur, ya da (Allah'a ulaşmayı dilemez) küfreden olur.

Yani herşey kulun serbest iradesine terkedilmiş ve Allahû Tealâ İsra Sûresi'nin 18. âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki;
17/İSRÂ-18: Men kâne yurîdul âcilete accelnâ lehu fîhâ mâ neşâu li men nurîdu summe cealnâ lehu cehennem(cehenneme), yaslâhâ mezmûmen medhûrâ(medhûren).
Kim acele (bu dünyada acil) olarak isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi ona orada acele verdik. Sonra onu cehennem ehli kıldık. Zemmedilmiş (ayıplanmış) ve (rahmetten) kovulmuş olarak, ona (cehenneme) atılır.

.
11-7-3- VUSLAT EMRİ
Demek ki, Allahû Tealâ kulun talebi doğrultusunda hareket edeceğini buyuruyor. Demek ki, Rabbimize mülâki olma durumu var ve bu mülâki olmayı bir gün gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz. Mülâki olma emrini ise Rabbimiz 11 ayrı yerde "Rabbine dön!" şeklinde vermiştir. (Bakınız 11-6-3)
Bu 11 âyet-i kerîmede Rabbimize mülâki olmamız için Rabbimiz kendine çağırıyor. Bu emirler dünya hayatında serbest iradeye verilmiş 11 tane emirdir. İşte insanlar bu istikamette hareket etmedikleri müddetçe demek ki, hüsrana uğramaları söz konusudur. Peki nasıl dönüp teslim olacağız, nasıl mülâki olacağız? Bu konuda Rum Sûresi'nin 7. âyet-i kerîmesinde beyan olunanlar gibi olmamamızı istiyor, Allahu Tealâ.
30/RÛM-7: Ya’lemûne zâhiren minel hayâtid dunyâ, ve hum anil âhıreti hum gâfilûn(gâfilûne).
Onlar, dünya hayatının zahirini (görünen kısmını) bilirler. Ve onlar, ahiretten gâfil olanlardır.

30/RÛM-8: E ve lem yetefekkerû fî enfusihim, mâ halakallâhus semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı ve ecelin musemmâ(musemmen) ve inne kesîran minen nâsi bi likâi rabbihim le kâfirûn(kâfirûne).
Onlar, kendi nefsleri hakkında tefekkür etmiyorlar mı (düşünmüyorlar mı)? Allah gökleri ve yeri ve ikisinin arasındaki şeyleri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre ile yarattı. Ve muhakkak ki insanların çoğu, Rab'lerine mülâki olmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) inkar edenlerdir.


11-7-4- EMANETLERİN ALLAH'A TESLİMİ
Ahzab Sûresinin 72. âyet-i kerîmesinde Rabbimiz buyuruyor ki;
33/AHZÂB-72: İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen).
Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir.

Âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki;
4/ NİSA - 58: İnnallahe ye'mürüküm en tüeddûl'emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtüm beynennâsi en tahkümû bil'adl, innallahe ni'immâ ye'izuküm bih, innallahe kâne semiy'an basıyrâ.
Allah emanetleri mutlaka sahibine teslim etmenizi emreder. İnsanlar arasında hakemlik ettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah bununla size bir nimet veriyor. Ve Allah işiten ve bilendir.
Bu emanetlerin birincisi ruhrtur. Zaten ruh Rabbimizin emrindendir ve Rabbimize kavuşarak mülâki olacaktır. Onun huzurunda toplanacak değildir. Mülâki olmak kavuşmaktır, ilka olmaktır. İşte ilk teslimiyeti gerçekleştirecek olan ruhtur. Ruhun Rabbimize nasıl varacağını Rabbimiz Fatır Sûresi'nin 18. âyet-i kerîmesinde ifade buyuruyor.
35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâh(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah'adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah'a döner, ulaşır).

Diger taraftan Fecr Sûresi'nin 27, 28. âyet-i kerîmelerinde;
89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!


89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak!

