Anasayfa MİHR VAKFI Görsel Eserler Yazılı Eserler Canlı Yayın
404
Anasayfa » Kitaplar » Tevhid » 404

Mürşidin farz olmasını gerektiren temel unsur irşadın farz olmasıdır. İrşad, Allahû Tealâ tarafından üzerimize Bakara Suresinin 186. âyet-i kerimesiyle farz kılınmış. Şöyle söylüyor Yüce Rabbimiz: 2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. ...

Sunuş (Mutluluk)
Tevhid
Mürşidine Tabi Olmayan Kişi Tevhidin Dışındadır
Dalalette Olanların Durumu
Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Diğer Devlet Erkânına Yazılan Mektuplar
Cemaat Liderlerine Yazılan Mektuplar
Mürşid Farzdır, İrşad Farzdır
Basamaklar

404

Mürşidin farz olmasını gerektiren temel unsur irşadın farz olmasıdır. İrşad, Allahû Tealâ tarafından üzerimize Bakara Suresinin 186. âyet-i kerimesiyle farz kılınmış. Şöyle söylüyor Yüce Rabbimiz:

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).


ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne): Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).

İşte Allahû Tealâ'nın daveti irşad. Allahû Tealâ hepimizi irşada davet ediyor. Şura Suresinin 47. âyet-i kerimesiyle bütün davetler üzerimize farz kılınmış. Allahû Tealâ diyor ki, bu âyet-i kerimede;

42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).


"İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi)"


"Allah'tan o geri çevrilmesi mümkün olmayan gün, (ölüm günü) gelmeden önce Allah'ın davetine icabet edin!" diyor.

Demek ki Allahû Tealâ bizi irşada davet ediyor. Davet bu sebeple farz. Şura 47 davetlerin farziyeti bir defa daha vurgulanıyor.

Öyleyse irşad farz mıdır? İrşad farzdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, irşadı farz kılmıştır. Bundan 14 asır evvel bütün sahabe irşada ulaşmış mıydı? Evet. Allahû Tealâ Hucurat Suresinin 7. âyet-i kerimesinde şöyle söylüyor;

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


(Ey sahabe!) Lâkin Allah size imanı sevdirdi; fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. Hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı.

Ve sonra, bütün dünyaya, kâinata açıklama yapıyor;

"İşte onlar irşada ulaşanlardır." diyor.

Bütün sahabe irşada ulaşmış. Allah'ın insanların üzerine farz kıldığı irşada bütün sahabe ulaşmış.

MÜRŞİD FARZDIR

İrşadın farz olduğunu gördük, sahabenin de irşada ulaştığını gördük. Acaba mürşid de farz kılınmış mı? Kılınmış. Cinn Suresi 14. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

72/CİNN-14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).
Ve gerçekten bizden, (Allah’a) teslim olanlar da var ve bizden kasitun (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allah’a) teslim olmuşsa işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir).


"Sizlerden Allah'a teslim olanlar da var, kalpleri kasiyet bağlamış olanlar da var; kim Allah'a teslim olmayı dilerse mürşidini arar."

Demek ki Allah'a teslim olmayı dileyen kişinin teslim olabilmek için mutlak mürşidden geçmesi gerek.

Allahû Tealâ açık bir şekilde mürşidin gerekliliğini söylemiş mi Kur'ân-ı Kerim'de? Evet. Bu noktadan hareketle ne gördük? Demek ki insanoğlunun mürşidini araması gerekiyor. Aramazsa ne olur? Aramazsa, o kişi için bir mürşid bulma işlemi tahakkuk etmeyecektir, mürşid bulunmayacaktır. İşte bu hususu Allahû Tealâ Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesinde bizlere ifade etmiş. Diyor ki:

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi): Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir.

ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden): Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

Neden bulunmaz? Çünkü, o kişi mürşidini aramamıştır. Aramadıysa, mürşid istemediyse, bulması da elbette mümkün değildir.

Öyleyse, demek ki bir insanın dalâletten kurtulması için mutlaka mürşidine ulaşması gerekiyor. Yoksa kişi dalâlette. Âyet-i kerime son derece açık;

"Allah kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz."

