Kanal 6 ya Cevaplar Sevgili okuyucular, 11 Ekim ve 18 Ekim 1996 tarihlerinde Kanal 6’da “Ceviz Kabuğu” isimli bir programa katıldığımızı hepiniz biliyorsunuz. Bu programın bir tuzak olduğunu, bir dörtlü grubun hakkımızda kararlar aldığını ve bizi eğer mümkün olsaydı bir “deli” olarak ilân edip, Allah’ın bize emrettiği açıklamaları yapmamıza mani olmak onların temel hedefleriydi. Bu grup Prof. Yaşar Nuri Öztürk’ten, sunucu Hulki Cevizoğlu’ndan, din konusunda televizyona çıkıp sık sık konuşmalar yapan Hüseyin Hatemi’den ve bir de Prof. Ayhan Songar’dan oluşuyordu. O Ayhan Songar ki, din konusunda birçok şeyi bildiğine inanıyoruz. Böyle bir tuzağa nasıl dahil oldu, bunu hala düşünmekteyiz. Allahû Tealâ’nın indinde zamanımızda yaşayan insanlara doğruları iletebilmek için vazifeli kılınan biz, bütün insanlığa buradan sesleniyoruz. 55. sayısıyla iftihar ettiğimiz, mutluluk duyduğumuz, bu sayıyı sizlere sunmaktan kıvanç duyduğumuz dergimizde açıklamak istiyoruz. O gece ki, sualler bize soruldu ve bildiğiniz gibi cevap vermek imkanımız hep elimizden alındı. Bir taraftanYaşar Nuri Öztürk, bir taraftan Hulki Cevizoğlu devamlı bizi konuşturmama konusunda özel bir gayret sarf ettiler. Bunları bizim söylememize lüzum yok, zaten hepiniz şahit oldunuz. Önemli olan bu açıdan meseleye dikkatle bakmak. İşte o akşam sorulan sualleri, onların müdahelesi olmasaydı nasıl cevaplandırırdık? İşte size bu yazımızla, bu dergimizle bunu sunmak istiyoruz. Öyleyse sualleri ve cevapları beraberce gözden geçirelim. BÜTÜN İSLÂM ÂLEMİ CEHENNEME MAHKÛM EDİLMİŞTİR, DÜNYADA DA MUTSUZLUĞA MAHKÛM EDİLMİŞTİR YANİ İSLÂMIN KOLLARI VE BACAKLARI KESİLMİŞTİR. Sual 1: Siz kimsiniz? Cevap 1: Biz insanları mutluluğa götüreceği kesin olan, Kur’ân’daki İslâmın artık tatbikattan tamamen çıkarıldığı bir devrede yani insanları cennet saadetine götürecek farzların (Kur’ân’da var olmasına rağmen) İslâmî tatbikattan çıkarılmasıyla, insanların cehenneme mahkûm olduğu ve böylece İslâmın bacaklarının kesildiği bir devrede, insanları dünya saadetine götürecek olan farzların tatbikattan koparıldığı ve insanların dünya saadetine ulaşmasına mani olarak İslâmın kollarının da kesildiği bir devrede, üstelik bu hakikatlerin hiçbir kitapta artık yazılmadığı bir devrede, yani bütün İslâm aleminin cehenneme ve mutsuzluğa mahkûm edildiği bir devrede, Allah’ın, Kur’ân hakikatlerini açıklamakla vazifeli kıldığı kişiyiz. Allah’ın vazifeli kıldığı diyoruz. Çünkü sizlere yapacağımız açıklamalar hiçbir kitapta yazmıyor. Sizlere yapacağımız açıklamaları bize öğreten Allah’tır. Biz de size öğretmekle vazifeliyiz. Ne demek istiyoruz? Eğer Allahû Tealâ, kainatta en çok insan denen mahlûkunu seviyorsa, bütün kainatı insan için yaratmışsa ve insanın mutluluğunu temin etmek üzere ezelde biz insanlardan YEMİN, MİSAK, AHD adında üç tane YEMİN almışsa ve bu YEMİNleri üzerimize farz kılmışsa, bundan bir muradı olması gerekir. Muradı son derece açık: Kur’ân-ı Kerim açıklıyor ki; kim bu YEMİNini, MİSAKini ve AHDini yerine getirirse onun mekânı cennet olacaktır. Ve Allahû Tealâ, bu üç tane YEMİNi yerine getirmesini bütün insanların üzerine farz kılmışsa Kur’ân-ı Kerim’de ve 14 asır sonra insanlar Allah’a verdikleri YEMİNi, MİSAKı ve AHDi tamamen unutmuşlarsa, artık İslâmî farzlar arasında bunlar mevcut değilse, o zaman bütün İslâm alemi cehenneme mahkum edilmiş demektir. Din öğreticilerinin, Allah’a verdiğimiz ve üzerimize farz kılınan bu YEMİN, MİSAK ve AHDden haberleri artık yoktur. Farzların arasında YEMİNimiz, MİSAKimiz ve AHDimiz artık yoktur. Ne 32 farzın arasında ne 54 farzın arasında. Öyleyse bu durumda İslâm, bacakları kesilmiş bir hüviyettedir. Bütün İslâm alemi cehenneme mahkûm edilmiştir. Şimdi bir adım daha atalım. Dünya saadetine bir göz atalım: Bir insanı dünya saadetine ulaştıracak olan temel farzlar; daimî zikir, irşad ve teslimdir. Bunların Kur’ân-ı Kerim’de bütün insanlığa farz kılındığını görüyoruz. Ama 14 asır sonra bugün bu farzların da hepsinin unutulduğunu ve insanların dünya saadetine ulaşmasına kesin olarak mani olduğunu görüyoruz şeytanın. İnsanları dünya saadetine götürecek olan bu temel farzlar ortadan kaybolunca, 14 asırda insanlar Allah’ın bu farzlarını unutunca, artık İslâm aleminin dünya saadetine ulaşması mümkün değildir. Böylece bütün İslâm alemi dünya hayatını yaşarken mutsuzluğa, huzursuzluğa mahkum edilmiştir. Yani İslâmın kolları da kesilmiştir. SAHABE DÜNYA SAADETİNİN DE CENNET SAADETİNİN DE FARZLARINI YERİNE GETİRMİŞ VE İKİ CİHAN SAADETİNE SAHİP OLMUŞLARDI. İşte böyle bir ortamda İslâmın bu büyük hakikatlerini ortaya koymak, bizim üzerimize Allahû Tealâ tarafından vazife olarak verilmiştir. Eskilerin bir sözü var sevgili okuyucular, “Halep ordaysa arşın burda”. Biz, sizlere Kur’ân’da Allahû Tealâ’nın bizi dünya saadetine götürecek olan ayetlerini açıklıyoruz: Biz sizlere Kur’ân’da bulunan, bizi cennet saadetine götürecek olan farzları da açıklıyoruz. Yetmez. Şunu kesin olarak ispat ediyoruz ki, bütün sahabe Allah’a verdikleri YEMİNİ, MİSAKİ ve AHDİ gerçekleştirmişlerdir. Ve cennet saadetinin hepsi sahibi olmuştur. Kur’ân-ı Kerim bunu kesin olarak ispat etmektedir. Bütün sahabe, bir insanı dünya saadetine götürecek olan daimî zikre, irşada ve teslime hepsi ulaşmışlardı. Kur’ân-ı Kerim ayetleriyle bunu ispat ediyoruz. Hepsi de dünya saadetinin yani hazzü-l azimin sahibi olmuşlardı. Ve bugünün Sayın din öğreticileri artık insanlara Allah’ın bu büyük hakikatlerini insanları cennet ve dünya saadetine götürecek olan bu temel farzları artık açıklamıyorlar, öğretmiyorlar çünkü kendileri de bilmiyorlar. Ve buna tahammül edemedikleri için, bilmediklerinin açıklanmasına tahammül edemedikleri için bizi konuşturmamak gibi, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim ayetlerini açıklamamıza mani olmak gibi, çok çirkin bir tutumun içine girmişlerdir. ALLAH NE İSTİYOR? ŞEYTAN NE İSTİYOR? Öyleyse özetle sizlere bir hakikatten bahsetmek istiyoruz: Allahû Tealâ, biz insanlara mutluluk vermek istiyor. Bütün insanların hem cennete girmesini, cennet saadetine ulaşmasını istiyor, hem de bütün insanların dünya saadetini bütün boyutlarıyla yaşamasını istiyor. İşte Allahû Tealâ’nın istediği bu hedefin tam karşısında olan bir mahlûk var: İblis. İblis de, bütün insanların kendisiyle beraber cehenneme girmesini istiyor, dünya saadetine de asla ulaşmamasını istiyor. Allahû Tealâ, bütün insanların cennete ulaşması lüzumlu olan her şeyi Kur’ân-ı Kerim’de açıklamış; farzlar koymuş ortaya. Bu farzların bütün sahabenin gerçekleştirdiğini ve cennete girdiğini de ifade etmek suretiyle, bunun boş bir rivayet olmadığını, sahabenin bu güzellikleri yaşayarak hedefe ulaştığını, bütün gelecek nesillere haykırıyor. Ama şeytan Allah’ın bu Kur’ân’daki bütün güzelliklerini yok etmek konusunda son derece ciddi bir gayretin içinde ve ne yazık ki bunu başarmış durumda. ALLAH EN ÇOK İNSANI SEVER. Öyleyse konumuzu biraz açalım: Biz insanlar üç tane vücudun sahibiyiz. Ve Allah’ın bu açıdan bizlerden ezelde, her bir vücudumuzdan ayrı bir YEMİN alarak, bizden YEMİN, MİSAK ve AHD aldığını görüyoruz. İşte üç tane vücudumuz: Hicr Suresi 26. âyet-i kerime. Allahû Tealâ buyuruyor: Biz insanı şekillenmiş ve kuru bir balçıktan halkettik (yarattık). Demek ki yaratılan bir fizik vücudumuz var. İkincisi nefsimiz. Şems Suresi 7. âyet-i kerime: O nefse ve onu sevva edene (dizayn edene, inşa edene). Üçüncü vücudumuz ruhumuz. Allahû Tealâ ruhumuzu üfürdüğünü söylüyor. Secde Suresi 9. âyet-i kerime: Biz onun içine (insanın içine) ruhumuzdan üfürdük. Öyleyse halkedilen, yaratılan bir fizik vücudumuz, sevva edilen, dizayn edilen bir nefsimiz ve üfürülen bir ruhumuzla biz insanlar üç tane vücudun sahibiyiz. Diğer taraftan Allah kainatta en çok insanı seviyor. Dünyada en çok insanı sevdiği, en üstün mahlûkun insan olduğu kesin. Çünkü Allahû Tealâ, Bakara Suresi 29. âyet-i kerimesinde: O Yüce Allah’tır ki arzda (dünyada) yarattığı her şeyi sizin için yarattı ey insanlar. Demek ki bu dünya her şeyiyle biz insanlar için yaratılmış. Kainat için de aynı şeyi söylüyor Allahû Tealâ, Casiye Suresinin 13. âyet-i kerimesinde: O Yüce Allah’tır bütün göklerde ve bütün arzlarda yarattığı her şeyi, katından sizlerin emrine musahhar kıldı, (sihr etti, hasretti). Öyleyse bütün bir kainat, yerleriyle gökleriyle yani Allah’ın insandan başka yarattığı her şey, insan için yaratılmıştır ve insanın emrine verilmiştir. Bu iki âyet-i kerime kesin bir gerçeği ifade ediyor ki, biz insanlar Allahû Tealâ’nın indinde en değerli varlıklarız, Allah’ın en çok kıymet verdiği mahlûklarız, çünkü bütün kainat bizler için yaratılmış. Hal böyleyse Allahû Tealâ’nın en çok insanı sevdiği kesindir. İşte Allah, kainatta en çok sevdiği yaratığı olan ve bütün başka yaratıklarına kendisine secde edilmesini emrettiği insanı en çok seviyor. En çok sevdiği bu mahlûkundan da onun mutlu olmasından başka hiç bir şey istemiyor. KUR’ÂN’IN MUTLULUK HEDEFİ Evet sevgili okuyucular, Allahû Tealâ, hiç birinizden, sizin mutlu olmanızdan başka bir şey istemez. Bütün Kur’ân-ı Kerim, bu temel maksada dönük olarak, üç tane mutluluk hedefine yönelik olarak indirilmiştir: 1- Kur’ân-ı Kerim, bütün insanları mutluluğa davet etmektedir. 2- Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlar için bir mutluluk garantisidir. Kim mutlu olmayı dilerse, Allahû Tealâ’nın verdiği reçeteyi kullanmak suretiyle, o kişinin saadete Allahû Tealâ tarafından ulaştırılacağı (hem cennet saadetine, hem dünya saadetine Allahû Tealâ tarafından mutlaka ulaştırılacağı) Kur’ân-Kerim’in kesin hükümleriyle garanti altına alınmıştır. 3- Kur’ân-ı Kerim bütün insanlık için bir saadet recetesidir. Ve bu reçete Kur’ân-ı Kerim’de açık ve kesin olarak yer almıştır. İnsanlar ne yapacaktır, nasıl yapacaktır da mutluluğa ulaşacaktır; bunun kesin hükümleri Kur’ân-ı Kerim’dedir. Öyleyse Allahû Tealâ’nın bu indirdiği Kur’ân-ı Kerimiyle, insanların mutluluğundan başka onlardan hiçbir şey istemediği kesinlik kazanmaktadır. CENNET SAADETİNİN FARZLARI: YEMİN, MİSAK VE AHD İşte Allahû Tealâ’nın bu mutluluğu bizlere ulaştırabilmek için, bizi mutluluğa ulaştırabilmek için Kur’ân-ı Kerim’e bir takım farzlar koyduğunu görüyoruz. Bir insanın cennet saadetine ulaşabilmesi üç tane farzı gerçekleştirmesine bağlıdır. Bu üç tane farz, ayrı ayrı vücutlarımız için birer emri ihtiva etmektedir. 1- Allahû Tealâ, nefsimizin tezkiye edilmesi, yani nefsimizin karanlıklarına Allah’ın nurlarının hakim olmasını üzerimize farz kılmıştır. Ve evvela bizden ezelde bu hedefe yönelik olarak YEMİN almıştır. İşte Müdessir Suresi 38,39,40. Allahû Tealâ buyuruyor: Bütün nefsler rehinedirler. İkttisap ettikleri derecelerin karşılığı olarak. Ama YEMİN salipleri (yani YEMİNleri yerine getirip de YEMİN sahibi ünvanını alan) nefsler, onlar cennette olacaklardır (onlar felaha ereceklerdir). Öyleyse demek ki Allahû Tealâ nefslerimizden ezelde YEMİN almış. 2- Sonra Allahû Tealâ’nın ruhlarımızdan ezelde MİSAK aldığını görüyoruz. Rad 20 ve 21 bunu açıklıyor. Diyor ki Allahû Tealâ: Onlar Allah’a verdikleri bütün YEMİNleri yerine getirirler ve MİSAKlerini bozmazlar yani gerçekleştirirler. Devam ediyor: Ve onlar Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi yani ruhlarını O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Nefsimizin YEMİNi üç defa, ruhumuzun MİSAKi ise dokuz defa üzerimize farz kılınmıştır. 3- Fizik vücuda gelince, o Allah’a AHD vermiş. Allah, fizik vücudumuzdan ezelde AHD almıştır. Yasin Suresinin 60 ve 61. ayetleri, bu hususu açıklamaktadır. Buyuruyor ki Allahû Tealâ: Ey Ademoğulları ben sizlerden AHD almadım mı? Şeytana kul olmayacaksınız diye. Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır. Ve ben sizden bana kul olacaksınız diye AHD almadım mı? İşte böylece üç tane YEMİNimiz ortaya çıkıyor: YEMİN, MİSAK VE AHDİMİZ. Nasıl Allahû Tealâ, üç vücudumuzu ayrı ayrı fiillerle oluşturmuşsa, her birine verdiği YEMİNi de birbirinden ayırmış, YEMİN, MİSAK, AHD adıyla sunmuştur Kur’ân-ı Kerimimizde. İşte bunlardan YEMİNİMİZ, MİSAKİMİZ, AHDİMİZ iki âyet-i kerimeyle iki defa üzerimize farz kılınmıştır. Yani YEMİNlerimizin üçü birden iki âyet-i kerimeyle üzerimize farz kılınmıştır. 