Anasayfa MİHR VAKFI Görsel Eserler Yazılı Eserler Canlı Yayın
İskender Erol Evrenosoğlu
Anasayfa » Kitaplar » Beklenen Mehdi O mu? » İskender Erol Evrenosoğlu

Soyu Boz oklu Han’a dayanan İskender Erol Evrenesoğlu, 29.11.1933 tarihinde Eşref Rumî Hazretleri'nin bir işareti ile İznik’te dünyaya gelmiştir. Dedesi Hacı Hilmi Efendi, Yunanistan’ın Selânik şehrinin Yenice kazasına yerleşmiş, son derece saygın ve aydın fikirli bir müftüdür. Babası Ali Bey, Türk tarihinde kahramanlıklarıyla ün kazanmış, Rumeli’de birçok kaleleri, şehirleri, köyleri zapt ederek Osmanlı İmparatorluğu’na büyük bölgeler katan, padişahlarca çok sevilen ve sayılan Evrenos B...

Teşekkür
Önsöz
Mehdi Nedir? İslam'da Mehdilik Varmıdır?
Mehdi (A.S)'ın Çıkış Alametleri
14 Asır sonra Tekerrür Eden Cahiliyye Devri
Hakikatler
Bid'atlerin Kaldırılması
Kur'anın Bütününe Tâbiiyet
Dinlerin Birleştirilmesi
Müspet İlimlerde Bilinmeyenlere sahip Çıkma
Öğretilmiş Deli Olarak İlan Edilmesi
Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in Soy Kütüğündeki Mevcudiyeti
Birlikte 27 Yıl
Talebeleri MEHDİ (A.S)’I Hangi İşaretlerinden Tanıdı
İskender Erol Evrenosoğlu
İskender Erol Evrenosoğlu Ve Manevi Hayata Geçiş
İmam İskender Ali M İ H R İle Adım Adım
Mihr Vakfının Kuruluşu
International Mihr Foundation Ve Allah'ın Üniversitesi’nin Kuruluşu
Din Adamlarına Gönderilen İhtarlar ve Tazvihler
MEHDİ (A.S)’ın Maddi Alandaki Eserleri
Manevî Alandaki Eserleri
Sâdık Can Dostları, Gönül Dostları O’nunla Yaşadıkları Hikmetli Anları Anlatıyor
Efendimizden Anılar Güncem’den Dersi Saadet Günleri

İskender Erol Evrenosoğlu

Soyu Boz oklu Han’a dayanan İskender Erol Evrenesoğlu, 29.11.1933 tarihinde Eşref Rumî Hazretleri'nin bir işareti ile İznik’te dünyaya gelmiştir. Dedesi Hacı Hilmi Efendi, Yunanistan’ın Selânik şehrinin Yenice kazasına yerleşmiş, son derece saygın ve aydın fikirli bir müftüdür. Babası Ali Bey, Türk tarihinde kahramanlıklarıyla ün kazanmış, Rumeli’de birçok kaleleri, şehirleri, köyleri zapt ederek Osmanlı İmparatorluğu’na büyük bölgeler katan, padişahlarca çok sevilen ve sayılan Evrenos Bey sülâlesindendir. Annesi Refet Hanım, Osmanlı kültürü ve terbiyesi ile yetişmiş bir hanımefendidir…

Evli ve iki çocuk babası olan İskender Erol Evrenesoğlu’ nun kızı, Yeşim Evrenesoğlu 1969, oğlu Oktay Evrenesoğlu 1973 doğumludur. Muhterem ablalarından Gazi Eğitim Fakültesi mezunu Neriman Hanımefendi ve Bursa Öğretmen Okulu mezunu Perihan Hanımefendi, tahsillerinin ardından evlenmiş ve birer eğitimci olarak uzun yıllar devlete hizmette bulunmuşlardır. Neriman Hanımefendi 21.11.2002, Perihan Hanımefendi ise 07.07.2007 tarihinde, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

İlk, orta ve lise tahsilini Bursa'da tamamlayan İskender Erol Evrenesoğlu, 1956'da İstanbul Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu (şimdiki Marmara Üniver sitesi), Banka ve Muhasebe Bölümünden mezundur. ODTÜ'de ekonomi üzerine mastır yapmış, 1957-1958 yılları arasında Kore’de askerlik görevini tamamlamıştır. Kamu İktisadi Teşekkülleri, T. Vakıflar Bankası ve DPT'de Müfettişlik, Müdürlük, Uzmanlık görevlerinde bulunan İskender Ali M İ H R Hazretleri, müfettiş olarak önce Bandırma, daha sonra da Tokat'ta vazife almıştır. 1972 yılında DPT'den ayrılarak fizibilite etütleri yapan bir iş yeri açmış, bir süre sonra İktisadi Planlama bölümünde çalışmak üzere Devlet Planlama Teşkilatındaki görevine geri çağrılmıştır. O yıllarda Planlama, teşvik ve uygulamada Türkiye İktisat Meseleleri dergilerinde ve Ticaretliler Dergisinde yazılar yazmış, Ege Dergisinde Teşvik ve uygulamayla alâkalı yeni çıkan kararnameleri dizayn etmiştir.

İrşad yoluna o yıllarda adım atar İskender Erol Evrenesoğlu.

700 YILLIK OSMANLI SOYAĞACI

Hacı Evrenos Bey, Osmanlı tarihindeki 4 padişaha da hizmet etmiş, bizzat padişahların yanında ve emrinde çalışmıştır. Öyle ki Hacı Evrenos Beyi çok seven Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Bey, Orhan Bey’e şöyle vasiyet eder: “Evrenos Bey’in Beyliğiyle birleşin. Onun askeri de bize katılsın, daha büyük zaferler kazanırsınız.”

Bu vasiyet üzerine Orhan Bey ve kardeşi Alaattin Bey, Evrenos Bey’e haber gönderirler. Bunun üzerine Evrenos Bey de Osmanlı Beyliği’nin askerlerine katılır ve I. Padişah Orhan Bey zamanından başlayarak, I. Murat, Yıldırım Beyazıt Han ve Çelebi Mehmet Sultan’ın tahta geçirildiği döneme kadar, 130 yıl Osmanlı devletine hizmet eder.

Evrenos Bey’in torunları da Osmanlı tarihine unutulmaz zaferler kazandırmıştır. II. Murat’ın, kahramanlıklarıyla adını tarihe kazımış olan Gazi Evrenos Bey’e yazmış olduğu mektup, İskender Ali Evrenesoğlu’nun tam bir Osmanlı torunu olduğunun da açık bir göstergesidir. 4 padişaha hizmet etmiş, Sultan I . Murad’ın “Mü’minlerin Emiri, Rum Vilâyetleri Fatihi” olarak hitap ettiği bu kahraman insan, Evrenesoğlu’nun dedesidir. Bu Muhterem zatın adı, çocuklara ve okullara verilmiştir.

Birinci Cihan Harbinin bittiği İstiklâl Savaşının başlamak üzere olduğu yıllardır. Yunanlılar, diğer düşman devletlerle birlikte bazı yerleri zapteder ve Türk halkına zulüm yapmaya başlarlar. Gözleri Yenice’de, Selânik’te, Yunanistan’da olan Türk zenginlerindedir.

5 kız ve 2 erkek çocuk babası olan Hacı Hilmi Efendi, Yunanistan'da kalmanın artık doğru olamayacağı düşünerek ailesini Türkiye’ye göndermeye karar verir. Düşmanın bir zarar vermesinden endişe ederek İskender Ali Evrenesoğlu’nun muhterem annesi Refet Hanımefendi’yi, 14-15 yaşlarında, akrabası olan Ali Bey’le evlendirir. Ve emniyetleri için onları Türkiye’ye gönderir. Dede, büyükanne ve diğer çocuklar, Yenice’de kalırlar. Dede Hacı Hilmi Efendi’nin tahmin ettiği şeyler nihayetinde gerçekleşir. Yunanlılar onu esir alırlar, diğer arkadaşlarını da kurşuna dizerler. Tam sıra Hacı Hilmi Efendi’ye geldiğinde bir Yunan subayı; “Sakın Hacı Hilmi Efendi’yi öldürmeyin. Biz burada bir kişiyi öldürürsek, Mustafa Kemal de orada birçok kişiyi öldürecek. Onun için onu bırakın.” der.