 
Kulun ruhunu Allah'a ulaştırabilmesi için nefsin de bir görevinin ortaya çıktığını görüyoruz. Nefs tezkiyesi ve 3. cesedimiz olan nefsimizin tezkiyesi ile ruhun Allah'a ulaştırılması arasında bir paralellik görmekteyiz. Ve işte Rabbimiz Maide Sûresi'nin 105. âyet-i kerîmesinde nefsimiz için şöyle buyuruyor;
5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.

.
Demek ki, biz nefsimizi tezkiye edip Allah'a hidâyet olmazsak yani dönemezsek, sonunda bizim irademiz dışında mutlaka O'na döndürüleceğiz. İşte bu dönüş ikinci dönüş, mecburi dönüştür. Halbuki bize emredilen birinci dönüştür, onun da nefsin tezkiyesi ile mümkün olduğu ortaya çıkıyor. Demek ki, ruhun Allah'a ulaştırılması nefsin tezkiyesi ile mümkündür. Nefsin temizlenmesinin ne şekilde yapılacağı hakkında daha önce bilgiler verilmiştir. Nefs tezkiyesi mürşidsiz olamayacağına göre, yapılması gereken şey açıktır.
İkinci teslim ise fizik vücudun teslimidir. Kişi amilüssalihat işlemeye devam eder. Zikrini arttırır. Ve bir gün artan zikri sebebiyle kalp % 91 aydınlığa ulaşır. İşte o zaman o kişi vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim edecektir.
4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm'in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm'i dost edindi.

.Kalpteki % 9 karanlık, daimi zikre ulaşarak tamamen aydınlanınca o kişi nefsini de Alah'a teslim etmiş olacaktır.
98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.

Böylece Nisa 58'deki emanetler Ruh - Fizik Vücut - Nefs kademe kademe Allah'a teslim olacaklardır. Ruh Allah'a teslim olduğu zaman nefs rehinedir. Henüz emanet değildir. Ama fizik vücut emanettir. Ne zaman fizik vücudu Allah'â teslim ederiz, o zaman nefsimiz emanet durumuna geçecektir. Ve bundan sonraki son emanet olan nefste Allah'a teslim olarak 3 emaneti Allah'a teslim etmiş oluruz, İslâm oluruz.

11-8- HEVA ve HEVESE TÂBÎ OLMAMAK
VEYA HİDAYETÇİYE TÂBİ OLMAK

11-8-1- HEVA VE HEVESE TÂBÎ OLMAMAK
Rabbimiz, Naziat Sûresi'nin 37, 38 ve 39.âyet-i kerîmelerinde,
79/NÂZİÂT-37: Fe emmâ men tagâ.
Fakat, artık kim taşkınlık etmiş (haddi aşmış) ise.

79/NÂZİÂT-38: Ve âserel hayâted dunyâ.
Ve dünya hayatını tercih etmiş ise.

79/NÂZİÂT-39: Fe innel cahîme hiyel me’vâ.
O taktirde, muhakkak ki alevli ateş (cehennem), o, barınacak yerdir.

Aynı Sûrenin 40. ve 41. âyet-i kerîmelerinde de;
79/NÂZİÂT-40: Ve emmâ men hâfe makâme rabbihî ve nehennefse anil hevâ.
Ve fakat, kim Rabbinin makamından korkmuş ve nefsini heveslerinden nehyetmiş ise (heveslerine uymamışsa).

79/NÂZİÂT-41: Fe innel cennete hiyel me’vâ.
O taktirde, muhakkak ki cennet, o, barınacak yerdir.