Bulunsaydı ne olacaktı? O kişi mürşidini arasaydı mutlaka Allahû Tealâ ona mürşidini gösterecekti. O kişi mürşidine ulaşacaktı ve dalâletten de kurtulacaktı. Bu âyet-i kerimede mürşidine ulaşmayan bir kişinin dalâlette olduğu vurgulanmış. İşte bundan başka daha 9 tane âyet-i kerimeyle, yani tam 10 âyet-i kerimeyle Allahû Tealâ bizlere şunu söylüyor; eğer bir insan mürşidine ulaşamazsa, o kişi dalâlette kalır. Allah'ın indinde 2 grup insan var;

* Hidayette olanlar
* Dalâlette olanlar

Bir insanın dalâletten hidayete adım atabilmesi, o kişinin mutlaka mürşidine ulaşmasına bağımlı. Kısaca şunu söyleyebiliriz;
İnsanoğlu doğumundan itibaren, doğduğu andan itibaren, mürşidine ulaştığı güne kadar dalâlettedir. O gün, mürşidine ulaştığı gün hidayete adım atar ama hidayete ermez. Hidayete ermesi için 21 basamaklık bir yolculuğu tamamlaması ve Allah'a ulaşması gerekir. İşte hidayete ermek demek, insan ruhunun Allah'a ermesi demektir. Böyle bir vetirenin tamamlanması ise 21 tane basamağa ihtiyaç gösterir.

MÜRŞİDE ULAŞMAK FARZDIR

Öyleyse bir insan mürşidine ulaştığı zaman dalâletten hidayete adım atar ama hidayete ermez. Mürşidine ulaşmadığı sürece, böyle bir şeyi talep etmediği sürece, o kişinin dalâlette olduğunu söylüyor 10 âyet-i kerime.

1. âyet-i kerimeyi tekrar edelim: Kehf 17

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden): Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

2. âyet-i kerime; Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ şöyle buyuruyor;

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


Habibim, eğer senin davetine icabet etmezlerse, bil ki onlar heva ve heveslerine tâbî olmuşlardır (nefslerine tâbî olmuşlardır.) Kim Allah'ın davetçisine değil de, kendi hevasına (kendi nefsine) tâbî olursa ondan daha çok dalâlette olan kim vardır?

Demek ki bir insan mürşidine ulaştığı güne kadar, hidayetçiye ulaştığı güne kadar dalâlette. Ulaştığı gün dalâletten hidayete adım atacak.

3. âyet-i kerime; Taha-123 aynı şeyi Allahû Tealâ şöyle ifade ediyor;

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”


Hadi hepiniz oradan aşağı inin! Birbirinize düşman olarak. Yaşadığınız devirde sizlere hidayetçilerimiz gelecek; kim o hidayetçilere tâbî olursa, sadece onlar dalâletten kurtulurlar ve şaki de olmazlar.

Demek ki bir insanın dalâletten kurtulduğu an öyle bir an ki, zamanın bütün parçalarında yaşayan insanların yaşadıkları devirde mutlak Allah'ın murşidleri var, hidayetçileri var. Bu hidayetçiler her yerde her zaman var olacaklar. Ve kişi Allah'ın kendisi için tayin ettiği hidayetçiye ulaşmazsa, ona tâbî olmazsa o zaman bu kişinin dalâlette olduğunu görüyoruz.

4. âyet-i kerime; Casiye Suresinin 23. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ diyor ki;

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


Habibim, o hevalarını, nefslerini kendilerine ilâh edinenleri görmüyor musun? Allah onları bir ilim üzere dalâlette bırakmıştır. Onların kalpleri mühürlüdür, kalplerindeki işitme hassası mühürlüdür, kalplerideki basar isimli görme hassasının da üzerinde gışavet adlı bir perde vardır, (yani göremezler).

Öyleyse demek ki, Allahû Tealâ bu baştan söylediğimiz 4 tane âyet-i kerimeyle mürşide ulaşmadıkça bir insanın dalâlette olduğunu söylüyor.