1- Allahû Tealâ, Maide Suresinin 7. âyet-i kerimesinde: İşittik ve itaat ettik demiştiniz. Ben de üzerinize bunları farz kılmıştım buyuruyor. Ezelde Araf Suresinin 172. âyet-i kerimesine göre Allah hepimizi topluyor ve soruyor: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Biz de diyoruz ki: Evet Rabbimizsin. Bundan sonra Allahû Tealâ Maide-7 de nefslerimizden YEMİN istiyor, ruhlarımızdan MİSAK istiyor, fizik vücutlarımızdan AHD istiyor ve bize soruyor: Sözlerimi işittiniz mi? Biz de cevap veriyoruz: İşittik. Allahû Tealâ buyuruyor: Öyleyse itaat edin. Ve YEMİN veriyor nefslerimiz, MİSAK veriyor ruhlarımız, AHD veriyor fizik vücutlarımız. Ve böylece Allahû Tealâ’nın huzurunda biz Allah’a üç ayrı vücudumuzla YEMİN, MİSAK ve AHD veriyoruz. Allahû Tealâ da bunları üzerimize farz kıldığını söylüyor. Bizi bu verdiğiniz YEMİNlerle bağladığını söylüyor. Bu, üç YEMİNimiz için de birinci farzdır. 2- Enam Suresinin 152. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ fizik vücudumuzun, nefsimizin ve ruhumuzun Allah’a verdiği; YEMİNlerin, MİSAKLERİN ve AHDLERİN hepsine birden “Allah ile olan AHD” adını veriyor. Allah ile olan AHDinizi ifa edin, Allah’a verdiğiniz üç YEMİNi de yerine getirin. Demek ki üç YEMİNimiz bu iki âyet-i kerimeyle iki defa üzerimize farz kılınmış. Bununla yetinmiyor Allahû Tealâ, Maide Suresinin 105. âyet-i kerimesiyle nefsimizin tezkiyesini 3. defa üzerimize farz kılıyor: Ey amenu olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyen iman sahipleri) nefislerinizin sorumluluğu (yani nefsinizi tezkiye etmek) üzerinize farzdır buyuruyor Allahû Tealâ. 3- Allahû Tealâ, fizik vücudumuzun Allah’a kul olmasını da üzerimize farz kılıyor; üçüncü defa. Bakara Suresi 21. âyet-i kerime: Ey insanlar sizi yaratan Allah’a kul olun. (Yani şeytana kul olmaktan kendinizi kurtarın ve Allah’a kul olun) buyuruyor. MİSAKİMİZ 9 DEFA FARZ Ruhumuzun biz ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına gelince, Allahû Tealâ bunu tam yedi defa daha üzerimize farz kılıyor. Toplam dokuz defa oluyor. İşte ruhumuzun, biz ölmeden Allah’a ulaşması konusunun daha 7 defa farz kılındığını görüyoruz. 1. Zümer 54. Allahû Tealâ buyuruyor: Üzerinize azap gelmeden (kabir azabı) önce Allah’a dönün (ruhunuzu Allah’a döndürün ve ulaştırın) ve Allah’a teslim olun. 2. âyet-i kerime; Fecr 28, Allahû Tealâ: Rabbine geri dön, Rabbine rücû et, geri dönerek Rabbine ulaş) buyuruyor. 3. farz Rum 31: O’na dön. (Allah’a dön, Allah’a ruhunu geriye döndür, ulaştır) buyuruyor Allahû Tealâ. 4. farz Zariyat 50: Öyleyse Allah’a kaç (Allah’a firar et). 5. farz Lokman 15: Kim bana ulaşmışsa, sen de onun yoluna uy. (Yani aynı yolu, Sırat-ı Müstakiym’i takip ederek, sen de bana ulaş) buyuruyor Allahû Tealâ. 6. farz Yunus Suresinin 25. âyet-i kerimesi: Allah teslim yurduna davet eder ve (oraya ulaştırmayı) dilediklerini Sırat-ı Müstakiym’e ulaştırır buyuruyor. Sırat-ı Müstakiym, Nisa Suresinin 175. âyet-i kerimesinde anlatıldığı üzere; insanların ruhlarını Allah’a ulaştıran yolun adı. Öyleyse Allah o “selâm yurdu” dediği, aslında “teslim yurdu”na (çünkü Allahû Tealâ’ya insan ruhu ulaşır ve O’na teslim olur ve oraya Sırat-ı Müstakiym vasıtasıyla ulaşılır) Allahû Tealâ buyuruyor ki; Kimi Allahû Tealâ oraya (teslim yurduna, selâm yurduna) ulaştırmayı dilerse (kelimenin ikisi de aynı kökten gelir) Allah onları Sırat-ı Müstakiym’e ulaştırır. (Sırat-ı Müstakiym vasıtasıyla kendi zatına ulaştırır). 7. âyet-i kerime Müzemmil 8: Allah’ın ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek Allah’a dön (Allah’a ruhunu ulaştır). Ne gördük? Ezelde Allah, nefsimizden YEMİN almış. Nefsimizi tezkiye edeceğiz diye. Ve bunu üzerimize üç defa farz kılmış. Sonra ruhumuzun Allah’a verdiği MİSAKİ gördük. Bu MİSAKe göre ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşması gerek. Allahû Tealâ, bunu 9 defa üzerimize farz kılmış. Sonra fizik vücudumuzun Allah’a verdiği AHDi gördük. Allahû Tealâ, bunu 3 defa üzerimize farz kılmış. YEMİN, MİSAK VE AHDİNİ YERİNE GETİREN MUTLAKA CENNETE GİRER. Öyleyse Allahû Tealâ üç vücudumuzdan aldığı üç YEMİNi de üzerimize farz kılıyor. Neden? Çünkü kim bu YEMİNleri yerine getirirse, onların hepsinin cennete gireceği kesin. İşte Fecr 27,28,29,30’da Allahû Tealâ buyuruyor: Ey mutmain olan nefs (doyuma ulaşan nefs) Allah’dan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan (yani tezkiye ol Allah’a verdiğin YEMİNi gerçekleştir). Ve ruhumuza sesleniyor: Rabbine geri dön. (Yani bana verdiğin MİSAKİ gerçekleştir. Fizik vücudun ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştır. Fizik vücudumuza sesleniyor: O zaman (nefsini tezkiye ederek, bana verdiğin YEMİNi gerçekleştirdiğin zaman, ruhunu bana ulaştırarak bana verdiğin MİSAKİ gerçekleştirdiğin zaman, işte o zaman) kullarımın arasına girersin, hadi gel kullarımın arasına gir. Böylece kişi üç YEMİNini gerçekleştirmiş olur. Sonucu veriyor Allahû Tealâ: Ve cennetime gir. Sonuç şu: Kim Allah’a verdiği nefsinin YEMİNini yerine getirip, nefsini tezkiye ederse, ruhunun Allah’a verdiği ruhunun MİSAKini yerine getirip ruhunu ölmeden Allah’a ulaştırırsa ve fizik vücudunun Allah’a verdiği AHDi yerine getirerek, fizik vücudunu şeytana kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul ederse, o kişinin mekânı cennettir. Öyleyse burada bir büyük hakikatle karşı karşıyayız. Allahû Tealâ en çok sevdiği mahlûku olan insanı, mutlaka cennete ulaştırmak istiyor, çünkü onu cennete ulaştıracak olan her şeyi onun üzerine farz kılmış. İnsanı cennete ulaştıracak olan nefsinin tezkiyesi, farz; üç defa. Ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması farz; dokuz defa. Fizik vücudunun Allah’a kul olması farz; üç defa. Görülüyor ki Allahû Tealâ bütün insanları, bu farzlara yönelterek, onların hepsinin, bütün insanların mutlaka ama mutlaka Allah’ın cennetine girmesini istiyor. BÜTÜN SAHABE CENNETE GİRECEK: İşte bundan 14 asır evvel bütün sahabenin bu farzları yerine getirdiğini ve hepsinin cennet müjdesini aldığını görüyoruz. İşte Zümer Suresinin 17. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor: O sahabe var ya, diyor. Onlar şeytana kul olmaktan kendilerini kurtardılar, kaçındılar, Allah’a döndüler. Ruhlarını Allah’a ulaştırdılar ve onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele. Demek ki bütün sahabe şeytana kul olmaktan kurtarmışlar kendilerini ve Allah’ın “kullarım” dediği bir konuma gelmişler, hepsi Allahû Tealâ’nın kulu olmuş, şeytanın kulu olmaktan kurtulup Allah’a kul olmayı başarmışlar. Bir sonraki âyet-i kerimede, Allahû Tealâ bütün sahabenin hidayete erdiğini, yani ruhlarını Allah’a ulaştırdığını söylüyor. Hidayet, insan ruhunun Allah’a ulaşmasıdır. Allahû Tealâ, Al-i İmran 73’de, Bakara 120’de ve Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesinde hidayetin, insan ruhunun, o kişi ölmeden evvel Allah’a ulaşması olduğunu kesin bir dille ifade etmiş. Ve Zümer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde sahabenin hidayete erdiğini buyuruyor. Yani bütün sahabe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar. Peki nefslerini de tezkiye etmişler mi? Evet etmişler. Allahû Tealâ kimlerin nefslerini tezkiye ettiğini Şems Suresinin 9. âyet-i kerimesinde ifade buyuruyor: And olsun ki onlar felaha ererler, nefslerini tezkiye edenler. Peki bütün sahabe felaha ermiş mi? Evet ermiş. Araf Suresinin 157. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ bütün sahabenin felaha erdiğini söylüyor, cennet müjdesiyle müjdelendiğini söylüyor. Diyor ki: O ümmî, nebî resule tâbî olanlar var ya, onların hepsi felaha erdiler, cennet müjdesiyle müjdelendiler. Bu durumda ne görüyoruz? Bütün sahabe nefslerini tezkiye etmiş, Allah’a verdikleri YEMİNi gerçekleştirmişler. Bütün sahabe ruhlarını Allah’a ulaştırmış, Allah’a verdikleri MİSAKİ gerçekleştirmişler, bütün sahabe fizik vücutlarını Allah’a kul etmiş, Allah’a verdikleri AHDi de gerçekleştirmişler ve bütün sahabe cennet müjdesiyle müjdelenmiş. Sadece Araf 157 değil, aynı zamanda Tövbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde bütün sahabenin cennetle müjdelendiği açık bir şekilde, kesin bir şekilde anlatılıyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: O ensar, sabikun-el evvelin (evvelki sabikunlar) var ya, oların bir kısmı ensardandı, bir kısmı da muhacrindendi, bir de onlara ihsanla tâbî olanlardandı. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’dan razıdırlar. Allah onlara altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî kalacaklardır. Kesin bir şekilde görülüyor ki, Allahû Tealâ ezelde biz insanlardan üç tane YEMİN almış; YEMİN, MİSAK ve AHD. Bunların hepsi üzerimize farz kılınmış. Bütün sahabe bu farzları yerine getirmiş. Allahû Tealâ, farz kıldığı hususları yerine getirenlerin mutlaka cennete gireceklerini taahhüt etmiş, garanti etmiş. Ve bütün sahabe Allah’ın bu farzlarını yerine getirerek Allah’ın cennetini hepsi kazanmışlar. 14 ASIR SONRA BUGÜN İSLÂM ÂLEMİ CEHENNEME MAHKÛM EDİLMİŞTİR VE İSLÂMIN BACAKLARI KESİLMİŞTİR. Şimdi hep beraber bu güne bakıyoruz. 14 asır sonra bugün bütün bu söylediğimiz farzlar, yani insanları cennet saadetine götürecek olan üç farzın, üç YEMİNin üçü de artık farzlar arasında mevcut değildir. Yani insanları cennet saadetine götürebilecek olan yegane emirler, artık farzlar arasında mevcut değildir. Din öğretenler bunları bilmiyorlar. İnsanlara öğretmiyorlar. Ne 32 farzın, ne 54 farzın arasında Allah’a verdiğimiz bu YEMİNler, Allah’ın üzerimize farz kıldığı bu farzlar artık insanlara öğretilmiyor. Yani İslâm alemi kendisini cennet saadetine götürebilecek olan bu temel farzların artık mevcut olmadığı bir dinî hayat sürüyor. Yani bitkisel hayat. Yani İslâm aleminin bu farzlar 14 asırda insanlara unutturulmak suretiyle cehenneme mahkum edildiğini, yani İslâmın bacaklarının kesildiğini görüyoruz. BÜTÜN SAHABE DÜNYA SAADETİNE ULAŞMIŞTIR. Gelelim dünya saadetine: Bir insanın dünya saadetine ulaşabilmesi için 3 tane temel farz konmuş Kur’ân-ı Kerimimize: 1. Daimî zikir: Bundan 14 asır evvel Allahû Tealâ, daimî zikri üzerimize farz kılmış Nisa 103’de. Ayaktayken de, otururken de, yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikret. Ve bütün sahabe daimî zikrin sahibi olmuşlar. Zümer Suresinin 18. âyet-i kerimesi bütün sahabenin ulûl elbab olduğunu söylüyor. Al-i İmran Suresinin 190,191. âyet-i kerimeleri ise şöyle buyuruyor: O ulûl elbab kullarım var ya, onlar ayaktayken de, otururken de, yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrederler. Bütün sahabe ulûl elbab olduklarına göre hepsi daimî zikrin sahibi olmuşlar. Peki Allah’ın ikinci dünya saadeti emri hangisidir? 2. İrşad farz mıdır? Bakara Suresinin 186. âyet-i kerimesi irşadın farz olduğunu söylüyor. İşte Allahû Tealâ buyuruyor: Beni davet ettikleri zaman, dua edenin davetine icabet ederim. Ama onlar da benim davetime icabet etsinler mümin olsunlar ve irşada ulaşsınlar. Allahû Tealâ’nın emri açık ve kesin: İrşad. Bundan 14 asır evvel bütün sahabe irşada ulaşmışlar. İşte Hucurat Suresinin 7. âyet-i kerimesi: Ey sahabe biliniz ki aranızda Allah’ın resulü var. Eğer O, sizin taleplerinize uygun hareket etseydi, sizin dileklerinize itaat etseydi, bundan çok zarar görürdünüz, Allah’ın lânetine bile uğrayabilirdiniz. Ama Allah size imanı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi ve hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı. İşte onlar irşada ulaşanlardır, buyuruyor Allahû Tealâ. Bütün sahabe üzerlerine farz olan irşada da ulaşmışlar. Allahû Tealâ’nın 3. emri: Teslim. Diyor ki Zümer 54’de: Üzerinize azap gelmeden (kabir azabı gelmeden) ruhunuzu Allah’a ulaştırın ve O’na (Allah’a) teslim olun. Allah’a teslim olmamız; farz. Bütün sahabe Allah’a teslim olmuşlar mı? Evet. Al-i İmran Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: Habibim o kitap sahiplerine ve ümmîlere de ki; ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz kendimizi Allah’a teslim ettik. İşte görüyoruz ki dünya saadeti için üç farz ve bu farzların hepsini sahabe yerine getirmişler, hepsi de hazzü’l azimin, dünya saadetinin sahibi olmuşlar. Ve 14 asır evvel sahabenin böylece hem cennet saadetinin hem de dünya saadetinin sahibi olduğunu görüyoruz. 