Bunun üzerine İskender Ali Evrenesoğlu’nun dedesi serbest bırakılır. Hacı Hilmi Efendi, hanımı ve diğer çocuklarını da alarak İstanbul’a gelip yerleşir. Kızları Refet Hanım ve eşi Ali Bey, Bursa’ya yerleşmiş durumdadır. Onlar da kızlarının özlemin e dayanamayıp Bursa’ya taşınırlar. Bu arada Evrenos Bey’den miras kalan Yunanistan’daki mallarına mukabil Türkiye’den çok miktarda mallar alırlar ve bütün bir aile, mâlî durumları iyi olarak rahat bir hayat sürerler.

REFET HANIM’IN ERKEK EVLÂT ARZUSU

Ahir Zamanın Müçtehidi, Devrin İmamı, İmam İskender Ali M İ H R Hazretlerinin muhterem anneleri Refet Hanımefendi, evliliğinin ilk yıllarında bir erkek evlât dünyaya getirir. Ancak bu güzel ve nurlu çocuk çok yaşamaz. Evlât acısı Refet Hanım’ı çok üzer ve tekrar bir erkek çocuğu olması için Rabbine yalvarmaya başlar. Günlerce gecelerce erkek evlât hasretiyle Allah’a yalvarır. Ancak bütün bu dualara rağmen Allahû Tealâ ona bir kız evlât verir. Refet Hanımıfendi beklentisine erişememenin verdiği üzüntü ile yanıp tutuşmaktadır. Oğlan çocuk hevesiyle bir süre sonra tekrar hamile kalır. O da kız olunca daha büyük bir üzüntü içine girer. O sıralarda Refet Hanım’ın muhterem eşleri Ali Bey, görevi gereği İznik’e tayin edilmiştir. Gerek yerli halk, gerekse orada çalışan memurlar tarafından ailece çok sevilirler. Bütün davetlere kızları küçük Perihan’ı ve Neriman’ı kucaklarında taşıyıp götürürler. Refet Hanımefendi’yle geçen her vakit, etrafındakiler için bir mutluluktur; çünkü o çok özel bir insandır. Etkileyici kişiliğinin yanı sıra fıkralar, hikâyeler, romanlar anlatarak insanları neşelendirmektedir.

İznik’te görev devam ederken, Refet Hanımefendi bir kez daha hamile kalır. Bu kez muhakkak erkek evlâdı olacaktır. Buna canı gönülden inanmıştır. Başka bir ihtimali düşünmek bile istememektedir.

Konak Meydanındaki evi, büyük Allah dostu Eşref Rumî Hazretleri’nin türbesine çok yakın olan Refet Hanım, sık sık küçük Perihan’ı da alarak türbe ziyaretine gider ve orada içtenlikle Rabbine dua eder. İçeride namazını kılıp dua ettikten sonra, her defasında bahçeye çıkıp mübarek zattan bu dileğinin kabulünü dilemektedir. Ve ne hikmettir ki; Refet Hanım bu dileğini her tekrarlayışında türbe bahçesindeki bir çam dalı; yaz olsun, kış olsun, gelip yüzünü yelpazelemekte ve okşar gibi hafif hafif başına dokunmaktadır.

Refet Hanım’ın kalbi Allah’a dönük, dilinde daim dua, sabırla yakarmaktadır.

Refet Hanımefendi’ye Verilen Büyük Müjde

Refet Hanımefendi bir yandan dua etmeye devam ederken, diğer yandan da istihâre namazı kılıp evlâdının cinsiyetini Allah’a sormaya karar verir. Kıldığı namaz sonrasında gördüğü rüyayı kendileri şöyle ifade etmektedirler:

“O gece rüyamda kapılar açıldı. Siyah cübbeli, başında püsküllü bir sarık, minyon, aydınlık, güler yüzlü fakat örtülü sarışın bir zat içeri girdi. Elinde sırmalı bir heybe... Odada bulunan iki divandan birine oturdu, birine de ben.

O büyük zat sordu:

- Kızım sabır! Ne istiyorsun bu kadar?

- Efendim, size ne malûm değil, ben bir oğul evlâdı istiyorum.
Karnımdaki çocuğu merak ettim ve bu gece çok okudum. Cenab-ı Allah’ın bana lütfetmesini, beyan etmesini diledim.

- Peki kızım, sabret! Böyle bu kadar üstüne düşme.

- Peki efendim, dedim. Bir şeyler okudu ve:

- Şimdi heybeden çıkacaklara dikkat et! dedi.

- Peki, dedim. Önce bir el kadar büyük elmas çıkartıp sağ göğsüme taktı.

- Bu büyük kızın...

- Canım, onları biliyorum, dedim.

- Sabır dedik ya... Sesini çıkarma. Sen şimdi dinle!
Bir tane daha çıkardı; onu da sol tarafıma taktı. O da platin üzerine pırlanta... O da o büyüklükte. Ama nasıl ışıl ışıl... Bu da küçük kızın, kızım.

- Şimdi, dedi.

- Hah! Onu merak ediyorum.

- Evet, dikkat et şimdi heybeden çıkaracağım.

- Aman! Kız mı oğlan mı? deyince,

- Şimdi beyan olacak, dedi.

Çıkara çıkara bir büyük güzel kuş çıkardı. Kırmızı gözlü, gagası sarı, ama o kadar ışıl ışıl ki, ışıltısı bütün odaya, tavanlara vuruyor. Altın üzerine pırlanta işli renkli taşı göğsüme taktı ve iki elması da kapladı. Göğsümü de kapladı. İki elmasın arasına altın kuşu taktı, başı kalbimde, gagası kalbime doğru.

- Bu da karnındaki oğlan... Yavrum, bunlar hem hayırlı hem de munîs, iyi evlâtlar. Senin böylece üç evlâdın olacak.
Refet Annemiz heyecanlıdır; yine sorar:

- Peki herkese oğlan olduğunu söyleyebilir miyim?

- Evet, kime istersen söyle!... Üçü de hayırlı. Allah bunları sana bağışlasın. Bunları senden kimse alamaz. Göğsünde bırakıp çıkıyorum. İyi dikkat et... Böyle yine dara gelirsen ben yetişirim, deyip kapıdan çıktı ve gitti.”

Kutlu Doğum Geliyor, Gül Yaprakları Yağıyor Geceden…

Bir sonbahar sedası yankılanırken arş-ı âlâda, katmer katmer gül yaprakları yağıyordu geceden kâinata… Melekler kutlu doğumu müjdelerken cihana, İlâhî çeşmeden dökülen nur huzmelerinin dansına eşlik ediyordu gökte yıldızlar… Sen ışık ışık açtın diye kurumuş bağlarımıza, saadet dalgaları vuruyordu engin denizlerin koynundan,
kayıp şehrin kıyılarına….

Sen geldin ey sevgilim!... Nurunla, sancağınla, tahtınla… Doğumunla şereflendi kâinat, ilmek ilmek aşk dokundu irfanın tezgâhında…

Hoş geldin yâr, hoş geldin elem diyarına neşe saçmaya…
Hoş geldin yâr!...
Hoş geldin sırlar âleminden, karanlıklar âlemine nur yağmurları akıtmaya…

Zaman akıp gitmekte, Refet Hanımefendi’nin doğumu yaklaştıkça heyecanı da artmaktadır. Eşi dostu, konu komşusu dahi onun erkek evlât arzusunu bilmekte ve müjdeli haberi beklemektedir. Bir vaadi vardır Refet Hanım’ın; eğer erkek çocuğu olursa balkona kocaman bir Türk bayrağı, kız çocuğu olursa pencereye siyah bir örtü

Meraklı bekleyiş sürerken, Refet Hanımefendi’nin Eşref Rumî Hazretleri’ne ziyaretleri de aralıksız devam etmektedir.