5. ve 6. âyet-i kerimeler; Âli İmrân Suresinin 164. âyet-i kerimesi ve Cuma Suresinin 2. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor ki;

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.


62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.


Mü'minlerin üzerine bir ni'met olmak üzere Allah onların arasında mürşidler, resûller bas eder (hayata getirir). Onların arasında görev yapmak üzere. (Onların arasından birini ve onların arasında görev yapmak üzere.) Bu mürşidler o insanlara Allah'ın âyetlerini okurlar, onların nefslerini tezkiye ederler, onlara kitap öğretirler, onlara hikmet öğretirler. Bu mürşidlere (bu resûllere) tâbî olmadan evvel onlar, apaçık bir dalâlet içinde idiler.

Diğer âyet-i kerime ise, Allahû Tealâ aynı şeyleri söylüyor. Ama bu defa Yüce Rabbimiz, ümmilerin içinde bir resûl beas eden O'dur, diye başlıyor sözlerine. Birincisinde muhatabı müminler; başlarının üzerine Allah'ın nimet verdiği (mürşidin ruhunu göndererek nimet verdiği) müminler. İkincisinde de ümmiler. Âyet-i kerimelerin geri kalan kesimleri aynı.

7. âyet-i kerime; Ahkâf 32, Allahû Tealâ buyuruyor;

46/AHKÂF-32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.


"O Allah'ın davetçilerine tâbî olmayanlar var ya, onlar Allah'ı yeryüzünde aciz bırakacaklarını mı zannediyorlar. Oysaki onların da Allah'tan başka dosları yoktur. Onlar, Allah'ın davetçisine tâbî olmadıkları için apaçık bir dalâlet içindedirler."

8. âyet-i kerime; Nahl 36 Allahû Tealâ buyuruyor ki,

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


"Biz bütün kavimlerin içinde resûller bas ederiz; mürşidler hayata getiririz. O kavimlerde bulunan insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da, Allah'a kul etsinler diye. Bir kısmı bu sebeple hidayete erdiler; bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu."
Demek ki o mürşidlere, resûllere kimler tâbî olmuşsa, resûller sebebiyle hidayete ermişler. Ama diğerleri bunu yapmadıkları için dalâlette kalmışlar.

9. âyet-i kerime; Zümer 22, 23 Allahû Tealâ buyuruyor;

39/ZUMER-22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


"İşte bu Allah'ın hidayetidir ki, Allah bununla dilediğini hidayete erdirir. Kimi de dalâlette bırakırsa o kişi için bir Hidayetçi yoktur."

Aynı sebep: Kişi aramamış mürşidini, hidayetçiyi, bulması da söz konusu olmamış.

10. âyet-i kerime; Araf 186

7/A'RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).


"Allah dilediğini dalâlette bırakır. Kimi dalâlette bırakmışsa o kişi için bir hidayetçi yoktur. Allah, dalâlette olanları isyanları içinde şaşkın bir halde bırakır."

Öyleyse 10 âyet-i kerime bizlere mürşidine ulaşamayan kişinin dalâlette olduğunu söylüyor.

MÜRŞİDİNE ULAŞAMAYANIN SONU

8 grup âyet-i kerime dalâlette olanların ne yazık ki cennete gitmelerinin imkânsız olduğunu söylüyor. İşte 8 grup âyet-i kerime:

1. grup âyet-i kerime; Nisa 167,168,169 Allahû Tealâ şöyle buyuruyor;

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).
Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


Allahû Tealâ şöyle söylüyor; Onlar muhakkak ki küfür üzeredirler ve Allah'ın yolundan saptırırlar. Andolsun ki, onlar uzak bir dalâlet içindedirler. Onlar ki, küfür üzeredirler ve zalimdirler. Allah onlara asla mağfiret etmeyecektir (onların günahlarının sevaba çevirmeyecektir) ve onları Sıratı Mustakîm'e hidayet etmeyecektir (ulaştırmayacaktır). Onları cehennem yoluna (cehennem tarikine) ulaştıracaktır ve orada ebedî olarak kalacaklardır.