14 ASIR SONRA BÜTÜN İSLÂM ÂLEMİNİN DÜNYA SAADETİNE ULAŞMASI İMKÂNSIZ HÂLE GETİRİLMİŞ VE İSLÂMIN KOLLARI DA KESİLMİŞTİR. Bugüne geliyoruz: Bugün artık insanlar kendilerini dünya saadetine götürecek olan, daimî zikri, irşadı ve teslimi tamamen unutmuşlar. Farzların arasında, değil daimî zikir, zikir bile yok. Allahû Tealâ, bu söylediğimiz ayetlerle daimî zikri, irşadı ve teslimi üzerimize farz kıldığı halde, bütün sahabe bunları gerçekleştirip hazzü’l azime ulaştıkları halde, (dünya saadetine ulaştıkları halde) 14 asır sonra bizleri dünya saadetine ulaştıracak olan bu 3 farz da, artık farzların arasında mevcut değildir. Böylece İslâmın kolları da kesilmiştir. Böylece İslâm artık kolları ve bacakları kesilmiş ölüme terk edilmiş bir bitkisel hayatı yaşamakta. Bu söylediğimiz hususlar bu farzlar, bu farzların ortadan kaldırılması hiçbir kitapta yazmıyor. 14 asırdır insanların yazdığı adlarına emaniye denilen bu kitaplar insanlara sadece Allah'ın insanları cennet ve dünya saadetine götürecek olan temel farzlarını unutturmaya yaramışlar. Şöyle kesin bir olgudan bahsediyoruz. Allahû Tealâ bundan 14 asır evvel indirdiği Kur’ân-ı Kerim'iyle biz insanların cennet saadetine ulaşması için bizlerden YEMİN MİSAK ve AHD almış bunları üzerimize farz kılmış. 14 asır sonra bu farzların hepsi unutulmuş. Bunlar bugünkü farzlar arasında olmadığına göre 14 asır evvel sahabe bunları yerine getirdiğine göre zaman içerisinde bunların hepsinin ortadan kaybolduğu kesindir. İşte bu sonuç emaniye adı verilen bu kitaplarla gerçekleşmiş. İnsanları dünya saadetine götürecek olan temel farzlar da ortadan yok olmuş. Farzların arasında mevcut değil. Ve din adamları da bu söylediğimiz hakikatlerden haberdar değil. BUGÜNÜN DİN ADAMLARI İNSANLARI CENNET VE DÜNYA SAADETİNE MUTLAKA ULAŞTIRACAK OLAN BU TEMEL FARZLARDAN HABERDAR DEĞİL. Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım ve insafla düşünelim. Eğer Allah'ın insanları dünya ve cennet saadetine götürecek olan bütün bu temel farzları 14 asırda yok edildiyse din öğretenlerin artık bu farzlardan haberleri yoksa, insanlara bu farzları öğretmiyorlarsa bütün İslam alemi cehenneme ve mutsuzluğa mahkûm edilmişse Allahû Tealâ ne yapacaktı? Yapacağı bir tek şey vardı. İnsanların artık bu farzları tamamen unuttuğu kesin olduğuna göre hiç kimse bu farzlardan artık haberdar olmadığına göre İslâm alemini kurtarmak isteyen bütün dünyaya İslâmın yeniden yayılmasını isteyen Allahû Tealâ ne yapabilirdi? Bir vazifeli kılabilirdi. Bu unutulan farzlarını yeniden ihya edecek olan, bütün insanlığa yeniden öğretecek olan bir kişiyi vazifelendirmesi gerekiyordu. Allahû Tealâ işte bunu yaptı. Biz o vazifeliyiz. Ve size bir sualimiz var: Neden Hulki Cevizlioğlu ve Yaşar Nuri Öztürk bize bu kadar kin duyuyorlar? Sebebi şu: Ükemizde din öğretiminin iki temel kaynağı var. Birisi İlâhiyat Fakülteleri, ikincisi Diyanet İşleri Başkanlığı. Gerek üniversitelerimizin vücuda getirdiği bütün eserlerde, gerek Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ortaya koyduğu bütün eserlerde bizleri cennet saadetine götürecek olan temel farzlar ve dünya saadetine götürecek olan temel farzlar mevcut değildir. Yani bizim ülkemizde yaşayan din adamları Allah'ın bu temel farzlarından haberdar değillerdir. Ve bunun tabii neticesi olarak da hiçbir ilmihal kitabında bizleri cennet saadetine ve dünya saadetine götürecek olan bu temel farzlar yer almamaktadır. Ne 32 farzın arasında ne 54 farzın arasında bizleri cennet ve dünya saadetine götürecek olan bu temel farzlar mevcut değildir. Yani bütün dünyada da, bizim ülkemizde de Kur’an'daki İslâm yaşanmamaktadır. Ve islâmı yaşadığını zanneden herkes cehenneme mahkûm edilmiş durumdadır. BU BİR CİNAYETTİR. Ve bütün din adamlarını itham ediyoruz. Bu çok ciddi bir ithamdır. Bir din adamının fıkhı bilmesi, kelâmı bilmesi, Arapça'yı bilmesi, Arapça gramerini bilmesi, akaid bilmesi tecvitle Kur’an okumayı bilmesi onu kurtaramıyor. Öğrettiği insanları da kurtaramıyor. Ve hem kendisi, hem din öğrettiği bütün insanlar ,hayatını ilme veren bu öğreticilerin öğrendikleri bütün ilimlere rağmen cehenneme gitmek mecburiyetindeler. Bu büyük bir vebaldir. Ve ülkemizin bütün din adamları böyle bir vebali üstlenmiş durumdadırlar. İşte bütün bu hususlardan insanları haberdar edecek olan kişi biziz. Ve haberdar ettiğimiz zaman da bu söylediğimiz ayetleri inceleyen bütün din adamları şunu görüyorlar: Bütün söylediklerimiz doğru. Şunu görmüyorlar, kendileri bu büyük hakikatleri bilmiyorlar. Yapmaları lâzım gelen şey bizden bu hakikatleri öğrenip bütün İslâm alemine öğretmek yerine bizi susturmaya çalışıyorlar. SUÇLULARIN TELAŞI İÇİNDELER. İşte bunun farkına varan bu korkunç gerçeği gören Yaşar Nuri Öztürk, Hulki Cevizoğlu'nu ve Hüseyin Hatemi'yi plânına dahil ederek ve Prof. Ayhan Songar'ı da devreye alarak, bu sizlere söylediğimiz hakikatleri bütün Türkiyeye ve dünyaya anlatmamıza, açıklamamıza ve samimi dindarları kurtarmamıza mani olmak üzere bir tezgâh hazırladılar. Bu tezgâhın arkasında bizim bir deli olduğumuzu herkese ispat ederek ayıplarının meydana çıkmasına mani olarak, omuzlarına aldıkları vebali daha da ağırlaştırıyorlar. Durum Türkiye'deki din adamları açısından gerçekten utanç vericidir. Bu insanlar dinlerini bilmiyorlar. Bir din öğretimi düşünün ki ne din öğretenleri ne de din öğrenenleri kurtaramaz. Ve şu anda bu ülkedeki bütün din adamları, bu ülkenin masum insanlarını, samimiyetle dinlerinin gereğini yerine getirmek isteyen insanları sadece cehenneme götürmekle vazifeli bir durumdadırlar. Buna angaje olmuşlardır ve zaten cehenneme doğru gidiyorlar. Ve bütün ikazlarımıza rağmen din adamları bu söylediğimiz ayetleri inceleyerek öğrenip Allah'ın Kur'an hakikatlerini insanlara öğretmek ve onları kurtarmak yerine bizi susturmaya çalışıyorlar. Yaptıkları işin korkunçluğunu görebiliyor musunuz? Muhterem okuyucularımız! İşte biz bütün İslam alemini bu korkunç tuzaktan kurtarmak için Allah'ın vazifeli kıldığı bir Allah'ın evliyasıyız. Sual 2: Evli misiniz? Siz Allah tarafından görevlendirilen mürşid misiniz? Yoksa Peygamber misiniz? Cevap 2: Evli ve iki çocukluyuz. Çocuklarımızdan biri hamdolsun ki hayata atıldı. Diğeri ise henüz üniversitede talebe. BİZ PEYGAMBER DEĞİLİZ. HİÇBİR ZAMAN PEYGAMBERLİK İDDİASINDA BULUNMADIK. Biz peygamber değiliz. Hiç bir zaman peygamberlik iddiasında bulunmadık. Allahû Tealâ'nın bize yazdırdığı Risalet Nurları isimli kitabın 5. sayfasında Allah bizim nebî olmadığımızı yani peygamber olmadığımızı söylüyor. 37. sayfasında ise dünya üzerinde peygamberlerin dışında birisine ilk defa Cebrail A.S.'ın göründüğünü söylüyor. Peygamberlerin dışında birisi. İşte bu biziz. Peygamber değiliz. Allahû Tealâ da peygamber olmadığımızı söylüyor. Haaa Sayın Hulki Cevizoğlu ve Yaşar Nuri Öztürk ve Hüseyin Hatemi ve Ayhan Songar! Prof. Ayhan Songar bu kitabı bize Allah'ın yazdırmadığını düşünüyorlar. Çok güzel. Eğer bu kitabı biz yazdıysak o kitapta diyoruz ki: "Biz peygamber değiliz." Eğer o kitabı bize Allah yazdırdıysa Allah da diyor ki: "Sen peygamber değilsin." İki tane alternatif var. Ya bu kitabı biz yazmışızdır ya da Allah yazdırmıştır. Ama her ikisinde de sonuç aynı. Her ikisinde de sonuç bizim peygamber olmadığımız. Ve biz de her konuşmamızda bunu söylüyoruz: "Biz peygamber değiliz" diyoruz. Öyleyse nasıl oluyor da biz bir sahte peygamber olarak insanlara lanse ediliyoruz. Bu söylediklerimizin ışığı altında bu bir iftira değil midir? Ve soruyorum sevgili okuyucular sizlere bu durumda Yaşar Nuri Öztürk, Hulki Cevizoğlu, Hüseyin Hatemi ve Ayhan Songar bu zatlar birer müfteri değil midirler? İftira etmiyorlar mı bize? Bu sualin cevabını sizin temiz vicdanlarınıza bırakıyoruz. Sual 3: Mürşidlerin hepsi ve siz evliya mısınız? Cevap 3: Eğer bir insan gerçekten mürşidse o mutlaka evliyadır. Kehf Suresi'nin 17. ayet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle söylüyor: Allah kimi kendi zatına ulaştırırsa, kendisine ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer. Kim de dalâletteyse o kişi için bir evliya mürşid bulunmaz. Görülüyor ki mürşidden bahsettiği zaman Allahû Tealâ, O'nun evliya olduğunu kesinlikle hemen ortaya koyuyor. Öyleyse Allahû Tealâ tarafından tayin edilen bütün mürşidler evliyadır. Evliya olmak mürşid olmanın daha birinci kademesindeki başlangıcıdır. Fena makamını temsil eder. Sonra kişi Beka makamının, Zühd makamının, Muhsinler makamının, (yani fizik vücudun teslimi makamının) Ulül elbab makamının, (daimî zikrin), ihlas makamının ve salah makamının sahibi olacaktır. Ancak salah makamında (yani velâyetin yedinci ve son makamında) mürşid olmak yetkisini kazanacaktır. Allahû Tealâ hiç kimseye bedavadan birşey vermez. Allah'ın liyakât kanunu o kişi neye lâyıksa onun karşılığını kişiye Allah'ın mutlaka verdiğini gösterir. Bize gelince bizim evliya olup olmadığımızı Hacet namazı kılarak Allah'a sorabilirsiziniz. Yetmez. Arkamızda bulunan 500 bin insan ki 500 taneden fazlasının kalp gözü açılmıştır, kalp kulağı açılmıştır. Allah'ın söylediklerini işitebilmekte ve O'nun gösterdiklerini görebilmektedirler, kalp gözleriyle ve kalp kulaklarıyla. Hacet namazını kılmışlar ve Allah onlara bizi gösterdiği için bize ulaşmışlardır. Bütün bu insanlar başlarının üzerinde her an bizim ruhumuzu görebiliyorlarsa (Mümin-15) onlarla her an berabersek ve Allah'ın güzelliklerini, aramıza katıldıktan sonra bütün boyutlarıyla sahabe gibi yaşamaya başlamışlarsa, dünya hayatı artık onlar için doyulmaz zevklerle doluysa, hükmünüzü siz kendiniz verin bakalım. Hakkımızda ne düşüneceksiniz. MÜRŞİDİN, HİDAYETÇİNİN ÖZELLİKLERİ. Sual 4: Evliyanın mürşidlerin özellikleri nedir? Cevap 4: Evliya kelimesi çoğuldur. Tekili velîdir. Dost anlamına gelen bir kelime ve velî dediğimiz zaman Kur’ân-ı Kerim'de Allah'ın dostlarını anlıyoruz. Bizim Yaşar Nuri Öztürk ise Allah'ın evliyasına put adını vermekten hiç kaçınmıyor. Cehenneme gideceğini söylüyor. Allahû Tealâ'nın evliyasının. Onların putlar olduğunu söylüyor. Ve bakınız Allahû Tealâ evliyası için Yunus Suresinin 62, 63, 64. ayet-i kelimelerinde ne diyor: O Allah'ın evliyası var ya, onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar, onlar amenudurlar ve takva sahibi olmuşlardır, takva sahibi oldukları için Allah'ın evliyası olmuşlardır. Onlara dünyada da, cennette de mutluluklar vardır. İşte Allah'ın evliyası onlardır ki Allah onlara cennetini de vaadetmiş, kesin olarak dünyada da sonsuz bir mutluluğun sahibi olacaklarını söylüyor. Bizim zavallı din adamları da, Yaşar Nuri Öztürk gibilerden bahsediyorum. Allah'ın evliyasına put diyorlar. Din adamlarımızın büyük kısmını tenzih ederim, bu saçmalıkların sadece Yaşar Nuri Öztürk gibi olanlara has olduğunu biliyorum. Sizlere mürşidin özelliklerini söylemek istiyorum Şimdi mürşidin vasıflarını görelim: Mürşid 19 tane vasfın sahibidir. 1. Vasıf, Allah O'nun üzerinde rahim esmasıyla tecelli etmiştir. Bu tecelli Yusuf Suresi 53. âyet-i kerime'de ifade ediliyor: Yarabbi ben nefsimi ibra edemem, beraat ettiremem. Çünkü nefsim bana şerri emreder ama Rabbimin rahim esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç. 2. Mürşidin kulaklarındaki vakra kaldırılmıştır. Bu sebeple mürşid, kendi mürşidinin söylediklerini işiterek irşada ulaşmıştır. 