Ve nihayet beklenen gün gelir. Refet Hanıme fendi’nin doğum sancıları başlar ama doğum beklenenin aksine hiç de kolay olmayacaktır. O zamanki şartlarda Bursa’ya gitmek de imkânsızdır. Taksi ya da herhangibir araba bulmak mümkün değildir. Zor bir doğum bile olsa, hasta çok ağır da olsa, at veya at arabalarıyla gitmek zorundadırlar.
Ali Bey telaşlıdır... Jandarma karakolundan İznik’e gelebilecek doktor aranır ama bulunamaz. Sonunda bir ebe getirilir ancak ebe doğumu yaptıramayacağını, hastaneye gitmeleri gerektiğini söyler. Herkes çaresizdir. Konu komşu bir çözüm yolu düşünürken, içlerinden biri, Eşref Rumî Hazretleri’nin halası Şerife Hanım’dan söz açıp, “O sabahlara kadar namaz kılan ermiş bir kadındır. Hem hocalık yapar hem de ebelik... Onu çağıralım. Lohusaya bir nefes eder de belki bir faydası olur.” der.

Hemen Şerife Hanım’a haber salınır. Şerife Hanım gelir. Refet Hanımefendiyi görür görmez, vaktiyle bir toplantıda karşılaştığı güzel Kur’ân okuyan bu güzel hanımı tanır… Sevgi dolu gözlerle ve besmele ile işe başlar ama çocuk yine doğmaz. Bunun üzerine, “Yavrum”der, “Sen yoksa Eşref Rumî Hazretleri’ne adaklı mısın? Oraya gidip dua eder miydin?” Refet Hanımefendi cevap verir: “Evet. Onun aracılığıyla belki onun duasını kabul eder de, Allah bana bir oğul verir diye çok giderdim.”

Yapılacak tek şey vardır. Bir an evvel Eşref Rumî Hazretleri’nin çeşmesinden su getirilmelidir. Hemen kalaylı bir güğümle su getirirler. Şerife Hanım iki rekât namaz kılar, dua eder ve kalkar. Getirilen sudan ağzına alır. Refet Hanımefendi’nin beline püskürtür. Elini, yüzünü, bileklerini, karnını tekrar yıkar. Dualarla bu sudan ona içirir ve
sonra, “Müjde! Çocuk geliyor... Haydi mübarek, çık gel bakalım!...” diye haykırır. Ve yarım saat sonra Refet Hanımefendi’nin özlemle beklediği erkek evlât dünyaya gelir. Refet Hanım’ın bütün ağrıları o anda diner, Allah’a sonsuz hamd ve şükürler ederek kendini yatağına bırakır.

Bu üç katlı pembe köşkte, düğün bayram başlamıştır. Pencereye kocaman bir Türk bayrağı asılır. Evdeki bü tün yatakların üst üste konmasıyla muhteşem bir lohusa yatağı hazırlanır. Kazanlarla lohusa şerbeti kaynatılır. Bayrağı gören gözaydınına koşmaktadır. Gramofonlar çalınır, oynanır.

Ali Bey’e gelince, o da kalabalık bir grubu Bursa’ya götürüp orada onlara ziyafet verir. Herkes memnun edilir, bu şe refli kutlu doğum böylece günlerce kutlanır.

Kutlu Doğuma Nazar Eden Bir Kutlu Yürek (EŞREF RÛMÎ HAZRETLERİ)
ol güzel ki Hakk’a yazgılı yolu,
ol güzel ki dünyaya gelmezden önce çizilmiş yolu…
ol güzel ki evliyalar kutlamış kutlu doğumu


Beklenen doğum gerçekleştikten sonra Refet Hanımefendi arzular ki Eşref Rumî Hazretleri kendisine görünsün ve bu kutlu doğumu kutlasın... Bunu öylesine içtenlikle diler ki; Allahû Tealâ dileğini kabul eder ve rüyasında ona Eşref Rumî Hazretleri’ni gösterir.

Kendileri bu güzel rüyayı şöyle anlatırlar:

“O gece kendimi Eşref Rumî Hazretleri’nin camisinde gördüm.

“Ya Mübarek, çocuk dünyaya geldi. Kutlamanı istiyordum, görünmedin.”dedim.

“Minberde kıbleye karşı, bana arkası dönük. Birden benim tarafa döndü . Aydınlık yüzü, ama seçemiyorum. Derken cübbesini kanat gibi yaptı, kubbeye kadar yükseldi. Tekrar bana doğru süzüldü, göz göze geldik. Gülümsedi ve pencereden uçup gitti.”

İşte o gün bugündür ki; bir özel bağ vardır Allah’ın o çok sevgilisi Eşref Rûmî Hazretleri ile İmam İskender Ali M İ H R Hazretleri arasında… Onun himmeti ve işaretidir ki, asrın müçtehidinin dünyayı şereflendirmesine vesile kılınmış, iki ulvî yürek, mânâ âleminin sır kapıları ardında çok önceleri hemhâl olmuştur…

Kutlu Çocuğun İskender Adını Alması

Bir oğul ki sahralarda soğuk sular gibi özlenen
Bir oğul ki yudum yudum söndüren gönül ateşini…
Bir oğul ki adıyla kutlu;
Bir oğul ki geleceğin yıldızlar saçan yolu…

Refet Hanımefendi’nin erkek çocuk özlemini bilen Kaymakam Bey de doğum haberine çok sevinmiştir. Bir kutlama mesajı yazıp yavrunun anneli babalı büyümesini temenni ettikten sonra şöyle der: “Bu çocuk bu kadar çok istekle dünyaya geldiğine göre inşaallah çok kıymetli bir insan olacak. Haçlı seferlerine karşı koyan, buraları fethedenbüyük Selçuklu Hükümdarı Kılıçarslan’dır. Eğer uygun görürseniz yavrunun adı “Kılıçarslan” olsun.”

Teklif uygun gelir. Yavruya bir hafta kadar bu isimle hitap edilir. Daha sonra aile büyüklerinin de isteği ile ona dedesinin ismi “İskender” adı verilir. Refet Hanımefendi yeni isimlerden bir isminin daha olmasını ister. Böylece İskender Erol Evrenos olarak bu kutlu çocuğun adı konur. Ama ona hep “İskender” olarak hitap edilir.

Çocukluk Yılları

Büyüdükçe güzelleşen sağlıklı, güzel, çok tombul, beyaz , iri siyah gözlü, yumuk yumuk, çok sevilen bir çocuktur küçük İskender. Refet Hanımefendi onun küçüklüğünde bile merhamet hasletinin çok gelişmiş olduğunu söylemektedir. Ablası Perihan Hanımefendi ise kardeşini şöyle anlatırlar:

“Kardeşim gerçekten çok sevimli bir çocuktu. Büyüdükçe de çok sevimli oluyordu. İşte bir, bir buçuk yaşlarında mıydı, bilemiyorum. Annem tifoya tutuldu. Koca Bursa’da bir tane Türk doktor, bir de Ermeni doktor vardı. Tifoya tutulanların saçları, derileri döküldü. %90’ı öldü, %10’u ancak hayatta kalabildi. Annem de işte bu ağır tifo geçiren hastalardan biriydi. Kardeşimi de bizi de tecrit ettiler. Kapıya sarı kâğıt yapıştırıldı. Annemi üst katta bakıma aldılar. Babamın, bir hemşire ve Bursa’daki doktorun çok titiz, iyi bakımıyla annem nihayetkurtulabildi.