Demek ki, nefsin çok önemli bir yeri var. Önce nefsi bu kötülüklerden nasıl alıkoyabiliriz? Zaten Rabbimiz nefsi yedi katlı bir apartman gibi inşâ etmiş.
En'am Sûresi'nin 98. âyet-i kerîmesinde buyruluyor ki;
6/EN'ÂM-98: Ve huvellezî enşeekum min nefsin vâhıdetin fe mustekarrun ve mustevda’(mustevdaun), kad fassalnal âyâti li kavmin yefkahûn(yefkahûne).
Sizi bir tek nefsten (Âdem (A.S)'dan) yaratan ve böylece (sizin için) kararlı bir kalma yeri (fizik vücudumuz için yeryüzü: dünya), bir de emanet kalma yeri (nefsimiz için cennet ve cehenneme gitmeden önce geçici olarak beklenilen yer; berzah âlemi) dizayn eden O'dur. Fıkıh eden bir toplum için, âyetleri ayrı ayrı detayları ile açıkladık.

11-8-2- ALLAH'IN RAHİM ESMASININ TECELLİSİ
12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm'dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).

Demek ki, nefsini kötülüklerden alıkoymak isteyen kişi Rabbinin koruduğu bir hale gelmek durumundadır. Rabbimizin koruduğu nefs haline nasıl gelinir? O hale gelmek nasıl mümkün olur? Bu konuda Allahû Tealâ Hud Sûresi'nin 118, 119. âyet-i kerîmelerinde buyuruyor ki;
11/HÛD-118: Ve lev şâe rabbuke le cealen nâse ummeten vâhideten ve lâ yezâlûne muhtelifîn(muhtelifîne).
Ve Rabbin, şâyet dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa ihtilâflar devam edecek.

11/HÛD-119: İllâ men rahime rabbuk(rabbuke), ve li zâlike halakahum, ve temmet kelimetu rabbike le emleenne cehenneme minel cinneti ven nâsi ecmaîn(ecmaîne).
Rabbinin rahmet ettiği (Rahîm esmasıyla tecelli ederek rahmet nuru gönderdiği) kimseler (ihtilâfa düşmeyip Allah'a ulaşmayı dileyenler) hariç. Ve onları (insanları), bunun için (ihtilâfa düşenlerle düşmeyenleri ayırmak için) yarattı. Rabbinin (ihtilâfa düşenler yani Allah'a ulaşmayı dilemeyenler için) sözü tamamlandı: Cehennemi mutlaka tamamen insanlar ve cinlerle dolduracağım.

Nefslerini hüsrana düşürenler ise Mü'minun Sûresi'nin 103. âyetine göre ebediyen cehennemde kalacaktır.
Allah'ın dünya hayatında Allah'a mülâki olmak konusunda inzal ettiği âyet-i kerîmeleri bilip de nakzedenler, yalanlayanlar için, demek ki sonsuz bir cehennem azabı geçerlidir. "Allah'a dünya hayatında ulaşmayı arzu etmeyenler, tamamen kendilerini dünya hayatına verenler ise Allah'ın âyetlerinde gâfildirler." buyuruluyor.
10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-11: Ve lev yuaccilullâhu lin nâsiş şerresti’câlehum bil hayri le kudiye ileyhim eceluhum, fe nezerullezîne lâ yercûne likâenâ fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Ve eğer Allah onların hayrı acele istemeleri gibi insanlara şerr için acele etseydi, elbette onların ecelleri yerine getirilirdi (kaza edilirdi). Fakat (hayatta iken) Bize ulaşmayı dilemeyen kimseleri, isyanları içinde şaşkın bırakırız.

 
Zaten sadece dünya nimetlerini isteyenlerin cehennemlik olduğu İsrâ Sûresi'nin 18. âyet-i kerîmesinde açıklanmaktadır.
17/İSRÂ-18: Men kâne yurîdul âcilete accelnâ lehu fîhâ mâ neşâu li men nurîdu summe cealnâ lehu cehennem(cehenneme), yaslâhâ mezmûmen medhûrâ(medhûren).
Kim acele (bu dünyada acil) olarak isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi ona orada acele verdik. Sonra onu cehennem ehli kıldık. Zemmedilmiş (ayıplanmış) ve (rahmetten) kovulmuş olarak, ona (cehenneme) atılır.

Diğer taraftan Şems Sûresi'nin 7,8,9 ve 10. âyet-i kerîmelerinde şöyle buyrulmaktadır.
91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.

91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.