Kimler bunlar? Uzak bir dalâlet içinde olanlar, dalâletin içinde olanlar.

2. grup âyet-i kerime; Araf-178 ile Müminun-103'de oluşuyor. Araf 178'de Allahû Tealâ diyor ki:

7/A'RÂF-178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir).


Ne olur bir insan hüsrana düşerse? Mu'minun 103 cevap veriyor Allahû Tealâ diyor ki:

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


Öyleyse nefslerini hüsrana düşürenler cehennemde ebedî kalacaklar. Kimler nefslerini hüsrana düşürüyorlar? Dalâlette olanlar. Allah'ın dalâlette bıraktığı kişiler.

3. grup âyet-i kerime; Araf 179 Allahû Tealâ buyuruyor ki;

7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.


Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi: Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık).
lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ: Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler.
ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ: Onların gözleri vardır, onunla görmezler.
ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ: Onların kulakları vardır, onunla işitmezler.
ulâike kel en’âmi bel hum edallu: Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler.
ulâike humul gâfilûn(gâfilûne): İşte onlar, onlar gâfillerdir.

Kimler bunlar? Dalâlette olanlar. Hayvanlardan da daha çok dalâlette olanlar. Nerede? Cehennemdeler.

4. grup âyet-i kerime; İsra 97 Allahû Tealâ diyor ki:

17/İSRÂ-97: Ve men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehum evliyâe min dûnih(dûnihî), ve nahşuruhum yevmel kıyâmeti alâ vucûhihim umyen ve bukmen ve summâ(summen), me’vâhum cehennem(cehennemu), kullemâ habet zidnâhum saîrâ(saîren).
Ve Allah, kimi (Kendisine) ulaştırırsa, artık o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse), o taktirde onlar için O’ndan (Allah’tan) başka dostlar bulamazsın. Ve kıyâmet günü onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü (sürünerek) haşrederiz. Onların me’vası (kalacakları yer) cehennemdir. Ve Biz, onlara (ateşin) her sönmeye yüz tutuşunda (alevli ateşi) arttırdık (arttırırız).


Kimler bunlar? Dalâlette olanlar.

5. grup âyet-i kerime; Kehf Suresinin 104, 105, 106. âyet-i kerimeleri, Allahû Tealâ şöyle söylüyor;

18/KEHF-103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).
De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”

18/KEHF-104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).
Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.

18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).
İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.

18/KEHF-106: Zâlike cezâuhum cehennemu bimâ keferû vettehazû âyâtî ve rusulî huzuvâ(huzuven).
(Âyetlerimi) örtmeleri (inkâr etmeleri) ve âyetlerimi ve resûllerimi alay konusu edinmeleri sebebiyle, onların cezası işte bu cehennemdir.


Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ: Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır.
ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an): Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar (en iyi ibadetleri yapmaktadırlar).
Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim: İşte onlar, Rab'lerinin âyetlerini inkâr etmişlerdir.
ve likâihî: Ve Allahû Tealâ'ya ulaşmayı inkâr etmişlerdir.
fe habitat a’mâluhum: Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti).
fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen): Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.
Zâlike cezâuhum cehennemu: onların cezası işte bu cehennemdir.
bimâ keferû: (Âyetlerimi) örtmeleri (inkâr etmeleri), küfürleri sebebiyle.
vettehazû âyâtî: ve âyetlerimi alay konusu edinmeleri sebebiyle
ve rusulî huzuvâ(huzuven): ve resûllerimi alay konusu edinmeleri sebebiyle

İşte bunlar dalâlette olanlar, mesaileri, çalışmaları sebebiyle dalâlete düşenler. Ve görüyorsunuz ki yerlerinin açıkça cehennem olduğunu söylüyor Allahû Tealâ:
 
Zâlike cezâuhum cehennemu: onların cezası işte bu cehennemdir.