Henüz memeden kesilmemiş, süt emen kardeşimi annem, hasta olunca memeden kesmek zorunda kaldı. Evde büyükannem, teyzemler ve bir de Hatice abla denilen hizmet eden bir ablamız var. İşte o çok titizlikle biz üç kardeşe bakıyor, ama erkek çocuk olduğu için kardeşimi daha çok seviyorlar ve ona çok ihtimam gösteriyorlar.

Annem de çok özlüyor yavrularını; ama yanına da hiç kimsenin alınmamasını istiyor. Hani ben ölürsem çocuklarım ölmesin diye.

Anneme, yiyecek olarak hep tavuk kaynatılıyor, suyuna da çorba yapılıyor. Ciğeri de kardeşime veriliyor, çünkü onu çok seviyor. Gene bir gün Hatice ablamız, önüne naylon önlüğünü tutmuş, eline yağsız tavuk ciğerini vermiş, o da usul usul yiyor. Çocuk bu, yemesine devam ederken birden yukarı çıkmak gelmiş aklına. Kâh yürüyerek, kâh emekleyerek orta kattaki annemin odasını bulmuş. Annemin yanında tesadüfen kimse yok. Ne hemşire ne de babam… Giriyor içeriye… Cebinden tavuk ciğerini çıkarıyor: “Anne, bak, cici mama ye!” diyor. Annemin ağzına vermek istiyor. Annem bir de bakıyor ki kardeşim İskender yanında. Başlıyor bağırmaya… Fakat sesi çıkmıyor. Hali yok ve biz duymuyoruz. Bir ara büyükannemle Hatice ablamın aklına geliyor: “İskenderimiz nerede?” Her yeri arıyoruz, her yer kapalı ama yok! Nereye gider bu? Hemen Hatice abla koşuyor odaya; bir varsa ki kardeşim orada. Ona ciğer vermeye çalışıyor. Bir yandan da annemin göğsünü açmaya çalışıyor ki, sen de bana meme ver emmi! Emmi!.. Çünkü o daha bir süt çocuğu. Annemin gözü yaşlı, bizim gözümüz yaşlı… Hatice ablam kardeşimi kucağına aldı, aşağı indirdi. Bir daha da çok dikkat ettiğimiz için yukarı çıkmadı.”

Bu olayı hayatı boyunca unutamayan Refet Hanımefendi, paratifoyu tam olarak atlatamadığı için sık sık ishal ve mide kanamaları geçirmektedir. O sırada eşinin sunî ipek fabrikasındaki görevi nedeniyle Gemlik’tedirler. Büyük kız Perihan büyümüş, Gemlik’te ortaokul olmadığı için Ankara’ya gitmiştir. Hizmetçiler bir hafta izin almış, memleketine gitmiştir. Refet Hanımefendi rahatsız olduğu cihetle iki küçük çocuğu takip edemez. Havuz başında havuza taş atıp oynarlarken çocuklar suya düşerler. Bir yandan gurbete gönderdiği yavrusunun hasreti ile kavrulurken, diğer yandan da hastalığı nedeniyle çocuklarıyla ilgilenememenin derin üzüntüsünü yaşar Refet Hanım. İşte bu üzüntü ile abdestini alır ve Rabbine yalvarmaya başlar:

-Yarabbi! Sen beni selâmete çıkar! Ya Allah! Ya Peygamber! Ya Hızır! Ya selâmet… Tesbihini bütün samimiyetiyle çevirir de çevirir. Allahû Tealâ’nın bu içten duasına icabetini Refet Hanım şöyle ifade etmektedir:

- Bu rüya değil, uyanığım. Karşıki büyük duvar sallandı, sallandı, ev de sallandı. Önce beyaz bir perde, sonra o da kalktı. Yeşil perde… Bir de Kâbemiydi bilmem, büyük bir camii, bütün pencere…Allahumme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlî Muhammed Hz. Peygamber Efendimiz (S. A.V) oturmuş, Kur’ân-ı Kerim tilâvet ediyor. Sarık başında, lacivert bir cübbe üzerinde. Siyah sakallı, ara ara kır düşmüş sakalına. Ama güzel mi güzel… Siyah kaşlı, siyah güzel gözlü, uzun kirpikli, böyle tombul tombul, esmer elleri var. Peygamberimiz olduğunu anladım. Uyanığım ve bakıyorum. Derken o yeşil perde de kalktı. Mübarek, yanıma geldi.

- Ya ümmetim! Sabır.. Ne istiyorsun bu kadar? Anladın mı ben kimim?

Hemen elimi uzatıp salâvât getirdim.

- Evet… Şimdi ne istiyorsun Allah’tan?

Dedim ki:

-Çocuklarım okumuş olsun. Benim de derdime derman bulunsun. Evlâtlarımı büyüteyim. Bursa’ya tayin olayım. Bu üç şeyi istiyorum… Perihan’ım da yanıma gelsin.

-Tamam! dedi. Perihan kapıda… Bir de baktım ki Perihan oda kapısında gülüp duruyor.

-Bak ya ümmetim, sen sabret! Allah’tan bu irade çıktı. Çocukların büyüyecek, okuyacak, sen de iyileşeceksin. Ve Bursa’ya da tayin olacaksınız, anladın mı?

- Aman, beni almaya mı geldiniz?

- Hayır, daha almıyoruz ama sabret!.. Sonra sağ elinin sağ parmağını kaldırdı ve devam etti:

-“Sen Fatıma’ma komşusun. Sana pencerem var (salâvâtı söyleyerek); sen bunu ağzından bırakmayacaksın. Başını da fazla açmayacaksın. Sadece yüzün görünecek şekilde, o kadar, dedi parmağı ile işaret ederek ve eski Kur’ân kıraat ettiği yere gitti. Kendime geldiğimde Perihan yoktu, çocuklar yatıyor, ben de halsiz oturduğum yerde oturuyordum.”

İşte böylesi sıkıntılı ve bir o kadar da müjdeli günlerin ardından Refet Hanımefendi, Alman hastanesin de bir ay müşahade altında tutulur. Tedavisi yapılmış olsa da bu hastalık sebebiyle baygınlık ve takatsizlik hali zaman zaman tekrar eder. Refet Hanım’ın büyük kızı Perihan Hanım, o günleri şöyle yâd etmektedirler:

“Babam, annemin iyileşmesi için çok paralar sarfetti. Ve Rabbimiz de onu bize bağışladı. Bu arada kardeşim büyüyor. İki yaşına geldi, konuşmaya başladı. Çok tombul, beyaz, iri siyah gözlü, güzel mi güzel, çok sevimli, duygulu bir çocuktu. Bütün mahalle ve sülâlemiz onu sevmeye, sıkıştırmaya bayılıyorlardı. Cumbalı evimizin camı
demirli. Orada şiltesi vardı. Oraya oturturduk, ayaklarını demirden aşağı sarkıtırdı. Aşağıdan geçen büyüklerin boyu oraya yetiştiği için gelen geçen komşular, bacaklarını sıkıp severlerdi.”

“Tabiî sokağa çıkarmıyoruz. Çok kıymetli, bir şey olur diye. Arkadaşları ona laf atıyorlar. Cebine de hep yemiş, çikolata gibi şeylerkoyduğumuz için hem kendisi yiyor hem de onlara atıyor. Onlar da aşağıda yiyorlar. Küçük çocuklar birbiriyle konuşup eğleniyorlar. Bazı komşular da çok sevimli olduğu için eve geliyorlar, kucaklarına alıp
öpüp sıkıştırıyorlar.

Hele bir Sabahat isimli komşumuz vardı. Her gün gelir, onu bir kere kucaklardı. Onu öyle şiddetli severdi ki; çocuğun kemiklerini kıracak gibi göğsüne bastırırd . Hiç ses çıkarmaz, ama o gidince: “Anne Sabahat ablam beni sevmesin, benim canımı yakıyor.” derdi. Konuşması bir başka tatlıydı. Söyletmek istediklerini ona defalarca
söyletir, sonra da sevgiyle kucaklarlardı.”