3. Mürşidin kalbindeki ekinnet kaldırılmış yerine ihbat konmuştur. Böylece o irşad makamının söylediklerini fıkıh ederek, idrak ederek irşada ulaşmıştır. Allah'ın yoluna girmeyenler ve insanları Allah'ın yolundan alıkoyanların kalplerine ekinnet kulaklarına vakra konulduğunu ifade ediyor. Yüce Rabbimiz diyor ki İsra Suresinin 45. âyet-i kerime'de: Sen Kuran-ı okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz. Onların kalpleri üzerine İsra 46'da da buyuruyor ki: Onların kalpleri üzerine fıkıh idrak etmelerine bir engel, ekinnet koyarız ve kulaklarının içine bir ağırlık, vakra koyarız. Seni işitmelerine mani olmak için. Sen Rabbinin vahdetini Kuran'ı zikrederken onlar nefretle arkalarını dönerler. Ahrete inanmayanların insanları Allah'ın yoluna girmekten alıkoyanlar olduğunu Hud Suresinin 19. âyet-i kerimesinde söylüyor: Onlar ki Allah'ın yolundan alıkoyuyorlar ve onu eğriltmek isterler, Onlar ahrete inanmayanlardır. Hac 54'te ise Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: Kendilerine ilim verilenler bunun Rabblerinden bir hak olduğunu bilsinler de buna iman etsinler diye onların kalplerine ihbat (yani idrak etmeyi temin edecek bir ihsan) konulur. Muhakkak ki Allah âmenu olanları Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırır. Mürşid mutlaka Allah'a ulaştığı cihetle muhakkak ki kulağındaki vakra alınmış, kalbindeki ekinnet de alınmış yerine ihbat konmuştur. 4. Mürşidin 4. özelliği mürşidlerin kalbine Allah hidayet koymuş ve bu hidayet mürşidin kalbini Allah'a döndürmüştür. Tegabün 11 de Allah şöyle buyuruyor: Allah izin vermedikçe hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allah'a iman ederse onun kalbine hidayet konulur. Kâf 33: O kişiler gaybde Rahman’a huşu duyar ve Allah'a dönmüş bir kalple Allah'ın huzuruna gelir. İşte Allahû Tealâ mürşidin kalbine hidayet koyuyor ki kalbinin nur kapısı Allah'a dönsün diye. Bütün mürşidler kalplerine hidayet konulan ve kalpleri Allah'a dönmüş olan yani Allah'ın nuruna açık hale gelmiş olan insanlardır. BİRİNCİ TESLİM 5. Mürşidlerin hepsi velîdir. Yani Allah'a dost olmuştur. Ruhunu Allah'a teslim etmiştir. Bu ilk teslimdir. Biliyorsunuz ki Türkçe'de evliya'ya ermiş adı verilir. Nereye ermiş? Allah'a ermiş. Nesi ermiş? Ruhu ermiş. İşte bu Allah'a insan ruhunun ermesi olayı kişiyi velî kılar, evliya kılar. Allahû Tealâ Kehf Suresinin 17. âyet-i kerime'sinde Allah kimi kendisine ulaştırırsa o kişi o zaman hidayete erer. Kimi de dalâlette bırakırsa o kişi için bir velî mürşid, (evliya mürşid) bulunmaz buyuruyor ve burada bütün mürşidlerin evliya olduğu kesinlik kazanıyor. 6. Mürşidin altıncı özelliği, mürşidlerin kendilerine, İnd-i İlâhi'de altın taht ihsan edilmiş Allah da onlara dost olmuştur. İşte En'am Suresinin 126. âyet-i kerime'sinde: İşte bu Rabbinin Sırat-ı Müstakiymi’dir. Allah ayetlerini tezekkür eden bir kavim için açıklar. En'am Suresinin 127'de Allahû Tealâ diyor ki: Onlara Rab’lerinin indinde teslim yurdu vardır. Allah onların velisi (dostu) olmuştur, amellerinden dolayı. İşte bu teslim yurdu, (darüs-selam) Allahû Tealâ'nın bir altın tahtıdır. Bu altın taht, bütün mürşidlerin sahip olduğu, ruhlarının ebediyete kadar orada kalacağı ve onların Bekâ makamının sahibi olmasını gerektiren bir tahttır. 7. Mürşid zühd sahibidir. Zikirsizliğe karşı zahid olduğunu daimî zikre ulaşarak Allah'a ispat etmiştir. Yusuf' değersiz bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Onlar Yusuf'a karşı zahiddiler. Yusuf-20 İKİNCİ TESLİM 8. Mürşid fizik vücudunu Allah'a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Bu ikinci teslimdir. Evvela ruhunu Allah'a ulaştırmıştı. Bu birinci teslimdi. Mürşid fizik vücudunu da Allahû Tealâ'ya teslim eden birisidir, Nisa Suresi'nin 125. âyet-i kerime'sine göre: Ve o kişi ki vechini, fizik vücudunu Allah'a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Dinde ondan daha ahsen kim vardır? İbrahim'in dinine tâbî olmuştur. Hanif olarak ve Allah İbrahim'i sevgili yani dost kıldı. 9. Mürşidin 9. özelliği, mürşid daimî zikrin sahibidir. Ulul elbab olma şerefine ermiştir. Allahû Tealâ Al-i İmran Suresi'nin 190-191. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: Ulul elbab için göklerin ve yerin yaratılmasında ve gece ile gündüzün ihtilafında âyetler vardır. Onlar ayakta iken, otururken ve yanüstü yatarken hep Allah'ı zikrederler. Allah'ı gökleri ve yeri yaratması konusunda tefekkür ederler. Allah'ın tayin ettiği bütün mürşidler daimî zikrin sahibidir. ÜÇÜNCÜ VE SON TESLİM 10. Mürşidin 10. özelliği, mürşid nefsindeki bütün afetleri Allah'ın yardımıyla, Allah'ın zikirle gönderdiği nurlarla yok etmiş ve bütün afetlerden berî olmuştur. Bütün afetlerden nefsini kurtarmıştır. Sadece hasletlerden oluşan, ruhun fazıllarından oluşan, halis bir nefse sahip olmuştur. Muhlis sıfatını kazanmıştır. Böylece nefsini de Allah'a teslim etmiştir. Son teslimini tamamlamıştır ve Allah'a göre İslâm olmak şerefine ermiştir. Beyyine Suresi'nin 5. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: Onlar emrolunmadılar, ancak hanifler olarak Allah'a dinde muhlis, (halis, saf, katışıksız) kullar olmakla ve namaz kılmakla ve zekat vermekle emrolundular. İşte bu kayyum olan dindir. İşte kimin nefsindeki bütün afetler yok olursa, onlar halis olurlar. Yani İhlas Makamının sahibidirler. Bütün mürşidler bu makamın sahibidir. 11. Mürşidin 11. özelliği, mürşid irşada ulaşmıştır. Tıpkı sahabenin irşada ulaşması gibi bilindiği gibi bütün sahabe mürşiddiler. Allahû Tealâ onlar için Hucurat Suresinin 7.âyet-i kerime'sinde diyor ki: Biliniz ki şüphesiz Allah'ın resulü aranızdadır. Eğer sizden gelecek taleplere itaat etseydi siz sıkıntıya uğrardınız. Ve lâkin Allah sizlere imanı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. İşte onlar irşada ulaşanlardır. Demek ki bütün mürşidler irşada ulaşmış olanlarıdır. 12. Mürşidin kalp gözü ve kalp kulağı açılmıştır. Allahû Tealâ Kaf Suresinin 37. âyet-i kerime'sinde diyor ki: Muhakkak ki bunda kalbinin semi hassasına (yani işitme hassasına) ilkâ edilenler, yani kalp kulağına ilham edilenler ve şahit olanlar yani kalp gözleriyle müşahede ederek, görerek şahit olanlar için bir ibret vardır. Mürşidin kalp gözü ve kalp kulağı da açıktır. Allah'ın gösterdiği her şeyi kalp gözüyle görür. Allah'ın söylediği her şeyi kalp kulağıyla işitir. 13. Mürşid ilm’el-yakîn, aynel yakîn ve hakkul yakîn olmak üzere üç yakînin sahibidir. İlm’el-yakîn kalp gözü ve kalp kulağı açılmadan sahip olunan ilmi yakîn'dir. Tekasür Suresinin 5. âyet-i kerime'sinde: Dikkat edin eğer yakîn hasıl ederek yani kesin bir ilimle bilmiş olsaydınız. İkincisi aynel yakîndir. Kalp gözü açıldıktan sonra varlıklar aleminin kalp gözüyle görülmesi. Sıdretür Münteha’ya kadar bütün gök katlarının görülmesi Tekasür Suresi 7. âyet-i kerime'sinde: Sonra onu aynel yakîn olarak (yani kalp gözümüzle) göreceksiniz. 3. Hakkul yakîn. Kalp gözü açıldıktan sonra görüşün Hakk’a ait sırları da kapsayacak bir yakîn hasıl etmesi cennet ve cehennemin görülmesi ve nihâyet Allah'ın görülmesi. El Vakıa 95: Muhakkak ki bu işte o Hakkul yakîndir. Hakka Muhakkak ki o Hakkel yakîndir. Yani Hakkul Yakîn Hak'ka onu görerek yakîn hasıl etmektir. Bütün Allahû Tealâ'nın tayin ettiği mürşidler Hakkul yakînin sahibidir. Allah mürşid tayin eder mi? Elbette eder. İşte Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesi Allahû Tealâ buyuruyor. Onlardan, insanlardan imamlar kıldık. (Mürşidler kıldık.) Emrimizle insanları hidayete erdirsinler, insanların ruhlarını Allah'a ulaştırsınlar diye. Onlar sabrın sahibidirler ve onlar ayetlerimize yakîn hasıl edenlerdir. Demek ki Allah mürşid tayin ediyor ve bu tayin ettiği mürşidler, ilmel yakîynin de, ayne’l yakîynin de, hakku’l yakînin de sahipleri. 14. Mürşidin 14. özelliği: Mürşid ihlastan sonra Allah’ın söylediklerini tekrar ederek, tövbei nasuh kapısından geçmiş ve salaha ulaşmış kişidir. Önünde ve sağında salah nuruna sahiptir ve Allah onun günahlarını örtmüştür. Tahrim Suresi 8. âyet-i kerime: Ey iman sahipleri! Allah’a doğru (yani Allah’ın söylediklerini tekrar ederek) nasuh tövbeyle tövbe edin ki, Allah sizin seyyiatinizi (yani günahlarınızı) örtsün ve sizi altından nehirler akan cennetlerine koysun. O gün peygamberler ve onunla beraber olan iman sahipleri mahzun olmayacaktır. Nurları (yani salah nurları) önlerinde ve sağlarında olacaktır. 15. Mürşidin 15. özelliği: Mürşid Allah’a davet eden ve Allah’a ulaştıran kişidir. Fussilet 33: Allah’a davet eden ve işledikleri salih ameller olan ve muhakkak ki ben Allah’a teslim olanlardanım diyen kişiden daha güzel sözlü kim vardır. Secde 24: Onlardan imamlar (yani mürşidler) kıldık. Emrimizle insanları hidayete (Allah’a) ulaştırsınlar. 16. Mürşidin 16. özelliği: Mürşid, kötülüğe, seyyiate iyilikle, salihatla mukabele eden kişidir. İşte Fussilet Suresinin 34. âyet-i kerimesi: Hasenat ile seyyiat eşit olmaz. Kötülüğü ahsen olanla, en güzel olan bir davranışla önle. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi muhakkak yakın bir dost olmuştur. 17. Mürşidin 17. özelliği: Mürşid, sabrın ve hazzu’l azimin sahibidir. Buna kötülüğü iyilikle (mukabele edenler), sabır sahipleri (yani nefsindeki bütün afetlerle birlikte sabırsızlık afeti de yok olan ve ruhun sabır hasletine kavuşanlar.) Ve hazzü’l aziym sahipleri yani hazzın en büyüğünün sahipleri, sonsuz hazzın sahipleri ulaştırılır. Fusilet 35 18. Mürşidin 18. özelliği: Mürşid, Allah tarafından irşad görevine tayin edilen kişidir. İnsanları hidayete erdirir ve sabır sahibidir ve Allah’ın ayetlerine yakîn hasıl etmiştir. Ve onlardan imamlar kıldık. Emrimizle insanları hidayete erdirsinler (Allah’a ulaştırsınlar) diye. Sabırlarından dolayı ve ayetlerimize yakîn hasıl ettikleri için. (İlmel yakîn, ayn’el yakîn, Hakk’el yakîn.) Secde 24 19. Mürşid, Hacet namazı kılarak, Allah’tan kendisini Sırat-ı Müstakiym Allah’a ulaştıracağı için, aslında Allah’a ulaştıracak olan kişiyi, yani mürşidini isteyene, Allah’ın mürşid olarak rüyasında defalarca gösterdiği kişidir. Yani mürşidini isteyene Allah kimi gösterirse, o mürşiddir. Kişi inanamazsa tekrar tekrar Hacet Namazı kılar, mürid başkasına ulaşmak istese bile her seferinde aynı kişi gösterilir. 100 defa kılsa 100 defa Allah’ın seçtiği aynı mürşid gösterilir. Abdulkadir Geylani Hz. “Sohbetler” kitabında bu konuda aşağıdaki hakikatleri sunuyor. Sayfa 275: “Siz Allah’ın kitabına, Resulullah’ın ahlâkına ve mürşidlere uymadıkça asla felah bulamaz, kurtuluşa eremezsiniz.” Sayfa 188: “Ey nefs ve hevaî arzularının tabiatının kulu. Sen kendi görüşünde kanaat etmiş, sana hakikatleri öğretip, terbiye edecek bir üstad, mürşid edinmemişsin.” Sayfa 201: “Sadıklara, salihlere iltihak et. Onların arasına katıl. Eğer kimin salih, kimin münafık olduğunu ayırt edemezsen, o zaman geceleyin kalk, 2 rekat namaz kıl. Ya Rabbi, bana senin salih kullarını göster. Sana gelmem de kılavuzluk edecek kişileri göster.” Biz de bizim dörtlüye soruyoruz: Yoksa siz bir Hacet namazı kılarak, Allah’tan kim olduğumuzu sormaya korkuyor musunuz? Sonuç sizinkinden farklı çıkarsa diye mi? Yoksa “rüya ile amel edilmez” safsatası yüzünden mi? Binlerce insan bizi nasıl buldu sanıyorsunuz? Daha uyanmayacak mısınız, muhterem dörtlü? Ve unutmayın ki, “Kütûb-u sittenin” altısında da Hacet namazı vardır. Mürşid seçim hakkı kullun değil, Allah’ındır. İşte Allahû Tealâ bu hususu anlatıyor. Fatiha-4: Yalnız sana kul oluruz ve yalnız senden istiane (yani mürşidimizi) isteriz. Fatiha-5: Bizi Sırat-ı Müstakiym’e ulaştır. Demek ki bizi “sıratel mustakiym”e ulaştırması için Allah’tan “istiane” istiyoruz. İstiane, öyle bir yardımdır ki, yalnız Allah’tan istenebilir. Hedefi de, Sırat-ı Müstakiym’e ulaştıracak olan kişiyi istemektir. İstiane, namazla (Hacet namazı) ve sabırla istenir. Bakara-45: Sabırla ve namazla (yani Hacet namazı) istianeyi (yani sadece Allah’tan istenen bir mürşid yardımı) isteyin ve bu zor bir iştir. Ama huşu sahipleri için zor değildir (yani huşu sahiplerine hemen gösterilir). Maide Suresi 35. âyet-i kerime: O’na (Allah’a) ulaştırmaya kim vesile olacaksa, o vesileyi Allah’tan isteyin. Sual 5: Türkiye’deki İslâmın düzeltilmesi için siz Allah taraından görevlendirildiniz mi? Cevap 5: Bizim bu muhteşem dörtlüye, (kimleri kastettiğimizi biliyorsunuz sevgili okuyucular) bir sualimiz var: Eğer Kur’ân-ı Kerim’in nuzülünden 14 asır sonra insanları cennet saadetine ulaştıracak olan bütün Kur’ân farzları, (Kur’ân’da mevcut olmasına rağmen) İslâmdan