6. grup âyet-i kerime; Furkan 34'de buyuruyor Allahû Tealâ;

25/FURKÂN-34: Ellezîne yuhşerûne alâ vucûhihim ilâ cehenneme ulâike şerrun mekânen ve edallu sebîlâ(sebîlen).
Cehenneme yüzleri üstü haşredilenler (toplananlar), işte onlar, gideceği mekânı şerli olanlar ve sebîlden sapanlar (dalâlette kalanlar)dır.


7. grup âyet-i kerime; Yasin 62, 63

36/YÂSÎN-62: Ve lekad edalle minkum cibillen kesîrâ(kesîran), e fe lem tekûnû ta’kılûn(ta’kılûne).
Ve andolsun ki sizden birçoklarını dalâlette bıraktı. Hâlâ akıl etmez misiniz?

36/YÂSÎN-63: Hâzihî cehennemulletî kuntum tûadûn(tûadûne).
Size vaadedilmiş olan cehennem (işte) budur.


Ve lekad edalle minkum cibillen kesîrâ(kesîran): Ve andolsun ki sizden birçoklarını dalâlette bıraktı.
e fe lem tekûnû ta’kılûn(ta’kılûne): Hâlâ akıl etmez misiniz?
Hâzihî cehennemulletî kuntum tûadûn(tûadûne): Size vaadedilmiş olan cehennem (işte) budur.

Kimler bunlar? "Sizden ne kadar çoğunuz dalâlettesiniz." diyor Allahû Tealâ. Dalâlette olanlar. İşte onlar için vaad olunan şey, cehennem. Gidecekleri yer, cehennem.

8. grup âyet-i kerime; Kamer 47, 48

54/KAMER-47: İnnel mucrimîne fî dalâlin ve suur(suurin).
Muhakkak ki mücrimler (suçlular), dalâlet ve çılgınlık içindedir.

54/KAMER-48: Yevme yushabûne fîn nâri alâ vucûhihim, zûkû messe sekar(sekare).
O gün yüz üstü (sürünerek) ateşe sürüklenirler. “Sekarın (alevli ateşin) dokunuşunu tadın!” (denir).


Dalâlette olanlar mücrimlerdir ve kızgın ateştedirler. O gün onlar ateşe sürüklenecekler.

alâ vucûhihim: yüz üstü (sürünerek)
zûkû messe sekar(sekare): “Sekarın (alevli ateşin) dokunuşunu tadın!” (denir).

Kimler bunlar?

fî dalâlin: dalâlette olanlar.

Demek ki 8 grup âyet-i kerime bizlere, dalâlette olanlar kimlerse, onların muhakkak cehenneme gideceğini söylüyor.

Öyleyse insanoğlu mürşidine ulaşamadığı takdirde dalâletteyse ve dalâlette olanlar mutlaka cehenneme gidecekse, o zaman korkunç bir olayla karşı karşıyayız. İnsanlar akıllarını başlarına toplayıp da mürşidlerini (hacet namazı kılarak) Allahû Tealâ'dan dilemezlerse, mürşidlerine ulaşmayı düşünmezlerse, ulaşmazlarsa, onların dalâlette olduğu kesin.

DİN ÖĞRETENLERİN SORUMLULUĞU

Ne yazık ki zamanımızda insanlar, özellikle insanlara din öğreten öğreticiler, insanlara Allah'ın mürşidinin farz olduğunu söylemekten imtina ediyorlar. Hatta mürşide ulaşmanın farz olmadığını söylüyorlar. Hatta gereksiz olduğunu söylüyorlar. Mürşide ulaşmadan da cennete gidilebileceğini söylüyorlar. Halbuki görüyorsunuz ki kim mürşidine ulaşamazsa dalâlettedir. Dalâlette olanın da cennete gitmesi normal şartlarda mümkün görünmüyor. İşte her devirde insanları ne yazık ki yanlış bilgileriyle, eksik bilgileriyle aldatan, yanlış yollara sevkeden din öğreticilerinin varlığını  söylüyor Allahû Tealâ Ahzab 67 ve 68'de:

33/AHZÂB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).
Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptık.”