Demek ki nefsimizi mutlaka tezkiye ve terbiye etmek mecburiyetindeyiz. Zaten Mâide Sûresi'nin 105. âyet-i kerîmesinde Rabbimiz bize bir görev vermiş, nefsimizi tezkiye etmemiz istikametinde.
5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.

Demek ki burada da nefsimizin tezkiyesinin üzerimize borç olduğu ve nefsimizi kötülüklerden arındırabilmenin ancak onu tezkiye, terbiye etmekle mümkün olduğu buyuruluyor.

11-8-3- HEVA VE HEVESE TâBî OLMANIN SONUCU
Diğer taraftan hevasına tâbî olanlar için yani Kasas Sûresi'nin 50. âyet-ı kerîmesinde Rabbimiz şöyle buyuruyor.
28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah'tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.

"Allah'dan bir hidâyetçiye tâbî olmadan hevesine uyandan daha açık delâlette olan kim vardır?" Burada hevesine uyanın mutlaka Allah'dan bir davetçiye uymadığını ve bundan dolayı dalâlete düştüğünü görüyoruz. Zaten bu istikamette Beyazitî Bestamî hazretlerinin bir sözü var; "Şeyhi olmayanın, şeyhi şeytandır.".
45/CÂSİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah'tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Allahû Tealâ da bu sözü teyid eder. Kehf Sûresi'nin 17. âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruluyor;
18/KEHF-27: Vetlu mâ ûhıye ileyke min kitâbi rabbik(rabbike), lâ mubeddile li kelimâtihî ve len tecide min dûnihî multehadâ(multehaden).
Sana, Rabbinin Kitab'ından, vahyolunanı oku! O'nun kelimesini değiştirecek yoktur. Ve O'ndan (Allah'tan) başka yönelinecek bulamazsın (yönelinecek yoktur).

Demek ki bize bir yol gösterici (bir hidâyetçi) olması halinde biz nefsimize, hevesimize uymuyoruz. İşte bu istikamette Rad Sûresi'nin 7. âyet-i kerîmesinde;
13/RA'D-7: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihî), innemâ ente munzirun ve li kulli kavmin hâd(hâdin).
Ve kâfirler derler ki: “O'nun üzerine Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Sen, sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için hidayetçi vardır (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde).

Biz her kavim için mutlaka Allâh'a hidâyet eden bir görevli kılarız, buyuruluyor. Demek ki nefsin hevesinden kurtulabilmek için nefse tâbî olmamak için, kötülüklerden arınabilmek için, bir taraftan nefis tezkiyesi için gayret, diğer taraftan da Allah'dan bir hidâyetçinin bulunması ve ona tâbî olunması gerekiyor.
20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O'na tabi olmuş bütün sahabe de davet etmişlerdir.
12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah'ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah'ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”

 

 

 

Kitaplar » Mutluluk Tasavvuf İslam

  • Önsöz
  • Kâinatın Yaratılması
  • Hız Kanunları
  • İnsanın Yaratılışı
  • Kur'an-ı Kerim ve Kutsal Kitaplar
  • Serbest İrade
  • Peygamberler
  • Her Peygamber Resuldur Ama Her Resul Peygamber Değildir
  • İman ve Küfür
  • Zikir ve Diğer İbadetler
  • Cennet ve Cehennem
  • Cennete Ulaşmanın Kur'an-ı Kerimimizdeki İncelikleri
  • Mürşid Nasıl Bulunur?
  • Allah'ın Koruması Altına Girmek
  • Hayatta İken Allah'a Ulaşmayı Dilemek
  • Ruhun Allah'a Ulaşması ve Teslimi
  • İrşad ve Mürşid
  • Kur'ân-ı Kerim Lafzı ve Ruhu (Tefsir) | Türkçe Kur'an Meallerini Kıyasla
    İmam İskender Ali Mihr | NUR Tv

    Uluslararası Mihr Vakfı (Türkçe) | International Mihr Foundation (English) | Die MIHR Stiftung (Deutsch) | La Fondation Mihr (Française)