İşte böyle sevgiyle büyür küçük İskender. 3-4 yaşlarındadır ve o zaman şimdiki gibi oyuncaklar yok. Babası ona sevinsin diye marangoza bir araba yaptırır, kocaman tekerlekli. Mahalleli rahatsız olmasın diye de tekerleklerine lastik geçirtir. İki çocuğun binebileceği güzel bir araba. Önde bir çekme yeri, arkada da itme yeri… Herşey
düşünülmüş. Bütün mahallenin küçük çocuklarının keyfine diyecek yok. Çünkü hepsi bu arabaya binip abla veya ağabeyleri tarafından çekilebiliyorlar.

Küçük İskender’i de Perihan ablası çekiyor. Cebinde bolca yemiş. O hem kendisi yiyor hem arkadaşlarına veriyor, paylaşmayı seviyor, yedirmeyi seviyor, onların gözlerinin içine bakıyor mutlu mu diye. Taa bir damlacık çocukken, hakkı hukuku sanki anlamış gibi. Mahallede bir kreş var. Kreşte de öksüz çocuklar. Müdiresi küçük İskender’i çok sever. Bir gün der ki: “Mahalle Arnavut kaldırımı, çocuklar çekilirken sarsılıyorlar. Ben çocukları bahçeden içeriye
alınca onların uyku ve yemek saatinde gürültü etmeden bu düzgün toprak bahçede İskender’i ve diğer çocukları çekin.” Bu teklif hepsinin çok hoşuna gider. Böylece bu arabayla da epeyce safa sürerler.

Zaman ilerlemekte, İskender her geçen gün biraz daha büyümektedir. Gelecek günlerde ablaları Perihan Hanımefendi ve Neriman Hanımefendi de tahsil hayatlarını tamamlayıp birer eğitimci olarak, geleceğin aydın gençlerini yetiştirecek, yanı sıra ulvî bir vazifeyle vazifelendirilecek kardeşlerinin en yakın destekçileri ve tâbiînleri
olacaklardır.

İSKENDER EROL EVRENESOĞLU İLE ÇOK ÖZEL

• Evrenesoğlu’nu n Dilinden Çocukluk Hatıraları,
• Refet Hanımefendiye verilen ikinci müjde…
• Renkli Kişiliği, Parlak Zekâsı,
• Gençlik Yılları
• Vatanî Görevi
• Fiilî Çalışma Hayatı
• Hayata Sosyalist bakış
• Sanatkâr Ruhu
• Uçma Tutkusu
• Sevgiye Sevdalı Yüreği

Kaç solgun baharda bekledik seni,
Kaç düş kırıklığına uğradık sensizliğin ümit yolunda…
Gelecektin biliyorduk, biliyordu bütün dünya…Bir kutlu bebe, bir kutlu çocuk, bir kutlu kul olmaya gelecektin evvelâ...Sen gelecektin…Nuruna muhtaçlığımız kara gecelerde birikirken göz çukurlarımızda…
Çocukluğunla gelecektin, yarınlarınla, aydınlığınla… İlminle, irfanınla, şefaatinle gelecektin insanlığa… Sen gelecektin; Müjdelerle, uyarılarla…

Ve öylesine merak edecekti seni dünya, adınla, sancağınla, tahtınla…


Her yaratılmış gibi Onun da bir öyküsü vardı, Onun da hayalleri, Onun da ümitleri, Onun da çocuksu düşleri vardı… Sevenleri vardı, bekleyenleri… Bir gülümsemesine bin can veresi gelenleri vardı… Gelecekteki ulvî vazifesinden habersiz Onun da geçmişten geleceğe uzanan bir seyir defteri vardı…

Öyle ki Allah’ın sevgilisi, Devrin İmamı İskender Ali Evrenesoğlu, çocukluğuna dair hatıralarını şöyle anlatırlar;

Sevgili kardeşlerim, doğumumdan itibaren hep sevgiyi yaşadım. Allah bana insanları sevmeyi öğretti. Çok sevildim, herkesi çok sevdim. Babam Sümerbank’ın Bursa Merinos Fabrikasın’da ambar memuru idi. Zengin bir aile değildik. Babamın memur aylığı ile geçiniyorduk. Ailenin en küçük ferdi bizdik. Ailede erkeklere verilen önem, annemizin, babamızın, amcalarımızın ve bütün akrabanın bize büyük bir sevgi ile yaklaşmalarına sebep oluyordu. Ablalarımla da çok iyi ilişkiler içerisindeydim. Küçüklüğümü hatırlıyorum. Babam bir araba yaptırtmıştı tahtadan. Ablamlar, mahalledeki bütün büyükler, beni bütün gün o araba ile gezdirirlerdi. Genellikle Perihan ablam önden çeker, Neriman ablam da arkadan iterdi.”

“Babamlar Türkiye’ye Yunanistan’dan gelmişler. Ceddimiz Hacı Evrenos Bey’in türbesi de orada, Selânik’te; ve oradaki mallarına, evlerine karşılık Türkiye’de onlara evler vermişler. İşte Bursa’da yaşadığımız çocukluk hatıralarımızın geçtiği ev, aradan geçen yılların halen yıkamadığı eski bir ev. Çocukluğumuz orada geçti. Mahalledeki arkadaşlarımızla da sevilen bir dizayn içerisinde çok güzel anılarımız oluştu.”

“Fakir bir mahalle Muradiye Mahallesi… Kapının önünde oynamak için bezden toplar yapardık. Kapının önünde geniş bir alan vardı. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kreşi ile bizim evin arasındaki bu meydan büyük değildi, ama biz çocuklar için yeterliydi. İki taşı üst üste koyduğumuz zaman kaleler oluşurdu. Hemen maçlara başlardık. Arkadaşlarımın çoğu yalınayaktı. Benim ayakkabımın ise üstü bez, altı lastikti. Altı aşınmış hatta delinmişti. Ve ilk defa bütün çocuklar biraraya gelip para biriktirip aldığımız meşin topu hatırlıyorum. Ne kadar büyük bir sevinç yaşamıştık.”

“İşte o günlerde dilenci hüviyetinde bir kişi gelmiş kapıya…Annem de ona ekmek vermiş, para vermiş ve dilenci beni göstererek:

- Bu senin çocuğun var ya, büyüdüğü zaman taşı tutacak altın olacak. O Allah’ın çok sevgilisi, geleceğin Mehdî (A.S)’ı…

Ama orada oynayan biz çocuklar hiç görmedik onu. Ondan sonra annem dışarıya fırlayıp sağa sola bakar, göremez. Bize sordu.

Biz de dedik ki:

- Görmedik! Yani ne olacağımızı o gün söylemiş anneme.”

“Sevgili kardeşlerim, Bursa’da Muradiye Mahallesi 10. İlkokul, ilkokulumuzdu. Çocukluk anılarımız orada geçti. Birinci sınıfı onun tekkesinde okuduk. Orası bir tekke idi. Sonra dervişler oradan ayrılmışlar. Ve dervişler hakkındaki o zaman bize bildirilmeye çalışılan şey, dervişlerin hep bu dünyadaki insanlara yük olan, hiçbir kimseye bir faydası olmayan, fuzulî yaşayan, iş yapmasını sevmeyen tembel insanlar olduğuydu. Ve biz bunlara inandırılmıştık. İlkokulda bize öğretmenlerimiz tarafından Allah’ın mevcut olmadığı konusunda bildirimler yapılırdı. Okulun kütüphanesindeki kitaplar, hep Allah’ın mevcut olmadığı gerçeğini işaret etmek üzere alınan kitaplardı. Halbuki
bizim evimizde annem Kur’ân okurdu, namaz kılardı. Babam ise dîn adına sadece oruçlarını tutardı. Bazen de bayram namazına giderdi.”