koparılmışsa, insanları dünya saadetine ulaştıracak olan bütün Kur’ân farzları, (Kur’ân’da mevcut olmasına rağmen) İslâmdan koparılmışsa, cennet saadetine götürecek olan farzlar İslâmdan koparılarak islâmın bacakları kesilmişse, dünya saadetine ulaştıracak olan farzlar İslâmdan koparılarak, İslâmın kolları da kesilmişse, İslâm bir bitkisel hayatın içine atılmlışsa ve samimi bir şekilde dinlerinin gereğini yerine getirmek isteyip de, bunu yerine getirdiğini zanneden herkes, cehenneme din öğreticileri tarafından mahkum edilmişse, Allah ne yapacaktı? Eğer kitapların, 14 asır boyunca yazılan emaniye kitapların, zamanımızda kullanılanlarının hiçbirisinde bu farzlarından artık bahis yoksa, insanları mutluluğa ulaştıracak olan bütün pınarlar kurumuşsa, Allahû Tealâ’nın insanları, bizim muhteşem dörtlü gibi insanların eline bırakacağını mı zannediyorsunuz? Öyleyse yapması lâzım geleni yapmıştır. Hiçbir kitapta yazılı olmayan, ülkemizde din adamlarının bilmediği bu Kur’ân farzlarını insanlara söyleyip, onları ikaz edecek olan, din adamlarına Allah’ın hakikatlerini öğretecek olan birisi Allahû Tealâ tarafından mutlaka vazifelenecekti. İşte o vazifeli biziz. Hala anlayamıyor musunuz? Diyoruz ki, “hiç kimse Kur’ân hakikatlerini bilmiyor”. Yani Kur’ân’da mevcut olan, insanları cennet saadetine götürecek olan üç YEMİNİZİ, insanları dünya saadetine götürecek olan daimî zikri, irşadı ve teslimi, Allahû Tealâ’nın farz kıldığını, bunların mutlaka bütün insanları Allah’ın cennetine götüreceğini, bütün sahabenin bunları gerçekleştirerek, hem cennet saadetin hem dünya saadetine ulaştıklarını artık zamanımızda din adamları bilmiyorlar. Ve bilmedikleri için de bütün İslâm alemi cehenneme mahkum olmuş durumda, dünyada da mutsuzluğa mahkum olmuş durumda. İşte İslâm aleminin bu kadar geri kalmasının arkasında, hep hezimetlerle karşılaşmasında sadece bunlar rol oynamaktadır. Öyleyse kitapların yazmadığı, zamanımızda yaşayan insanların bilmediği bu gerçekleri biz nereden biliyoruz? Düşünün bakalım ey bu ülkenin din adamları, ey bu ülkenin düşünen kafaları. Materyalizmi bir kenara bırakın da, biraz Allahû Tealâ’nın söylediklerine kulak verin. Şu dünyada yaşayacağınız süre 50 senedir, 100 senedir. Daha da fazla olduğunu düşünün. Ama burda kazanacağınız neticeler ne ise ona göre cehenneme veya cennete gideceksiniz. Trilyon kere trilyon senelerin daha ötesinde, sonsuz bir zaman aralığında orada yaşayacaksınız; ya cennette ya cehennemde. Eğer insanlar sizi cehenneme mahkûm etmişlerse ve birisi çıkıp size diyorsa ki, “Rabbim bana öğretti. Ben de size öğretmekle vazifeliyim. Bakınız sizi kurtaracak olan şu, şu, şu ayetlerdir. Bunları gerçekleştirirseniz cennet saadetine, şunları gerçekleştirirseniz buna ilaveten bir de dünya saadetine mutlaka ulaşacaksınız.” Ve bunları hiçbir kitap yazmıyorsa, hiçbir din adamı bilmiyorsa o zaman elinizi vicdanınıza koyarak düşünün. Acaba biz bunları nerden biliyoruz. İşte bize bunları Allah söylediği için biliyoruz. Ve bu hususu herkese açık ve kesin olarak söylüyoruz ki, bütün din adamları şu Kur’ân-ı Kerim’in Arapçasını doğru dürüst bilmeyen, Kur’ân-ı Kerim’in Arapça okunmasını da beceremeyen bir Allah dostu, bütün din adamlarına dinlerini öğretecektir. İmam-ı Şafi Hazretleri bir mezheb imamı olduğu halde Şeyban-ı Rai adlı bir çobana tâbî olmuştu. Kendisine bunu kınayarak sual soranlara şöyle demişti. “Bana dinimi öğretti” İmam-ı Azam Ebu Hanefi Hazretleri ise Maruf-u Kerhi Hz.’ineâbi olmuştu. Şöyle söylemişti. “Eğer mürşidine tâbî olmasaydı Numan mahvolmuştu” Şimdi biz, bizimle aynı masaya oturmaktan huzursuzluk duyan bunu sahip oldukları profesörlük veya doçentlik rütbesine yakıştıramayan yüksek ilim sahiplerine sormazmıyız? Siz bu mezhep imamlarından daha mı bilgilisiniz? Daha mı üstünsünüz? Daha mı yüksek bir ilim seviyesine sahipsiniz? Unutmayın. Efendiler! Kibir ve gurur nefsin afetlerindendir. Tevazu ise sabrın bir hasletidir. Eğer Allahû Tealâ’nın yoluna girmiş olsaydınız, tevazuyu mutlaka öğrenmiş olacaktınız. Allah sizlerden razı olsun. PEYGAMBER OLMAYAN İNSANLAR DA ALLAH’TAN VAHİY ALIRLAR. Sual 6- Siz Allah’tan vahiy alıyor musunuz? Allah’la konuşuyor musunuz? Cevap 6- Bize bu suali soran Hulki Cevizoğlu ile Yaşar Nuri Öztürk hakkımızda bir hükmün sahipleri yani bunlar peygamberlerden başkasına vahiy gelmeyeceğinden o kadar emindir ki, bunları Kur’ân-ı Kerim’e aykırı beyanlar olarak kabul etmektedirler. Oysaki Kur’ân-ı Kerim bu konuda son derece açık olarak peygamber dışındaki insanlarada hatta hayvanlara da vahiy gelebileceğini ifade buyurmaktadır. Ama bizim Muhteşem dörtlü ilmi Kur’ân-ı Kerim’den değil Allah’ın emaniye adını verdiği kitaplardan alırlar. Gelin görün ki o kitaplarda sadece Kur’ana ters düşen bilgiler yer alır. Allahû Tealâ Nahl Suresinin 68. ayet-i kerimesinde buyuruyor: Rabbin bal arısına vahy etti. Zilzal suresi 5. ayet-i kerimesinde: Rabbin yere vahyetti. Şura suresi 51. ayet-i kerimesinde: Allah’ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır illa vahy ile. Maide suresi 111. ayet-i kerimesinde: O zaman havarilere Allah vahyetmişti. Tahâ suresi 38. ayet-i kerimesinde: O zaman annene vahyedilecek şeyi vahyetmişti. Bu son ayet-i kerime Hz. Musa’nın annesi ile ilişkili hiçkimse havarileri veya Hz. Musa’nın annesini peygamber diye düşünemez. Öyleyse Allahû Tealâ’nın peygamber dışındaki kişilere kadın veya erkeğe vahyettiği açık bir hükmüdür Kur’ân-ı Kerim’in. Kaldı ki Allah gördüğünüz gibi arıya bile vahyetmektedir. Allah’ın bir velisinin, bir arı kadar Allah’ın katında kıymeti yok mu acaba? Eşref Rumi Hazretlerinin, Yunus’un, Ahmet Yesevi Hazretlerinin Allahû Tealâ ile devamlı konuştukları kendi ifadeleri ile sabittir. Her birinden örnek vermekle yetineceğiz. Eşref Rumi Hazretleri şöyle buyuruyor: “Ol dost sultandır, ben ona kul Her dem yeni yeni nüzul” (Her an Allahû Tealâ’dan inen, nüzul eden yeni şeyler) “Andandır bu cümle usul” “Ondandır her bahsimiz” Görülüyor ki, Allahû Tealâ her an söylediklerini bu büyük veliye işittiriyor ve ondan inen, Allah’tan inen, nüzul eden bu sözler bir esas, usul oluşturuyor. Ve bu usul ile Eşref Rumi Hazretleri Divanını vücuda getiriyor.Yani Divanın esası hep Allah’tan nüzul eden indirilen sözler. Yunus Emre ise şöyle buyuruyor: Çalaptır (yani Allah’tır) söylettirir Yunus bilmez kendi hal Düşmüş idik Hak kaldırdı, birliğini bize bildirdi. İçimize aşk doldurdu, dürüst oldu imanımız. Ne diyor Yunus? Allah’tır söylettirir. Allah bize söylettiriyor diyor. Allah diyor bize birliğini bildirdi. Ahmet Yesevi Hazretleri ise şöyle buyuruyor: Garip, fakir, yetimleri kıl sen şamdan Parçalayıp aziz canın eyle kurban Yiyecek bulsan cemil ile kıl sen ihsan Haktan işitip bu sözleri dedim işte. Bunların hepsini Allah’tan işittiğini söylüyor Ahmet Yesevi Hazretleri. Abdülkadir Geylâni Hazretleri sohbetler kitabında sf. 578 şöyle buyuruyor: Allah’ın verdiği şeylerden kopup O’na yönelen ve meleklerle ünsiyeti neticesi onların sözlerini işitmeye ve muhtelif suretlerde kendilerini görmeye başlayan kişi meleklerin sözlerine iyice alıştığı ve yüzlerini görmeye iştiyak duyduğu anda kendisi ile onlar arasında perde kaldırılır. Kalp bu safhaya geldikten sonra tekrar Allahû Tealâ onu perdeler. Kendi yakınlarının durumuna getirir. Burada ise suhuttan sonra olanlar olur. Allah onun kalbine vahyedeceğini vahyeder. Tıpkı Musa (A.S)’ın annesine vahyettiği gibi. Demek ki Abdülkadir Geylani Hazretlerine göre de Allah’ın sözlerini işitmek, emir almak sadece peygamberlere has bir olgu değildir. Kur’ân-ı Kerimimiz’de böyle söylüyor. Allah’ın velileri de böyle söylüyor. Secde suresinin 24. ayet-i kerimesine geliyorum. Allahû Tealâ diyor ki: Onlardan, insanlardan imamlar kıldık, emrimizle (yani Allah’tan alacağı emirlerle) insanları hidayete erdirsinler diye, sabırlarından dolayı ve ayetlerimize yakin hasıl etmelerinden dolayı. Görülüyor ki Allah’ın insanları hidayete ulaştırmakla vazifeli kıldığı mürşidler yani imamlar bu görevlerini Allah’tan aldıkları emirleri tebliğ sureti ile yapmak mecburiyetindedirler. Acaba Allah’tan vahiy almadan bunu yapabilirler mi? Acaba anlatabildik mi? Hay Allah razı olsun! Sual 7: H. Cevizoğlu ben kulağımdaki engelleri nasıl kaldırabilirim? MÜRŞİDİNE ULAŞMAYAN KİŞİ DALÂLETTEDİR VE CEHENNEME GİDER Cevap 7: Bütün insanların kulaklarında vakra isimli bir engel olduğunu ve bu engel sebebi ile insanların irşada müteallik olan hususları işitemediğini söylüyor. İsra Suresinin 45. âyet-i kerimesi ve 46. âyet-i kerime Sayın Hulki Cevizoğlu da bize soruyor. Ben bu vakrayı (kulağımdaki engeli) nasıl kaldırabilirim? Engelin kaldırılacağı nokta, hidayetçiye ulaşılacağı noktadır. Hidayetçiye ulaşmak mürşide ulaşmak farzdır. Her ne kadar bizim Sayın Profesörümüz Yaşar Nuri Öztürk “Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile birlikte artık irşad müessesesi sona ermiştir. Mürşidler artık mevcut değildir, “ diyorsa da ve tabiatıyla bu sebeple kendisi de hiçbir zaman bir mürşide ulaşmayı düşünmüyorsa da aslında Allahû Tealâ mürşidlere ulaşamayan, hidayetçiye ulaşamayan kişinin dalâlette olduğunu söylüyor. Dalâlette olanlarında mutlaka cehenneme gideceklerini söylüyor. Biz kendisine tehlikeyi sadece hatırlatırız. Öyleyse Allahû Tealâ nın on âyet-i kerime de söylediği hidayetçiye ulaşmak mecburiyetini beraberce görelim. 1. âyet-i kerime Kasas 50.âyet-i kerime: Allahû Tealâ buyuruyor? Habibim, eğer senin davetine icabet etmezlerse bil ki onlar kendi hevalarına, kendi nefslerine tâbî oluyorlar. Kim Allah’ın davetçisine değil de kendi hevasına uyarsa ondan daha çok dalâlette olan kim vardır? Demek ki ya mürşidinize tâbî olacaksınız, hidayetçiye tâbî olacaksınız ve dalâletten kurtulacaksınız veya tâbî olmayacaksınız ama dalâlette kalacaksınız. 2. âyet-i kerime Tâhâ 123: Hadi hepiniz ordan aşağıya inin, birbirinize düşman olarak. Size hidayetçilerimiz gelecek kim o hidayetçilere tâbî olursa sadece onlar dalâletten kurtulurlar, şaki de olmazlar. 3. âyet-i kerime Kehf 17: Allah kimi kendisine ulaştırırsa, o zaman o kişi hidayete erer. Kim de dalâlette ise o kişi için bir evliya mürşid bulunmaz. Dalâlette olan kişi için sebep gösteriliyor evliya mürşide ulaşmamak. O kişi Evliya mürşidi arasa idi yani Hacet Namazını kılıp da Allah’tan sorsaydı mutlaka o mürşide ulaşacaktı. Sormadığı için ulaşması sözkonusu değil. Bulmak fiili aramak fiilinin sonucudur. Kişi aramamıştır ki mürşidini bulabilsin. 4. âyet-i kerime Casiye 23: Habibim o hevalarını kendilerine ilah edinenleri (Yani mürşidlerine tâbî olmadıkları için) nefslerine tâbî olanları görmüyor musun? Allah onları onların ilimleri üzere dalâlette bırakmıştır. Görülüyor ki mürşidine ulaşamayan kişi dalâlettedir. 5. âyet-i kerime Cuma 2. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: O Yüce Allahtır ki ümmiler içinde resul baas eder. Vazifeli kılar, hayata getirir. Onlardan onların içinden. Onların üzerine Allah’ın ayetlerini okusun diye, onların nefslerini tezkiye etsin diye (temizlesin diye) onlara kitap öğretsin diye, hikmet öğretsin diye. Bundan evvel (bu resule tâbî olmadan) evvel onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler. 6. âyet-i kerime Al-i İmran 164: Ümmilerin başlarının üzerine bir nimet olmak üzere Allah onların içinde (yani bütün kavimlerin içinde) resul baas eder (hayata getirir, vazifeli kılar). Onlara Allah’ın ayetlerini okusun diye onların nefslerini tezkiye etsin diye, onlara kitap öğretsin diye, onlara hikmet öğretsin diye. Bu resule tâbî olmadan evvel onlar apaçık dalâlet içindeydiler. 7. âyet-i kerime Ahkaf 32. Allahû Tealâ buyuruyor ki: Allah’ın davetçilerine tâbî olmayanlar Allah’ı yeryüzünde aciz bırakacak değildirler. Onların da Allah’tan başka dostları yoktur. Ve onlar Allah’ın davetçilerine tâbî olmadıkları için apaçık bir dalâlet içindedirler. 