33/AHZÂB-68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).
“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”


O cehenneme girenler derler ki; Yarabbi, biz devrimizin kübersına ve sâdatlarına tâbî olduk, onlara itaat ettik. Bu yüzden Senin, (Allah'ın) yolundan saptık ve cehennemdeyiz. Yarabbi, Sen onlara 2 kat azap ver. Onları en büyük lânetinle lânetle!

Büyükler, devrin üst seviye idarecileri; küberâ.
Ama sâdatlar: din öğreticiler.

Demek din öğreticilerinin içinde bir takım insanlar yanlış bilgiler veriyorlar. İşte bugün, o günlere ulaşmışız.
Allah'ın insanlara farz kıldığı irşadı, farz kıldığı mürşide ulaşamazlarsa mutlaka dalâlette olacak olan ve bu sebeple cehenneme gidecek olan insanlardan saklamaya çalışan din öğreticileri. İşte burada büyük bir problemle karşı karşıyayız.

İrşad farz mıdır? Gördük ki, farzdır.
Mürşid farz mıdır? Mürşide ulaşamayanın dalâlette olduğunu gördük.

MÜRŞİDE ULAŞMAK

Mürşid farz mıdır? Evet, farzdır: Maide Suresi 35. âyet-i kerimesi:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


vebtegû ileyhil vesîlete: ve O'na ulaştıracak vesileyi isteyin.

"Sizi kim Allah'a ulaştırmaya vesile olacaksa, o vesileyi, (Allah'tan) isteyin!" diyor Allahû Tealâ.

Allah'a ulaştırmaya vesile, işte bu, mürşiddir. Ve hepimiz Allah'tan mürşidimizi istemek mecburuyetindeyiz. Günde 45 defa Allahû Tealâ'ya, "Bize mürşidimizi ver, mürşidimizi yalnız Senden isteriz." diyoruz.

İşte Fâtiha Suresi, şöyle söylüyoruz;

iyyâke nestaîn(nestaînu): yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.
İhdinas sırâtel mustakîm(mustakîme): (Bu istiane'n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM'e hidayet et (ulaştır).

Bizi Sıratı Müstakîm'ine ulaştırman için yalnız Senden istianeyi isteriz. Kim ulaştıracaksa bizi Sana (Sıratı Müstakîm'e) kim ulaştıracaksa onu, o vesileyi yalnız Senden isteriz.

Bir insan Sıratı Müstakîm'e ulaşırsa ne olur? Sıratı Müstakîm, Allah'a ulaştıran yoldur. Nisa 175'de Allahû Tealâ Sıratı Müstakîm'in "Allah'a ulaştıran yol" olduğunu söylüyor. "Kendisine ve Sıratı Müstakîm'e ulaştırır." diyor.

4/NİSÂ-175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).
Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).


Allah, Kendisine sarılacak olanları, kendisine ulaşacak olanları, Kendine ve Sıratı Müstakîm'e ulaştırır.

Orada "ve" de kullanmamış. "Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm'e" diyor. Yani Allah'a ulaştıran bir yol olduğunu görüyoruz Sıratı Mustakîm'in. Bu olay, başka âyet-i kerimelerde de sabit. Sıratı Mustakîm, Allah'ın Zat'ına ulaştıran yolun adı. İşte En'am Suresi 87 ve 88. âyet-i kerimeler, Allahû Tealâ buyuruyor:

6/EN'ÂM-87: Ve min âbâihim ve zurriyyâtihim ve ihvânihim, vectebeynâhum ve hedeynâhum ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Ve onların babalarından, zürriyetlerinden (nesillerinden) ve kardeşlerinden onları seçtik. Ve onları Sıratı Mustakîm'e (Allah'a ruhu ulaştıran yola) hidayet ettik (ulaştırdık).

6/EN'ÂM-88: Zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu min ibâdihî, ve lev eşrakû le habita anhum mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
İşte bu Allah’ın hidayetidir. Kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve eğer şirk koşsalardı, elbette yapmış oldukları şeyler heba olurdu (boşa giderdi).


Sıratı Mustakîm Allah'ın hidayet yoludur ki, Allah bu yolla kullarından dilediğini hidayete erdirir.