“Biz, o günlerden geliyoruz. Hele Halit Bey isimli bir öğretmenimiz vardı.

- Haydi Allah’tan şeker isteyin bakalım verecek mi? diye hep Allah’tan şeker istetirdi. Ve tabii ki şeker gelmezdi. Bu sefer Halit Bey,

-Şimdi benden isteyin bakalım, ben size şeker verecek miyim? der ve şekerleri uzatırdı. Arkasından da:

-Eğer Allah olsaydı, size O şeker verecekti. Ama yok! Ben varım, öğretmeninizim.” derdi.”

“Sonra mı?.. Bu Halit Bey, o güne kadar hiç bilinmeyen bir hastalıktan büyük ıstıraplar çekerek öldü! Yeter mi? Yetmez, 3 oğlu da genç yaşlarında aynı hastalıktan öldüler, eşi de rahmetli oldu. Bu hayatımın o devresinde, ilkokul devresinde Allah’a karşı işlenen suçların karşılığının mutlaka ödendiği neticesine Bizi ulaştırdı. Neticede biz, dînden uzak bir toplumun zavallı çocukları olarak büyümüştük.

İşte böyle bir dönemin çocuğuydu İskender… Muhterem Anneleri Refet Hanımefendi’nin bir müftü kızı olması hasebiyle Kur’ân okuması ve güze l sohbetler yapması dahi ne İskender’in, ne de ablalarının çocukluğuna dînin güzelliklerini serpiştirmeye yetmiştir. Ta ki Allah’ın vazifelendirdiği bir velî mürşid, Evrenesoğlu’nun şefkat yumağı kalbine dokununcaya dek…

KÜÇÜK İSKENDER’İN PARLAK ZEKÂSI VE RENKLİ KİŞİLİĞİ

Renkler kuşatmış geleceğini…
Renkler alaca karanlığında yıldız yıldız gecenin…
Kalbi aklın kumandasında, aklı Kâinatın Rabbine teslim…


O yıllarda televizyon olmadığı için sinema insanların tek eğlence vasıtasıdır. Güzel filmler gelir. Büyükler çocuklarına, derslerine iyi çalış tıkları takdirde sinemaya götüreceklerini vaad ederler. Uygun filmler olduğunda ablalarıyla birlikte babası küçük İskender’i de götürmektedir. İlkokul 1.veya 2.sınıfta iken İskender’de sinemaya karşı bir ilgi oluşur. Mahallenin komşuları arasında bir de sinemacı vardır. Gider ondan kopuk film parçalarını alır. Babasından ister, o da çocuklara uygun filmlerin kopuk parçalarını getirir. Ama bu yeterli değildir. Filmi oynatabilmesi için bir pertavsız bir de ışığı bol büyük cep fenerine ihtiyacı vardır. Oğulcuğunun bir dediğini iki etmeyen babası bunları da alır.

İskender, arkadaşlarını toplar. Hep birlikte odun konan bodrumu tanzim eder, temizlerler. Bodrumun duvarını beyaz perde yerine kireçle boyarlar. Bodrumun penceresi olmadığı için karanlıktır. Evlerden kilimler, halılar getirilip yere yayılır. Üç kişi görevli. Biri feneri tutmakta, diğeri pertavsızı, bir diğeri de konuşmaktadır.

Gün geçtikçe mahallenin bütün çocukları sinema seyretmek için bodrum katına gelmeye başlar… İskender, filmin konuşmalarını yapar, çocuklardan biri de feneri tutar. Film, pertavsızla cep feneri arasındadır. Tabii pertavsızla film büyüyor, karşı duvara ışıkla akseder.

İskender de onun sözlerini söyleyince usul usul filmi çekerler. İşte İskender Erol Evrenesoğlu, daha çocukken bu parlak zekâsı ve insanları sevgi ünitesini kullanarak birleştirmesiyle de dikkatleri üzerine çeker.

İlkokulda sınıfları ilerlemeye başlayınca o , artık oyunu çok seven bir çocuk değildir. Diğer çocuklar oyun oynarken o evin mermer merdivenlerinde oturup, kimsenin işine karışmadan, başını kaldırmadan hep okur. Okula giden, onu hep kütüphanede bulur. Babası ne zaman okula gitse öğretmenlerinin onu her yönden övgüsüyle geri dönmektedir.

İlkokul başarıyla biter. Eve yakın bir ortaokul olmadığı için Tahtakale’deki ortaokula yazılır. O zamanlar belediye otobüsleri henüz yoktur. Bu yüzden istenilen yere ya faytonla ya da yayan gidilir. Ve kıymetli İskender, her gün yarım saat veya kırk dakika gibi bir zaman aralığında bu mesafeyi yürüyerek kapatır. Orada da hocaları onu çok
sever. Türkçe öğretmeni O’na edebiyatı sevdirendir. O’na ikinci adı olan Erol ismiyle hitap eder. Kompozisyon yazmada, resim yapmada seçkin bir talebedir.

GENÇLİK YILLARI

Ceddimin yürüdüğü sokaklarda aşk var, Adalet var hükmettiği 28 ülkenin evlâtlarında…
Şanı cesaretinden, cesareti Rabbinden gelen YİĞİTLERİ var ceddimin...
EVRENESOĞLU gibi kahramanları var geçmişin şanlı sayfalarında…


İskender, artık lise öğrencisi olacaktır. Onun gönlünde askerî lise yatmaktadır. Annesi Refet Hanımefendi, oğlunun asker olmasını stemez. Biricik evlâdının disiplinli, sert bir okulda okumasına gönlü razı değildir. Ne var ki oğlu asker olmayı kafasına koymuş ve evraklarını gizlice yaptırmıştır.

İskender, müracaat etmek üzere askeri liseye gittiğinde başvuru için sürenin dolduğunu öğrenir. Kapıdaki nöbetçi onu içeri sokmak istememektedir. Kendisini içeri alması için nöbetçiye yalvarmaya başlar. Bütün ısrarlarına rağmen nöbetçi onu içeri almaz. O sırada komutan dışarı çıkar, ve vaktinde orada olamayan İskender’e asker olmayı neden bu kadar çok istediğini sorar. İskender, “Benim ceddim de asker olarak Türkiye’ye çok büyük hizmetlerde
bulunmuşlar. Ben de onlardan biri olmak istiyorum.” diye cevap verir. Bunun üzerine komutan ona, bir takım muayenelerden ve araştırmalardan sonra asker olabileceğini söyler.

Sağlık raporu için hastaneye başvurulur. Her uzvu sağlamdır ama burnunda bir et ve de biraz kansızlığı vardır. Bu durumda askerî liseye alınamayacağı için ameliyat olur. Bademcikleri ve burnundaki et alınır. Tam okula yazılacakken, genç İskender, askerî liseye gitmekten vazgeçer. Çünkü annesi çok üzülmektedir. Onun bu kadar
üzülmesine dayanamaz ve bu çok büyük arzusunu içine gömer.

Bunun üzerine Ali Bey onu Bursa’daki Ticaret Lisesi’ne kaydettirir. Ahlâkı, terbiyesi, okuması, efendiliğiyle orada da seçkin bir öğrencidir. Derslerinin yanında spora da çok önem vermekte, bisiklete binmekte, yüzmeye gitmekte, babasının bahçede yaptırdığı sporla ilgili birtakım aletlerde çalışmakta, lobutlar kaldırarak pazularını geliştirmektedir.