8. âyet-i kerime Nahl 36: Allah bütün kavimlerde resuller baas eder, vazifeli kılar, hayata getirir. O kavimlerde yaşayan insanları şeytana kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul etsinler diye bu sebeple bir kısmı hidayete erdiler (yani mürşide tãbi olanlar hidayete erdiler) bir kısmınınsa üzerine dalâlet hak oldu. 9. âyet-i kerime Zümer 23: İşte bu Allah’ın hidayetidir ki Allah bununla kullarından dilediğini hidayete erdirir. Kimi de dalâlette bırakmışsa onlar için bir hidayetçi yoktur. 10. âyet-i kerime Araf 186: Allah dilediğini dalelette bırakır. Kimi dalâlette bırakırsa onun için bir hidayetçi yoktur. Allah onları isyanları içinde şaşkın bir halde bırakır. Görülüyorki 10 âyet-i kerime mürşide ulaşmanın farziyetini söylüyor. Şimdi bizim Prof. Yaşar Nuri Öztürk artık bir mürşidin mevcut olmayacağını iddia ettiğine göre hiç bir zaman mürşide ulaşması mümkün değil. O zaman dalâlette. Ama yetmez bir adım daha atalım. dalâlette olanların sonuçlarına beraberce bakalım. Ne olur sonuçlar, şimdi ona bakıyoruz: Kur’ân-ı Kerim de 8 grup âyet-i kerime dalâlette olanların gideceği yerin cehennem olacağını söylüyor. 1. grup Nisa 167, 168 ve 169 Allahû Tealâ buyuruyor: Onlar ki küfür üzeredirler ve Allah’ın yolundan saptırırlar. Andolsun ki onlar uzak bir dalâlet içindedirler. Onlarki küfür üzeredirler. Allah onlara asla mağfiret etmeyecektir, (onların günahlarını sevaba çevirmeyecektir). Allah onları asla Allah’a ulaştıran tarıka (yani Sırat-ı Müstakiym’e) ulaştırmayacaktır. Sadece cehennem yoluna, (cehenneme ulaştıran yola) vasıl edecektir. Orada cehennemde ebedî kalacaklardır. 2. grup Araf 178 ve Müminun 103’ten oluşuyor. Diyor ki Allahû Tealâ: Allah kimi kendi zatına ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer. Kimi de delâlette bırakırsa onlar hüsranda olanlardır. Müminun 103’ te de diyor ki; Kimin sevapları günahlarından hafifse, daha azsa onlar nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır. Demek ki dalâlette olanlar, hüsranda olanlar, ve onlar cehenneme gidecekler. 3. grup bir âyet-i kerime Araf 179: Biz andolsunki cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. Onların kalplerinde idrak hassası vardır, ama onunla idrak edemezler, onların kalplerinde işitme hassası vardır ama onunla duymazlar, onlar hayvanlar gibidirler, hatta hayvanlardan daha çok dalâlettedirler. Onlar Allah’ın ayetlerinden gafil olanlardır. Yani açıkça Allahû Tealâ bu hayvanlardan daha çok dalâlet içinde olan insanların gideceği yerin cehennem olduğunu söylüyor. 4. grupta İsra 97’de Allahû Tealâ buyuruyor ki: Allah kimi kendisine ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer. Ve Allah kimi dalâlette bırakırsa onun için bir evliya, Allah’tan başka bir dost bulunmaz ve onlar kıyamet günü yüzleri üzere cehenneme sürülürler onlar kördürler, sağırdırlar, dilsizdirler, onların yeri cehennemdir.” Kim bunlar? Dalâlette olanların yerlerinin cehennem olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. 5. âyet-i kerime Kehf 104, 105, 106 Allahû Tealâ diyor ki: Onlar ki bütün çalışmalarını dalâlete düşürmüşlerdir dünya hayatında, onlar zannediyorlardı ki en güzelini işliyorlar. Onlar ki Allahû Tealâ’nın ayetlerini gizlediler ve Allahû Tealâ’ya ulaşmayı, ve de Allah’a ulaştırmayı gizlediler. Onların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar için kıyamet günü mizan tutulmayacaktır. Onların cezaları cehennemdir. Allah’ın ayetleriyle ve Allah’ın resulleriyle alay ettikleri için. 6. Furkan Suresi 34. âyet-i kerime Allahû Tealâ buyuruyor: Onlar, cehenneme yüzleri üstü sürünerek gireceklerdir. Orası ne kötü bir mekândır. Ve onlar dalâlette olanlardır. 7. grup âyet-i kerime Yasin 62 ve 63 Allahû Tealâ diyor ki: Andolsun ki onların çoğu dalâlete düşmüşlerdir. Hala düşünmezler mi? İşte onlar için va’dolundukları cehennem söz konusudur.” 8. grup Kamer 47 ve 48 Allahû Tealâ diyor ki: Muhakkak ki mücrimler dalâlet üzeredirler ve ateşte olacaklardır. Ateşe sürükleneceklerdir yüzleri üstü ve denecektir ki “hadi ateşi tadın” Demek ki 8 grup âyet-i kerime mürşidlerine ulaşamayan dalâlette olan insanların cehenneme gireceğini söylüyor. Hala aynı şekilde mi düşünüyor acaba bizim Sayın Profesörler? Sual 8: Hacet namazı nedir? Cevap 8: Hacet namazı insanın Allah’tan istediği bütün hacetleri, bütün talepleri Allah’ın cevaplaması için, yerine getirmesi istikametinde bir insanın Allah’a müracatının namazıdır. Hacet, talep sahibi olmak anlamına geliyor. Eğer kişinin haceti varsa Allahû Tealâ’ya perşembeyi cumaya bağlayan gece hacet namazıyla müracat eder. Hacet namazı 4 rekâtlık bir namazdır. Mutlaka boy abdesti alınması gerekir bu namazı kılmadan önce. Birinci rekatta Fatiha’dan sonra 3 Ayetel Kürsi okunur. 2. rekatta Fatiha’dan sonra İhlas-Felak-Nas okunur. 3. rekatta Fatiha’dan sonra İhlâs-Felâk-Nâs okunur. 4. rekatta Fatiha’dan sonra İhlâs-Felâk-Nâs okunur. Ve Allah’tan hacette bulunulur. Kim hidayetçiye ulaşmak istiyorsa, bu hacet namazını kılar ve Allah’tan hidayetçiye ulaşmak istediğini söyleyerek mürşidinin kendisine gösterilmesini (o gece rüyasında) isterse (gerçekten Allahû Tealâ’ya ulaşmayı diliyorsa) buna vasıta olacak olan, bunu gerçekleştirmekte ona yardımcı olacak olan, ona vesile olacak olan kişiyi Allah ona muhakkak gösterir. Kütübi Sitte’nin altısında da hacet namazı mevcuttur. MÜRŞİDE İHTİYAÇ VARMIDIR? Sual 9: İnsanların Allah’a ulaşması için başka bir kimseye ihtiyaçları var mıdır? Cevap 9: Evet, vardır. Bu kesin bir Kur’an gerçeğidir. Bir insan hidayetçiye ulaşamazsa Allah’a ulaşması mümkün değildir. Çünkü Allah’a ulaşacak olan insanın ruhudur. Ruh ise ancak mürşide ulaşıldığı gün Allah’a doğru yola çıkar. Ve Sırat-ı Müstakiym’in üzerinde bir insanın ruhunun Allah’a doğru yola çıkabilmesi (seyri sulûk) sadece bir tek şarta bağlıdır. O kişinin mürşidine ulaşmasına. Ne zaman mürşidimize ulaşırsak o zaman ruhumuz vücudumuzdan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkıyor. İşte böylece hidayete adım atıyoruz. Bir insan mürşidine ulaşmadığı sürece ruhu vücudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkması hiçbir şekilde mümkün değildir. Allahû Tealâ bu hususu son derece açık olarak söylüyor. Biz 7. cevabımızda mürşide ulaşmanın farziyetini anlattık. Mürşide ulaşmayan kişinin dalâlette olduğunu, mutlaka cehenneme gideceğini anlattık. Burada da mürşide ulaştığı taktirde ne olur? Onu anlatalım: Bir insan mürşidine ulaştığı zaman 14. basamaktadır. Birinci basamakta olayları yaşar. 2. basamakta olayları değerlendirir. Bu değerlendirmenin sonunda Allah’a ulaşmayı dilerse 3. basamağa yükselir. Dilemeyen ebediyen 2. basamakta kalmaya ve cehenneme gitmeye mahkûmdur. Yunus Suresi 7. ve 8. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ “Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin cehenneme gideceğini” söylüyor. 4. basamakta Allah onun üzerinde rahim esmasıyla tecelli eder. Yusuf Suresi’nin 53. âyet-i kerime’sine göre 5. basamakta Allah onunla irşad makamının arasında bulunan hicabı mesture adlı gizli bir perdeyi alır. 6. basamakta onun kulaklarında bulunan vakra isimli engeli alır. 7. basamakta onun kalbinde bulunan, nefsinin kalbinde bulunan ekinnet isimli engeli alır. (İsra-45, 46) (Hac-59) Ve kişi amenu olur. 8. basamakta Allah o kişinin kalbine hidayet koyar (Tegabün 11). 9. basamakta Allah o kişinin kalbinin nur kapısını Allah’a döndürür (Kaf 33). 10. basamakta Allah o kişinin göğsünden kalbine bir nur yolu açar. Allah’ın nurlarının girebilmesi için (Enam 125). 11. Böylece kişi 11. basamakta zikir yapar ve Allah’tan 2 tane nur o kişinin göğsüne, göğsünden kalbine ulaşır. Ama bu nurlardan 2 tanesi de (bütün insanların kalbi mühürlü olduğu için) kalbin içine giremez sadece biri sızar. 12. Ve bu sızan nur o kişinin nefsinin kalbinde hafif bir aydınlık oluşturur. Bu hafif aydınlık %2’yi bulduğu zaman kişi huşu sahibi olur (Hadid 16). 13. Ve Allah’tan hacet namazını kılarak mürşidini sorduğu zaman huşu sahibi olduğu için Allah da sözünü tutar, ve mutlaka kişiye mürşidini gösterir. 13. basamaktadır kişi. 14. Ve mürşidine ulaşır. 14. basamak. Mürşide ulaşan kişinin başının üzerine mürşidin ruhu gelir ve yerleşir (Mümin-15). O kişinin kendi ruhu vücudundan ayrılarak Sıratı Müstakim’e ulaşır (Nebe 39). İşte bu noktada kişinin kalbine iman da yazılacaktır ve kişi mümin olacaktır (Mücadele-22) mürşidine ulaştığı cihetle. Allahû Tealâ’nın bu istikametteki bu hediyeleri o kişinin bütün günahlarını sevaba çevirmek (Furkan 70), o kişinin bir sevabına 10 katını verirken 100 katını vermeye başlamak 700 katına kadar yükseltmek (Bakara 261). Allah’ın o kişiye rahmet ve fazl isimli iki tane nur gönderirken mürşidine ulaştıktan sonra bu nurların sayısını üçe çıkarması, rahmet, fazl ve salavat. O kişinin bu noktada nefs teskiyesine başlaması mürşidine ulaştığı gün. Böylece kişi Allah’tan tam 7 tane hediye almış oluyor. İşte bu hediyelerden şu anda bizi alâkadar eden ruhun Allah’a ulaşmak için yola çıkışı. Nebe Suresi 39. âyet-i kerime Allahû Tealâ buyuruyor ki: İşte o gün hak günüdür. Hangi gün? Hakka ulaşmak üzere mürşidin, hidayetçinin elinin öpüldüğü gün hak günüdür diyor Allahû Tealâ. Hidayetçiye tâbi olunduğu gün hak günüdür diyor. O gün dileyen kişi kendisine Allah’a ulaştıran Sırat-ı Müstakiym’i yol ittihaz eder. Yani ruhu vücudundan ayrılır ve Allah’a doğru yola çıkar. Bir insanın Sırat-ı Müstakiym üzerinde bulunabilmesi Fatiha Suresinde şekle bağlanmıştır. Sadece dalâletten kurtulanlar Sırat-ı Müstakiym’in üzerinde bulunabilir. Yani mürşidlerine ulaşabilmiş olanlar. Allahû Tealâ öyle söylüyor: Diyor ki Sırat-ı Müstakiym, başlarının üzerine nimet verdiklerimizin, (yani mürşidin ruhunu ulaştırdıklarımız ve bu sebeple mürşidin ruhuyla başlarının üzerine nimet verdiklerimin) yoludur. Gadap duyduklarımızın yolu değildir. Ve dalâlette olanların da yolu değildir. Yukarıdaki 7. cevabımızda görmüştük ki mürşidine ulaşamayan kişi Kur’ân-ı Kerim’de tam 10 ayet gereğince dalâlettedir. İşte böylece görüyoruz ki dalalette olanların ruhları Sırat-ı Müstakiym’in üzerinde olamaz. Allah’a doğru yola çıkmış olamazlar. Yani bir insan eğer hidayetçisine ulaşamazsa ruhunun Allah’a doğru yola çıkması ve dolayısıyla Allah’a ulaşması hiçbir şekilde Kur’ân-ı Kerim’mimize göre mümkün değildir. Her ne kadar bizim Sayın Profesörler bunlardan haberdar değillerse de Kur’ân-ı Kerim aynen böyle söylüyor. Sual 10: Allah ile kul arasına girilemeyeceğine dair kasetiniz var. Allah ile kul arasına kimse girer mi? Cevab 10: O kaseti eğer dinlemiş olsaydınız mahiyetinin tamamen tersi olduğunu görecektiniz, söylediğinizin tamamen tersi olduğunu görecektiniz. O kasette biz şeytanın bir tuzağından bahsediyoruz. O tuzaklardan bir tanesinin adı da “Allah ile Kul arasına kimse giremez” siz de tabii öyle düşünüyorsunuz. Allah’la kul arasına kimse giremez. Herkes de sizin gibi düşünüyor. Kur’ân-ı Kerim’i bilmeyenler. Biz o kasetimizde bunun tamamen tersini anlattık. İnsanla Allah arasına, kul arasına Allahû Tealâ’nin özellikle mürşidlerini, hidayetçilerini koyduğunu söyledik. Hidayetçiye ulaşamayanın zaten dalâlette olduğunu söylemiştik. Şimdi beraber bakalım. Secde suresinin 24. âyet-i kerimesinde diyor ki Allahû Tealâ; Biz insanlardan imamlar kıldık, mürşidler kıldık, hidayetçiler kıldık. Niçin? Bizden aldığı emirlerle insanları hidayete ulaştırsınlar diye. Görüyorsunuz ki Allah koyuyor mürşidleri. Hidayetçileri insanlarla kendisinin arasına Allah koyuyor. Öyleyse Allah’la kul arasına kimse giremez mi? Girer. Kur’ân-ı Kerim gireceğini söylüyor. Ve açık ve net bir biçimde Allahû Tealâ hele hele diyor bizim koyduğumuz o hidayetçilere ulaşmazsanız o zaman hepiniz dalâlettesiniz. Dalâlette olduğunuz için de gideceğiniz yer cehennemdir. Yani mutlaka hidayetçilere ulaşmak mecburiyetindesiniz diyor Allahû Tealâ. Sual 11: Hz. Peygamber A.S’ın mürşidi kimdir? Cevap 11: Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.)’in mürşidi Cebrail A.S.’dı. Hz. İsa’nın da mürşidi Cebrail A.S.’dır. Allah’ın bütün Peygamberlerinin mürşidi Cebrail A.S.’dır. Allahû Tealâ bu yüce meleği vasıta kılarak bütün peygamberlerine mürşidlik görevini yaptırmıştır. Birazcık din bilenlerin hepsi bilirki Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in mürşidi Cebrail A.S.’dır. Sual 12: Biz mürşid olarak Peygamberimizi alsak olmaz mı? Cevap 12: Eğer olsaydı sahabe öyle yaparlardı. Yani Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’den sonra hiç bir mürşide tâbi olmazlardı. Sahabe Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’den sonra sırasıyla Hz. Ebubekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a ve Hz. Ali’ye tâbi oldular. Bu dört halifenin İslâm literatüründeki isimleri hülefa-i raşidin’dir. İrşad etmek yetkisinin sahibi olan 4 tane halife bunlar. Ve onların hepsine sahabe tâbi oldular. Demediler ki,“bizim mürşidimiz Peygamberimiz idi, O’nunla beraber irşad müessesesi bitti”, demediler. Onlara tâbi oldular. Bu 4 halifeye yetişemeyenler sahabeye tâbi oldu. Onlara tâbiin deniliyor. Sahabenin de hepsinin mürşid olduğnu söylüyor, Tövbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi Kendilerine tâbi olunduğunu açıkça söylüyor. Eğer Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’le irşad müessesesi bitmiş olsaydı Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de sahabeye tâbi olunduğunu söylemezdi. Tövbe Suresinin 100. âyet-i kerime’de Allahû Tealâ buyuruyor ki; O sabikunel evvelin var ya evvelki sabikunlar, onların bir kısmı ensardandı, yani Medine’deki yardımcılardandı, bir kısmı da muhacirindendi. Mekke’den Medine’ye göç edenlerdi. Bir de onlara ensara ve muhacirine ihsanla tâbi olanlardandı. Demek ki ister ensar olsun, ister muhacirin bunlara tâbi olunmuş. İsimlerine bu sebeple tâbiin deniyor. Daha sonra gelen mürşidler de tâbiine tâbi oldular, tebei tâbiin adını aldılar. Öyleyse dikkat ediniz lütfen tâbi olunanlar insanlar ve hayatta olan insanlar. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’le beraber tâbiiyet müessesesi bitmemiştir. Evvela 4 halifeye tâbi olunmuştur. Ondan sonra halife olmadıkları halde bütün sahabeye tâbi olunmuştur. Sahabeden sonra tâbiine, tâbiinden sonra tebei tâbiine tâbi olunmuştur. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de açıkça sahabenin mürşid olduğunu söylüyor. Kendilerine tâbi olunması lazım geldiğini söylüyor. Diyor ki: Benim sahabem yıldızlar gibidir kim onlara tâbi olursa mutlaka hidayete ererler. Anlaşıldı mı efendim! Sual 13: Siz Kur’an-ı nereden öğrendiniz? Cevap 13: Biz Kur’an-ı Allah’tan öğrendik. Hiçkimse şu dünya üzerinde bize Kur’an öğretmedi. Biz Kur’an-ı Allah’tan öğrendik, zaten bunun ispatı kesin olarak ortadadır. Eğer bugün bizim söylediğimiz hakikatleri yani insanları cennet ve dünya saadetine ulaştıracak olan bütün farzların ortadan kaybolduğunu hiç kimse bilmiyorsa, kitaplar yazmıyorsa ve bunları sadece biz söylüyorsak ve Kur’an-ı Kerim’i şu anda dünya üzerinde en iyi bilen kişiysek o zaman biz Kur’ân-ı Kerim’i Allah’tan öğrendik. Lütfen dikkat buyurun. Biz herhangi bir tarikat değiliz. Biz M İ H R Vakfının Genel Başkanıyız. M İ H R Vakfı 1989 yılında mahkeme kararıyla kurulan ve görevi İslâm’ı, Kur’an-ı, tasavvufu insanlara anlatmak olan bir vakıftır. Bu vakfın Genel Başkan’ı olarak biz hayatımız boyunca hep insanlara Kur’ân-ı Kerim’i, hep insanlara Allah’ın dininin bütün güzelliklerini anlatmakla vazifeliyiz. Ve bu vazifeyi biz Allah’tan aldık ve hep hayatımız boyunca buna kendimizi hasredeceğiz. Sizlerin inanması veya inanmaması da bizi hiç alâkadar etmiyor. Ama şunu kesin olarak söylüyoruz ki Arapça’yı doğru dürüst telaffuz edemeyen Kur’ân-ı Kerim’i tecvidle okuyamayan bu kişi, yani biz bütün din adamlarına Kur’an-ı öğretmekle vazifeli olan kişiyiz ve hepsi Kur’an-ı Kerim’i, bu Kur’ân-ı Kerim’i tecvidle bile okuyamayan kişiden öğrenmek mecburiyetindeler. Sual 14: Cahil olmak için şükretmeli miyiz? Bizim İlâhiyat Fakültesinden mezun olmadığımız için Allah’a çok şükrettiğimizi söylememizden sonra bu sual soruldu. Cevap 14: Peygamber Efendimiz (S.A.V.) buyuruyor ki: “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım” Bir din öğretimi düşünün. Hayatını din öğrenimine vermiş olan, başka insanlara din öğreteceğim diye profesör olan, ordinaryüs profesör olan ilâhiyat fakültesinin dekanı olan birçok dahi var aramızda. Ama öğrendikleri ilim ne kendilerini kurtarabilir ne de öğrettikleri insanları kurtarabilir. Burada bir kıssa anlatmadan geçmek olmaz: Baba erenler kayıkçı. Üsküdar’dan karşıya insanları geçiriyor. Birgün Enderun’dan mezun genç alimler binmişler bunun kayığına ve soru bombardımanına tutuyorlar bizim Baba erenleri. Diyorlar ki: - Matematik biliyor musun? - Bilmiyorum. - Hayatının %10’u gitti diyorlar. - Kimya biliyor musun? Cevap:- Bilmiyorum. - Hayatının %10’u daha gitti diyorlar. - Fizik biliyor musun? Cevap:- Bilmiyorum. - Hayatının %10’u daha gitti. Bizimkinin böyle suallerle hayatının %50’den daha fazlası gittiği bir sırada bir fırtına koparıyor Allahû Tealâ. Kayık batmak üzere. baba erenler soruyor: - Ey aziz bilginler, siz yüzme biliyor musunuz? Cevap:- Bilmiyoruz. - O zaman hayatınızın tamamı gitti. Bilmem anlatabiliyor muyum? Bunca yıllık okumalar bir insanı Allah’ın ayetlerinden gafil kılıyorsa ve cehenneme gitmeye sebebiyet veriyorsa sadece. En ufak bir ümit yoksa bu din ilmini öğrendiklerini iddia edenlerin kurtuluşları için o zaman faydasız ilimden Allah’a sığınmaz mıyız? Bakınız Allahû Tealâ Yunus Suresinin 7. âyet-i kerime’sinde ne diyor: Onlar ki bize dünya hayatını yaşarken ulaşmayı, ruhlarını ölmeden evvel bize ulaştırmayı dilemezler. Dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla mutmain olmuşlardır, doyuma ulaşmışlardır. Onlar bizim ayetlerimizden gafil olanlardır. Şimdi bizim Yaşar Nuri Öztürk ve onun takımı insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmayacağından eminler, buna inanmışlar, madde bir. İkincisi, mürşide inanmıyorlar, mürşid yoktur diyorlar. Allahû Tealâ 10 âyet-i kerime’de mürşide ulaşmayanın dalâlette olduğunu söylüyor. Onlar da mürşid yoktur diyorlar. Yani hiç bir zaman bir mürşide ulaşmaları ve Allah’a doğru yola çıkmaları söz konusu değil. Madde iki.... Peki o zaman Allahû Tealâ’nın ifadesine bakalım: Bunlar Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilemiyorlarsa Allah’ın ayetlerinden gafil olanlardır. İsterse ordinaryüs profesör olsun, isterse üniversitenin rektörü olsun. Veya İlahiyat Fakültesinin dekanı olsun, netice değişmiyor. Allah’ın ayetlerinden gafil olan insanlar bunlar. Ve sonuç çok hazin. Yunus Suresinin 8. âyet-i kerimesi: Onların gidecekleri yer cehennemdir. diyor Allahû Tealâ. Öyleyse bir ilim düşünün ki hayatını buna hasretmiş olan bu insanlar o ilmi öğrenmek için çalışmışlar yıllar yılı, hayatları boyunca, başkalarına da öğretiyorlar. Ama ne kendileri kurtulabilir, ne de öğrettikleri insanlar kurtulabilir. İşte bu insanların bilmedikleri o ilmi biz biliyoruz. Böyle seviyesiz tartışmaların dışında rahatça konuşmak imkanını sağladığımız zaman bunların herbirini size aylarca anlatabilecek olan bilginin sahibiyiz. Ve bu ilmi mutlaka bütün insanlığa ulaştırmakla da görevliyiz. Öyleyse bu insanların ilmi onları gafletten kurtaramıyorsa onları cehenneme mahkûm ediyorsa biz böyle bir ilmi öğrenmediğimiz için Allah’a şükretmeyecek miyiz? Sual 15: Arapça da bilmiyorsunuz galiba? Cevap 15: Evet. Arapça’yı da biz Yaşar Nuri Öztürk kadar bilmeyiz. Ama Kur’ân-ı Kerim’i onların hepsinin, hepsinin toplamından daha fazla biliriz ve Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’in bilinmesinde Arapça’dan hiç bahsetmiyor. Bakınız ne diyor Al-i İmran Suresi 7. âyet-i kerime: O yüce Allah’tır ki üzerinize kitabı indirdi. O’nda muhkem ayetler vardır ki bunlar ümmül kitabın esasını teşkil ederler. Geri kalanı müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde zeyg olanlar o müteşabih ayetlere tâbi olup, onları insanların arasına fitne sokmak üzere tevile tâbi tutarlar. Ve onların aslında açıklamasını Allah’tan başka, yani müteşabih ayetlerin açıklamasını Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde kökleşen rasihun ise derlerki, bütün bu ayetler hepsi Rabbimizin katındandır. Biz buna inandık. Ama onlar da Kur’ân-ı Kerim’in bu müteşabih ayetlerini tezekkür edemezler, sadece ulul elbab tezekkür edebilir. İşte Allahû Tealâ böyle söylüyor. Yani Kur’ân-ı Kerim’in ayetlerinin tezekkürü açıklanabilmesi sadece ulul elbaba verilmiş Allahû Tealâ tarafından. Bunlar daimî zikrin sahipleridir. Al-i İmran Suresinin 190 ve 191. âyet-i kerime’i ulul elbab’tan bahsediyor, daimi zikrin sahiplerinden bahsediyor. Diyor ki Allahû Tealâ: O ulul elbab kullarımız var ya onlar ayaktayken de otururken de, yanüstü yatarken de hep Allah’ı zikredenlerdir. İşte biz de o ulul elbab kullarından bir tanesiyiz Allahû Tealâ’nın. KUR’AN-I KERİM’İN LÂFZI VE RUHU Ve şunu söylüyoruz ki Kur’an-ı Kerim’in lafzını ve ruhunu anlayabilmek için bizim Sayın Profesörler kadar Arapça bilmemize gerek yok. Yani onlar bizim bildiklerimizi hiç bir zaman bilemezler. Unutmayın Kur’an-ı Kerim Arap Dili üzerine indirildi. Bütün Sahabe’nin de ana dili Arapça idi. Ama aralarından bir ümmî, Peygamber Eferdimiz (S.A.V.) okuma yazması da olmayan birisi eğer Sahabeye Kur’an-ı Kerim’in ruhunu öğretmeseydi Arapçayı ana dilleri olarak konuşan Sahabe hiçbir zaman Kur’an-ı Kerim’in ruhuna sahip olamazlardı. Biz diyoruz ki, biz Kur’an-ı Kerim’in bir lafzını değil, yedi ruhunu da biliyoruz. Ve bunları açıkça Allahû Tealâ Kur’an-ı Kerim’inde söylüyor. Bakara Suresi’nin 151. Ayeti Kerimesi’nde: Ey Sahabe, size, sizin arasından birisini Resûl olarak gönderdik, size Allah’ın ayetlerini okusun diye. Bu tam ondört basamak ifade eder. Dikkat edin ayetler Kur’an-ı Kerim’in ayetleridir. Burada Kur’an-ı Kerimin lâfzı anlatılır ve öğretilir. İkinci görevini söylüyor: Sizin nefsinizi tezkiye etsin diye. Ondört basamaktan yirmibirinci basamağa kadar nefs tezkiyesi devam ediyor, sahabenin Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Tezkiye isimli yedi kademede devam ediyor. Neticede hepsi Allahû Tealâ’nın evliyası oluyorlar. Ruhları da her nefs kademesinde birer gök katı yükselerek Allah’ın zatına ulaşıyor. Bundan sonra ne oluyor? Allahû Tealâ bundan sonraki Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in görevine kitabın öğretilmesi diyor. Burada ise Kur’an-ı Kerimin ruhu öğretilmeye başlanır. Velayetin birinci makamı Fena makamıdır. İnsanın ruhunun Allah’a ulaştığı ve O’na teslim olduğu makam. Burada Kur’an-ı Kerim’in birinci ruhu öğretilir. Velayetin ikinci makamı Bekâ makamıdır. Burada Allah’ın evliyasına bir taht ihsan edilir, altın bir taht. Adına Eraik veya Sürur denir. Bu taht kime ihsan edilirse kişinin ruhu sonsuza kadar orada bâki olacağı için bekâ makamı adını alır. Burada Kur’an-ı Kerim’in ikinci ruhu öğretilir. Sonra kişi Züht makamının sahibi olur. Yani zikri günün yarısını aşar. Burası velayetin üçüncü makamıdır. Burada da Kur’an-ı Kerim’in üçüncü ruhu öğretilir. Sonra Züht makamının ötesi Muhsinler makamıdır. Yani fizik vücudun Allah’a teslim edildiği, Teslim makamı. Burada kişi, Nisa Suresi’nin 125. Ayeti Kerimesi’nde Allahû Tealâ’nın anlattığı gibi fizik vücudunu da Allah’a teslim eder. Bu onun ikinci teslimidir. Burada Kur’an-ı Kerim’in dördüncü ruhuna girilir ve kitabın öğretilmesi burada biter. Çünkü bundan sonrası artık Hikmettir. Beşinci makam Ulûl Elbab makamıdır. Kişi daimi zikrin sahibidir. Kalp kulağı açılmıştır, kalp gözü açılmıştır. Ve ilmel yakîni bu dört tane ruhla aşmıştır. Artık Aynel Yakînin sahibidir. Burada Kur’an-ı Kerimin beşinci ruhuna girilir. Varlıklar alemini kalp gözüyle görecek ve neticesine gidecektir. Evvela Ulûl Elbab makamında yalnız zemin kat gösterilir. Kişi zemin katta ana dergahı görür. Orada hangi işlemlerin yapıldığını, insanların nasıl Hz. Ebubekir’i Sıddik (R.A)’ın elini öptüklerini, nasıl secdeye girdiklerini, altın kapıdan nasıl yukarıya doğru, Allah’a doğru yükseldiklerini birer birer görür zemin katta. Sonra bu kişi bir başka makamın sahibi olacaktır. Nefsini de Allahû Tealâ’ya teslim edip ihlas sahibi olacaktır. Burası Hikmet’in ikinci basamağıdır. Aynel Yakînin de ikinci ve son basamağını ifade eder. Burada Kur’an-ı Kerimin altıncı ruhuna girilir. Burada