Hidayet nedir?

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


innel hudâ hudallâh: Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah'a ulaşmasıdır.)

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


inne hudâllâhi huvel hudâ: Muhakkak ki Allah'a ulaşmak (Allah'ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.

Öyleyse hidayet, insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasıdır. Sıratı Mustakîm de hidayete ulaştırıyor. Sıratı Mustakîm, insanların ruhlarını Allah'a ulaştıran yol  ve biz, bizi kim Sıratı Mustakîm'e yani Allah'a ulaştıracaksa o kişiyi günde 45 defa Allahû Tealâ'dan istiyoruz  Fatihâ Suresiyle. Eğer 5 vakit namaz kılıyorsak, sünnetlerimizi de kılıyorsak, tam 45 tane Fatihâ Suresi okumak mecburiyetindeyiz ve her Fatihâ Suresiyle de bir defa daha, bir defa daha mürşidimizi Allahû Tealâ'dan istiyoruz; istiane yoluyla.

Öyleyse mürşidimize nasıl ulaşacağız? Hacet namazı kılarak ulaşacağız. Bu hususta istianenin istenmesi Bakara Suresinin 45 ve 46. âyet-i kerimelerinde anlatılmış:

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


İşte burada mürşide ulaşmanın farz olduğu birçok alanda bir defa daha ispat ediliyor.

Şunu bilelim ki, insanla Allah arasındaki ilişkilerde 28 tane basamak vazedilmiş Kur'ân-ı Kerim'de. Bu 28 basamağın hepsini Vel AsrSuresi anlatıyor bizlere.

103/ASR-1: Vel asr(asri).
Asra yemin olsun.

103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).
Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı).
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


Vel asr(asri): Asra yemin ederim.
İnnel insâne le fî husr(husrin): Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.
İllellezîne âmenû: ama amenû olanlar hariç, (Birinci 7 basamak).
ve amilûs sâlihâti: islâh edici emeller işleyenler hariç (İkinci 7 basamak).

Birinci 7 basamakta amenû oluyoruz. İkinci 7 basamakta islâh edici amellere yani nefs tezkiyesine başlıyoruz.

ve tevâsav bil hakkı: hakkı tavsiye edenler. Hakka ulaşıp da Hakkı tavsiye edenler. (Üçüncü 7 basamak).
ve tevâsav bis sabr(sabrı): sabrı tavsiye edenler. Sabra ulaşıp da sabrı tavsiye edenler. (Dördüncü 7 basamak).

Öyleyse 4 grup basamakla, 7 basamakla (28 basamakta) Allahû Tealâ bütün insanları en üst seviyeye sona ulaştırıyor.
 
İşte, böyle bir dizayn içersinde hacet namazını kılmak ve bunun sonuçları Bakara 45'de anlatılmış;

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.


Öyleyse Allahû Tealâ'dan istianeyle mürşidimizi isteyeceğiz ama huşû sahibi olduğumuz zaman mutlaka Allahû Tealâ mürşidimizi gösterecek, ondan evvel göstermezse sabredip huşû sahibi olmaya çalışacağız.

İşte bu basamakları kısaca söyleyerek hedefimize doğru yaklaşalım.

 

 

Kitaplar » Tevhid

  • Sunuş (Mutluluk)
  • Tevhid
  • Mürşidine Tabi Olmayan Kişi Tevhidin Dışındadır
  • Dalalette Olanların Durumu
  • Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Diğer Devlet Erkânına Yazılan Mektuplar
  • Cemaat Liderlerine Yazılan Mektuplar
  • Mürşid Farzdır, İrşad Farzdır
  • Basamaklar
  • Kur'ân-ı Kerim Lafzı ve Ruhu (Tefsir) | Türkçe Kur'an Meallerini Kıyasla
    İmam İskender Ali Mihr | NUR Tv

    Uluslararası Mihr Vakfı (Türkçe) | International Mihr Foundation (English) | Die MIHR Stiftung (Deutsch) | La Fondation Mihr (Française)