Bu yüzden güzel bir vücudun da sahibidir. Arkadaşları hep seçme kişilerdir. İyi aile çocukları, fakir bile olsa terbiyeli, ahlâklı, iyi karakterdeki çocuklar onun tercih ettiği arkadaşlarıdır. Şu an onlar Türkiye’de büyük mevkileri işgal etmektedir. Ticaret Lisesi’nden sonra o günlerde sadece Yüksek Ticaret Okulu’na gidilebildiği için, 1952 yılında mezuniyet sonrası İstanbul Yüksek Ticaret Okulu’nda (şimdiki Marmara Üniversitesi) öğrenimini tamamlar, ama bu arada da maddi olanak sağlamak için hem okur hem de çalışır.

VATANİ GÖREVİ

Görev yeri Kore… 1957-1959 yılları. Savaş bitmiştir. Bir sulh ve sukûn devresidir. Burada asteğmen, teğmen ve 8. Kore subayı olarak görevini devam ettirir. Kore halkını yakından inceleme imkânını bulur. O yıllarda Kore, Türkiye’den çok geri bir ülkedir. Ama aynı ülkenin daha sonraları bugünkü Türkiye’den çok ileri bir durumda olması, O’nun idarecilerimizin kendi ülkelerini ne kadar ihmal ettikleri gerçeğini görmesini sağlamıştır.

FİİLİ ÇALIŞMA HAYATI

Askerliğini tamamladıktan sonra evlenip aktif çalışma hayatına atılan İskender Erol Evrenesoğlu, Kamu İktisadi Teşekküllerinde, T.Vakıflar Bankasında çalışmış, DPT'de Müfettişlik, Müdürlük, Uzmanlık görevlerinde bulunmuştur. Müfettiş olarak, Bandırma'da daha sonra Tokat'ta görev almıştır. 1972 yılında DPT'den ayrılan İskender Erol Evrenesoğlu Fizibilite etütleri yapan bir iş yeri açmıştır. Daha sonra İktisadi Planlama bölümünde çalışmak üzere Devlet Planlama Teşkilatındaki görevine tekrar çağırılmıştır. O yıllarda, Planlama, Teşvik ve Uygulama konularında Türkiye İktisat Meseleleri Dergilerinde ve Ticaretliler Dergisinde yazmıştır. Ege Dergisinde de teşvik ve uygulamayla alâkalı yeni çıkan kararnameleri dizayn etmiştir.

HAYATA SOSYALİST BAKIŞ

İskender Erol Evrenesoğlu, gençlik döneminde sosyalizme gönül vermiş, dînle uzaktan yakından bir ilgisi olmayan bir süreç geçirdikten sonra Allah’ın irşad yoluyla tanışmıştır. Kendileri hayata sosyalist yaklaştığı dönemi şöyle anlatırlar:

“Gençlik dönemimizde kazanılan paranın insanlar arasında dağıtılmasında haksızlıklar vardı. O zaman biz solcuyduk. Solculuğu adaletin gereği olarak görüyorduk. Paranın dağılımında zengin olan sadece küçük bir zümre vardı. Onun dışındakiler çok fakirdi. Biz de fakirlerin bulunduğu yerdeydik. O bölgede herkes büyük parasal sıkıntıdaolduğu için bunu bir adaletsizlik, haksızlık olarak değerlendiriyordum. Aynı zamanda sosyalizm o yıllarin modasıydı. Böylece makro ekonomiyi çok iyi öğrenmek icabediyordu. Biz de onu yaptık. Sosyalizmin komünizm adı altında dünyadaki tatbikatına yaklaştığınız zaman hiç de öyle olmadığını gördüm. Komünist ülkelerdeki adaletin hiç de düşünüldüğü gibi olmadığını tespit ettim. Rusya ve Çin'deki tatbikat bunu cok açık bir şekilde gösteriyordu. Henüz bu dönemde Dayı Bey hayatımızda değildi. Koyu solcu olan ben artık sol tarafta değildim. Gerçeğin farkına varmıştım. Artık başka bir yol olmalı diye düşünüyordum.”

İşte böylesi açık yürekli, böylesi kendinden emindir Allah’ın sevgilisi... Hayata sosyalist pencereden baktığı yılları anlatırken her seferinde buğulanır gözleri… Çocukluğunun unutulmaz anlarından biri canlanır zihin seyirgecinde… Şekeri vermeyen bir Allah, olmayan bir Allah’tır, o zorlu dönemde… Ama ya sonrası?… Sonrası sırlı bir yolculuk… Zandan hakikate, varlıktan yokluğa geçişin altın saniselerinde bir yeniden diriliş öyküsü yazılmaktadır… Adım adım çoğalan bir gönül ateşi; içini yakan, saran, sarsan bir aşk seferi giderek zirveye dayanmaktadır…

SANATKÂR BİR RUH

O bir sanatkârdır; şiire ve resme tutkun…
Yalnız aşkı taşır tuvaline, dizelerinde aşk çağıldaşır…
Ruhuna mekândır kalemin sırlandığı yer
Bir yürek ki, aşk ülkesinin zirvesinde dolanır…

İskender Ali M İ H R Hazretlerinin sanata olan ilgisi, eşsiz güzellikteki tablolarında ve birbirinden kıymetli şiirlerinde gösterir kendini. Konuşması da tıpkı şiir yazması gibidir… Şiir yazması tıpkı resim yapması gibi… O ruhunu aşk mevsiminde doyurandır… Duygu denizinde yoğrulan, o denizde beslenen kaleminden, aşkların en güzel çağıltısını tuvale ve de dizelere düşürendir.

Resim yaparken, sarı, kırmızı ve turuncu ve biraz da açık maviyi kullanmaktan hoşlanırlar ve bu dört rengin armonisini mutluluğun sembolü olarak görürler…

O ki yeryüzünde aşkın temsilcisidir… Sözleri de, dizeleri de, tuvale düşürdüğü çizgileri de tıpkı yüreğine nakşolan o ilâhî aşk gibidir…

İşte o sanat aşkıdır ki kendilerinin dilinden şöyle dökülür:

“Çocukluğumdan beri iyi resim yapardım. Resim benim için bir zevkti. Ortaokul ve lisede sergilere giderdi resimlerim. Üniversitede ara verdim. Üniversiteyi bitirdikten sonra resim yapmaya devam ettim. Evlendikten kısa bir süre sonra Bandırma'da sergi açtım. 60’ın üzerinde resmim vardı. Tasavvuftan önce klasik resim anlayışı duruma hâkimdi. Tasavvuf hayatımda sürrealist resimler duruma hâkim oldu.

Koyu renklerle aram hiçbir zaman iyi olmadı. Tablo vardır; insanın içini karartır. Tablo vardır; insanın içini huzurla doldurur. Şeytanî duygularla vücuda getirilen tablolarda hep aynı hava vardır; karanlık, huzursuzluk ve sıkıntı. Ama Allah’ın dostları içinse sarının ve turuncunun verdiği özel bir iç huzuru söz konusu. Eğer mutluluk diyorsak adına ve bunu renklerle ifade etmek istiyorsak, bize en yakın gelen iki renk sarı ve turuncudur. Biraz kırmızı ve biraz da açık mavi…

Şiire gelince, şiiir yazmak da okumak da bir büyük zevk. Herbir şiir, iç dünyanın dışa vurulmasıdır. Bu açıdan hem şiir, hem de resim beni ferahlandırmıştır. Klasik Türk müziği ve tasavvuf müziği dinlemek ve terennüm etmek de aynı açıdan beni hislendirir.”

İşte böylesi güzelliklerin birleştiği bir kalp taşır Allah’ın Hidayet Elçisi… Görevi ne kadar çetin olsa da yüreği o oranda vakar, şefkatli ve yumuşaktır… Bakışıyla, konuşmasıyla, davranışlarıyla yaratılmış her canlıyı kucaklamaktadır… O ki güneştir; ışığıyla cihanı aydınlatmaktadır.

UÇMAK BİR VAZGEÇİLMEZDİR ONUN İÇİN…

Uçmak, başlı başına bir zevktir Onun için. Ne zaman ki fizik ötesiyle tanışmış, uçma sevdasına da o zaman kapılmıştır. Kendileri fizik ötesi uçmanın bambaşka bir şey olduğunu ancak insanda çok büyük bir uçma arzusu doğurduğunu ifade etmektedir. İşte bu arzudur ki Allah Resûl’üne plilotluk lisansı aldırmış ve göklerde özgürce uçmasını sağlamıştır.

O, her an her yerde Allah’a en yakın olandır… Gökler, sırlı yolculuğu boyunca ona melekût âleminin bütün kilitli kapılarını açmış, Allah’ın koruyucu kanatları, bir ömre sığmayacak yücelikteki vazifesinin ifasında, daim üzerinde olmuştur…

O, arş-ı a’lânın bu devirdeki sultanı olması hasebiyle, fizik olarak da, fizik ötesinde de dilediği an, dilediği yere uçabilme yetkisinde olandır.

VE O BİR SEVGİ SEVDALISIDIR

O, bir sevgi sevdalısıdır…
Değil yalnızca kendisini sevenleri, onu sevmeyenleri de seven…
O ki kendisinden nefret edenlere dahi, canla başla bir ömür bahşeden…

Evrenesoğlu’nın yüreğinde yeşeren aşk, nihayetinde hayranlığa dönüşürken, mutluluğun yegâne müsebbibi olarak gördüğü o yüce duygu kelimelere şöyle nakşolur;

“Sevgi hayatın damarlarında akan kandır. Sevgi bir semboldür. Ve insan o sembolün sembolü olmalıdır. Sevgi mutluluğun merdivenidir. Sevgi arttıkça mutluluk artar, sevgi yoksa mutluluk yoktur. Sevgiyi hayatınızın en değerli şeyi olarak düşünün, hayatınızın olmazsa olmazı olarak düşünün. Sevgi hayatınızın temel taşıdır ve öyle bir kavramdır ki; onu yaşayanlar, onunla mutluluğu yaşadıklarını bilirler. Nefret edenler, mutluluğu yaşayamazlar. Mutlu olanlar sevenlerdir. Onun için Allahû Tealâ “seviniz” diye emrediyor. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki; “Nefret ettirmeyiniz, sevdiriniz.”

Allah’ı seveceksiniz… Yeter mi? Hayır, yetmez… İnsanları seveceksiniz. Yeter mi? Yetmez… Size kötülük edeni de seveceksiniz. Sevgi farklı hüviyette bir dizayndır. O başlı başına bir bütündür. Onsuz hayat, hayat değildir; zindandır.”

İşte bu bakıştır ki; sevgiyi şiar edinmiş bir hayata götürür Evrenesoğlu’nu… Gönül ufkunda adım adım açılan sır hazineleri, sırların sahibine duyduğu derin aşkın hayranlığa dönüştüğü yerde bulur onu… Ve bir sevgi dünyası yaratır kendine; içinde Allah’ın en sevdikleri, seven ve sevilenleri… O bir sevgi mimarıdır, Hakk’a yazgılı gönüllerin yanarak dilediği… O ki gönüllere sultan; Allah’ın yeryüzündeki Hidayet Elçisi…

HÜZNÜN DEĞİL; AŞKIN GÖZYAŞLARIDIR DERİNLERİNDEN GELEN

“Ağlamak bir mutluluktur” der Allah’ın Hidayet Güneşi… Sohbetleri sırasında farkına varmadığı bir muhtevada dökülür gözlerinden
damlalar… Bilir ki aşkın gönül çağıltısı, ruhunun iç dış âleme yansıyan en güzel görüntüsüdür bu… Sakallarının nurdan titreşimleri
başladığında, duyguların zirvesindedir… O noktada, bir başka hissiyat kaplar içini. Maveradan yükselen aşk ateşinde, aşkın çağıltısı
demlenmektedir. Allah ağlatır ki Sevgilisini, bu bir sevinç göstergesidir…

Bir güzelliği yaşamak, bir mutluluk denizinde kulaç atmaktır Evrenesoğlu için ağlamak. Gözyaşları, Allah’ın ona verdiği çok özel bir hediyesidir.

Öyle ki Rabbi Ona, bir sevgi kitabı olan Risalet Nurları’nda şöyle demiştir: “Senin gözyaşların katımızdaki en kıymetli hazinedir.”
İşte o hazinedir ki, derûnuna işler aşk ehlinin… Ve o hazinedir ki; perde perde açar ufkunu, aşk şehrinin…

O, SEVGİ SARAYLARININ MİMARIDIR

Seninle olmak, yaşamaktır yıldız yıldız çoğalan göklerinde aşkın...
Ve sesini duymak, can tazelemektir her gün ağarışında…
Yüzünü görmek uzaklardan, nurunu doldurmaktır kara taş misali kalbime.
Ve mutluluk denizinde kulaç atmaktır, ilminin ışıltısıyla ışıldamak.
Seninle olmak, yaşamaktır gamdan kederden uzak…
Seninle olmak, merkezinde olmaktır kâinatın…
Sevmek sen olmaktır; sen olmaktır aşk…
Sen olmak, azadsız köleliğidir Hakk’ın.
Seni karalayanları da sarmalamaktır sen olmak…
Sen olmak, kâinatı ahtapot misali saran iblise meydan okumaktır ve kandil kandil aydınlatmak geceyi …
Sevmek sen olmaktır; sen olmaktır aşk…
Sen olmak, azadsız köleliğidir Hakk’ın.


Risaletle vazifelendirilişinden bugüne dek birçok ölü kalbi hayata döndürmüştür Allah’ın Hidayet Elçisi. Gönülden gönüle nice sevgi köprüleri kurmuş, sevginin barınağı olan nice saraylar inşa etmiştir. Sevenleri bilirler ki bu eşsiz sevgi, Allah’tan sevgilisine, sevgilisinden talebelerine artarak gelmektedir. Ve onun etrafında olanlar, bu eşsiz sevgi selinde doyumsuz bir güzelliği yaşamaktadır.

 

 

Kitaplar » Beklenen Mehdi O mu?

  • Teşekkür
  • Önsöz
  • Mehdi Nedir? İslam'da Mehdilik Varmıdır?
  • Mehdi (A.S)'ın Çıkış Alametleri
  • 14 Asır sonra Tekerrür Eden Cahiliyye Devri
  • Hakikatler
  • Bid'atlerin Kaldırılması
  • Kur'anın Bütününe Tâbiiyet
  • Dinlerin Birleştirilmesi
  • Müspet İlimlerde Bilinmeyenlere sahip Çıkma
  • Öğretilmiş Deli Olarak İlan Edilmesi
  • Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in Soy Kütüğündeki Mevcudiyeti
  • Birlikte 27 Yıl
  • Talebeleri MEHDİ (A.S)’I Hangi İşaretlerinden Tanıdı
  • İskender Erol Evrenosoğlu
  • İskender Erol Evrenosoğlu Ve Manevi Hayata Geçiş
  • İmam İskender Ali M İ H R İle Adım Adım
  • Mihr Vakfının Kuruluşu
  • International Mihr Foundation Ve Allah'ın Üniversitesi’nin Kuruluşu
  • Din Adamlarına Gönderilen İhtarlar ve Tazvihler
  • MEHDİ (A.S)’ın Maddi Alandaki Eserleri
  • Manevî Alandaki Eserleri
  • Sâdık Can Dostları, Gönül Dostları O’nunla Yaşadıkları Hikmetli Anları Anlatıyor
  • Efendimizden Anılar Güncem’den Dersi Saadet Günleri
  • Kur'ân-ı Kerim Lafzı ve Ruhu (Tefsir) | Türkçe Kur'an Meallerini Kıyasla
    İmam İskender Ali Mihr | NUR Tv

    Uluslararası Mihr Vakfı (Türkçe) | International Mihr Foundation (English) | Die MIHR Stiftung (Deutsch) | La Fondation Mihr (Française)