ihlas makamında kişinin nefsindeki bütün afetler yok olmuştur. Yerine ruhun bütün hasletleri gelip yerleşmiştir. Yani burada o kişinin nefsi halis olmuştur. İhlas makamının sahibidir. Burası hikmetin ikinci ve son basamağıdır. Kişi birinci gök katını, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci gök katını levhi mahfuzu, yedinci katın yedi aleminin hepsini görür. Ta Sıdreti Müntehaya kadar. Huzur namazını da burada görür. Huzur namazının nasıl kılındığını Allah’ın indi ilahisinde kılınan bu namazı görür. Oradaki huzur namazının kılındığı yere arkadan bakıyorsanız huzur namazına göre kılanların sol tarafında kalan yaklaşık yerden dört metre yukarıdan başlayan binlerce altın taht görecektir kişi. İşte o altın tahtları da gören bu kişi Sıdreti Müntehaya kadar bütün üst alemleri gören kişidir. İkinci katta suvarılma işleminin nasıl yapıldığını, ruhun nasıl suvarıldığını, altıncı katta ise nurlanma işleminin nasıl yapıldığını, insanların Allah’ın boyası ile nasıl boyandığını yani sıbgatullah olduğunu hep görür. Bundan sonra fetih kılıcını kendisine nasıl teslim ettiklerini ve yedinci katın girişinde zemin kattaki altın kapının bir eşinin de olduğunu, önünde altın zinciri, o zincire kılıcıyla bir defa vurmakla zincirin ikiye bölündüğünü, kapının açıldığını hep görür. Bundan sonra kader hücrelerini görecektir. Sonra da ümmül kitâbı görecektir. Sonra diğer alemleri görecektir. Hepsi yedi tane alem olur. Sonra huzur namazını görecektir. Oradan da sıdreti müntehayı ve altın tahtları da huzur namazının sol tarafından mutlaka görecektir. İşte buraya kadar göğün yedi tane katını sıdreti müntehaya kadar görme aynel yakînin sonuna ulaşmayı ifade eder. Kişi aynel yakîndedir. Ve hikmet kademeleri tamamlanmıştır. Aynel yakînin birinci kesiminde zemin katın birinci bölümü, sadece zemin kat görülür. Aynel yakînin diğer kesiminde, hikmetin ikinci kademesinde gök katlarının tamamı görülür. Sonra bir seher vakti bu kişi tövbe-i nasuha davet edilir. Ve o zaman arkadan huzur namazının kalp gözüyle saflarına bakan bu kişi imamın başının üzerinden yukarıya yokluğa baktığı zaman, yoklukta Rabbini de görür. Burası Hikmetin ötesi olan SALÂH makamıdır. Şunun unutulmaması gerekir. Allahû Tealâ rüyada görülmez çünkü insanın nefsi gök katlarını çıkamaz, onun ötesine geçemez. Allah baş gözleriyle görülmez. Allah kalp gözüyle görülür. Ve ancak hikmeti de aşabilip salaha ulaşabilen insanlar tarafından görülür. İşte Tahrim Suresinin 8. ayeti kerimesi gereğince Allahû Tealâ o kişiyi tövbe-i nasuha davet eder ve tövbe-i nasuhun kelimelerini o kişi tek tek söyleyerek tövbe-i nasuhu gerçekleştirir. Hiçkimse kendi kendine tövbe-i nasuh yapamaz çünkü tövbe-i nasuh artık değiştirilmesi mümkün olmayan bir tövbedir ki nefsinin kalbinde afetler bulunan hiçkimse bu tövbe-i nasuha ne davet edilir ne de bunu gerçekleştirmek imkanının sahibidir. Çünkü nesfindeki afetler sebebiyle her an tövbesini bozabilir. Görülüyor ki ulûl elbab makamında Kur’an-ı Kerim’in beşinci ruhu, ihlas makamında Kur’an-ı Kerim’in altıncı ruhu, salah makamında ise Kur’an-ı Kerim’in yedinci ruhu söz konusudur. Ve yedinci ruha ulaşan kişi son bilmeceyi de çözmüştür. Görülmeyen son görüntüyü yani Rabbini kalp gözüyle görmeyi Allahû Tealâ nasip kılmıştır. Unutmayın ki bundan on dört asır evvel bütün Sahabe bu hedefe ulaşmıştır. Hepsi Rabblerini görmüşlerdi. Hepsi Allahû Tealâ’nın mürşidiydi. Tövbe Suresinin 100. ayeti kerimesi bunu kesinleştiriyor. Evvelce Tövbe Suresinin 100. ayeti kerimesinden bahsettiğim için tekrar bahsetmeyi gerekli görmüyorum. Öyleyse Arapça bilmeyen bir insanın Kur’an-ı Kerim’in nasıl yedi tane ruhuna Allahû Tealâ tarafından sahip kılındığını öğrenmiş oldunuz. Sayın muhteşem dörtlü! KUR’AN-I TEFSİR EDEBİLMEK İÇİN ARAPÇA, FIKIH, KELÂM, AKAİD, TEFSİR VE HADİS BİLMEK Mİ YOKSA DAİMİ ZİKRİN SAHİBİ OLMAK MI GEREKİR? Sual 16: Sana inen kitapta “İsteseydik sana Arapçayı öğretirdik” diyor. Bu konuda tenakuz olmuyor mu? Cevap 16: Tenakuzun nerede olduğunu sanıyorsunuz? Bir evvelki suale verdiğimiz cevapta Kur’an-ı Kerim’in mealini verebilecek olanların Arapçayı çok iyi bilmeleri gerekmediğini, Allahû Tealâ’nın söylediğini söylemiş ve ispat etmiştik, Al-i İmran Suresinin 7. ayeti kerimesi ile ve anlattıklarımızla. Şimdi Allahû Tealâ isteseydi bize elbette Arapçanın en mükemmelini öğretirdi, isteseydi Arapçayı nasıl okuyabileceğimizi de, tecvidle nasıl okuyabileceğimizi de en güzel şekilde öğretirdi. Ama unutmayın ki bundan ondört asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V.) yaşamıştı ve O ümmi idi. Yani Kur’an-ı Kerim’i tecvidle okumayı hiç bilmiyordu. Bunu bir eksiklik olarak herhalde düşünemezsiniz. O Peygamber olduğu halde bunu bilmiyorsa ve Allahû Tealâ’nın bir velisi de bilmiyorsa ve en kötüsü siz bütün Kur’an-ı Kerim’i O’ndan öğrenmek mecburiyetindeyseniz o zaman Allahû Tealâ’nın bize Arapçayı öğrettiği veya öğretmediği vakıası sizin haddinizi aşan bir konudur. Eğer Sahabe ana dili Arapça olan insanlar ise ve Peygamber Efendimiz (S.A.V.) onlara Kur’an-ı Kerim’in lafzını ve ruhunu Peygamber Efendimiz (S..A.V.) öğretmişse (Allah’û Tealâ’dan öğrenerek), demek ki Arapça bilmek tek başına hiçbirşey ifade etmiyor. Arapçayı okumaya gelince ne kadar ters birşey yaptığınızı şununla anlatmak istiyorum size. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in hadisi şerifi şöyle: “Aranızda en hayırlınız Kur’an-ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir” şimdi bizim zamanımızda bu neye çevrilmiş? “Aranızda en hayırlınız Kur’an-ı Kerim’in okunmasını öğrenen ve öğretendir” Hayır efendim! Kur’an-ı Kerim’in okunması değildir önemli olan. Elbette çok güzel birşey Kur’an-ı Kerim’in okunması, tecvidle okunması, insanın içine huşu veren, mutluluk veren bir olay. O’nu dinlediğiniz zaman. Ama Kur’an-ı Kerim’in okunması değil, Kur’an-ı Kerim’in lafzının ve ruhunun öğrenilmesi ve öğretilmesi emrediliyor. Ve bu noktada bize dikkatle bakın. Kur’an-ı Kerim’in lafzının ve ruhunun Allahû Tealâ tarafından öğretildiği bir insanız. Öyleyse Allahû Tealâ bize Kur’an-ı Kerim’in okunmasını değil Kur’an-ı Kerim’in lafzını ve ruhunu öğretiyor. Biz de bütün bu profesörlere Kur’an-ı Kerim’in lafzını değil ruhunu öğretmekle mükellefiz. Onlar elbette lafzı bizden daha iyi bildiklerini düşünürler. Ve bunlar muhkem ayetlerin büyük kısmı için gerçekten geçerlidir. Ne var ki bizim Kur’an-ı Kerim meâlimizin birinci cildini alıp incelerseniz göreceksiniz. İnsanları cennet ve dünya saadetine ulaştırmakla alâkalı ne kadar kavram varsa, hepsi Kur’anda kesinleşmiş olan esas manâlarından, muhkem ayetler olmalarına rağmen saptırılmıştır. Takva, mümin olmak, sırat-ı müstakiym, hidayet, irşad, zikir gibi... Müteşabih ayetlere gelince onlar Kur’an-ı Kerim’in lafzıyla değil ruhuyla alakalı konulardır ki onlar Kur’an-ı bilmezler, onu ancak Allah’ın öğrettiği bizler biliriz. Yani Kur’an-ı Kerim’in ruhunu, kalp gözü açılmadan. Kalp kulağı açılmadan, üst alemleri görmeden Allahû Tealâ kendisine Kur’an-ı Kerim’in ruhunu öğretmeden, hiç kimse bilemez Ancak Allah’ın öğrettiği kalp gözünü ve kalp kulağını açtığı kişiler (veliler) söz sahibidir. Bakınız ne diyor Allahû Tealâ. Enbiya Suresinin 7. ayeti kerimesinde: “Fes’elû ehlezzikri in küntüm lâ ta’lemûn.” Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun, (daimi zikrin sahiplerine sorun.) İşte biz o daimi zikrin sahiplerinden biriyiz. Aramızda Mihr Vakfı’nın mensupları arasında bir çok daimi zikrin sahibi var. Ulul elbab olmuş kişi var. O Yaşar Nuri Öztürk’ün beğenmediği çömezlerimiz adını verdiği Allahû Tealâ’nın o büyük evliyaları varya, (ki birisi zamanımızın Gavs’ıdır), onlar bütün bu din adamlarına biz olmadığımız zaman da Kur’an-ı Kerim’i özellikle Kur’an-ı Kerim’in ruhunu öğretebilecek olan bütün özelliklerin sahipleridir. Sayın Yaşar Nuri Öztürk bizim o çömezlerimiz varya size her zaman Kur’an-ı Kerim’in ruhunu öğretebilecek olan yetkinin sahipleri olduğunu hiç unutmayın onların. BİZİMLE İLMÎ TARTIŞMA YAPMAKTAN NEDEN KORKUYORLAR? Sual 17: Yaşar Nuri Öztürk buyuruyor ki: “İlmi konuda tartışmaya girmem.” Cevap 17: Tabiatıyla o büyük kibri onu bizim gibi mütevazi bir insanla tartışmaya girmekten men ediyor. Sadece bu kitabı tartışacağız diyor. Biz ise oraya kitabı tartışmaya değil, Allah’ın bütün hakikâtlerini insanlara anlatmaya geldik. Ve şunu söylemek istiyoruz. Tartışılması gereken Allahû Tealâ’nın bize yazdırdığı kitap değildir. Söylediğimiz dini hakikatler Kur’an-ı Kerim’in farzları bu insanların üzerlerine aldıkları o ağır vebalin bir habercisi olduğu için bizim onlardan bahsetmemizi engellemeye çalışıyorlar. Suçluların telaşı içinde Sayın Yaşar Nuri Öztürk. Ve biliyor ki Allah’ın ayetlerinden haberdar değil ve eğer biz serbest bir ortamda, Allahû Tealâ’nın ayetlerini sizlere açıklayabilecek olan imkanlara birgün kavuşursak ki mutlaka kavuşacağız. O zaman bu Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an’dan ne kadar habersiz olduğunu sizlere ispat edeceğiz. İnşallah bu yazılarımızı dikkatle takip ederseniz zaten onun ilminin nerede kaldığını göreceksiniz. Öyleyse, Allahû Tealâ’nın Kur’anında yazılı olan cennet ve dünya saadetine ulaştıracak farz ayetleri 14 asır sonra bugün İslamî tatbikattan, İslam’dan koparılmışsa ve bu din adamlarına başta bu Yaşar Nuri Öztürk olmak üzere bunları ve sizlere öğretecek bütün din adamlarına (payeleri ne olursa olsun), öğretecek olan biz, ilmî tartışmaya girilmeyecek olan bir kişi olarak vasıflandırılıyorsak bu sadece onun söylediği açıdan bir kibrin ifadesi değil midir? Ve asıl acınacak yönü, tartışmaktan kaçmak için profesörlük ünvanının arkasına saklanıp, hiçbir zaman öğrenemeyeceği, ve yaşayamayacağı Kur’an hakikatleri konusundaki aczinin ve bilgisizliğinin bizimle tartıştığı taktirde ortaya çıkmasından korkması değil midir? Sayın Yaşar Nuri Öztürk unutmayın ki dininizi ilmî konuları tartışmayı zul addettiğiniz küçüklük addettiğiniz, kibrinize yediremediğiniz bu kişiden öğrenmek mecburiyetindesiniz. İmam-ı Şafî Hz.’leri bunu hiç de küçümsememişti. O demişti ki, “ben dinimi bu çobandan öğrendim.” Siz de başka bir çobandan, bizden öğreneceksiniz. Sual 18: Bu kitabı siz mi yazdınız? Cevap 18: Bu kitabı Allah bize yazdırdı. Sevgili okuyucular burada birşeye dikkat etmenizi hassaten rica ediyorum. Gördünüz ki biz kendimizden son derece emin olarak Kur’an-ı Kerim’i çıkardık ve masanın üzerine koyduk. Dedik ki bu Kur’an-ı Kerim’de Al-i İmran Suresinin 61. ayet-i kerimesinde Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’e diyor ki: Seninle kim tartışmaya girerse bu Kur’an’ın üzerine el bastır ve deki “ya sen yalan söylüyorsun, ya ben yalan söylüyorum. Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun diye bu kitaba el basıp yemin edeceğiz.” Allahû Tealâ’nın Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’e emrettiği bu şeyi bize de emrettiği vakıasıyla karşı karşıyayız. Ve bizim bütün kardeşlerimize de bu emredilmiştir. Öyleyse kim bu kitabı bizim yazmadığımızı iddia ediyorsa Kur’an-ı Kerim’in üzerine elini basıp (Al-i İmran Suresinin 61. ayet-i kerimesinin üzerine), “Ben bu kitabın Allah tarafından yazdırıldığını iddia ediyorum. Sen de bu kitabın Allah tarafından yazdırıldığını iddia ediyorsun. İkimizden birisi yalan söylüyor. Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun.” diye yemin etmesi gerekiyor. İŞTE GÖRDÜNÜZ Kİ YAŞAR NURİ ÖZTÜRK KUR’AN-I KERİME EL BASIP YEMİN ETMEYE CESARET EDEMEDİ. Çünkü biliyor. Sevgili arkadaşı Ercüment Özkan’ın Allahû Tealâ tarafından nasıl ölümle cezalandırıldığını. Bizim hakkımızda çok kötü şeyler söyleyen bir başka kişinin Yıldırım Çavlı’nın nasıl Allahû Tealâ tarafından cezalandırıldığını, iki kameramanın nasıl öldüğünü ondan evvel daha birçok bu yemine cesaret edenlerin Allahû Tealâ tarafından birer birer cezalandırıldığını Yaşar Nuri Öztürk çok iyi biliyor ve bu sebeple hiçbir zaman cesaret edemedi. Kur’an-ı Kerim’e elini basmaya. Hepiniz gördünüz. Ne kadar uzun süre ısrar ettik, elini Kur’an-ı Kerim’e basması için. Onu yapmaya, Kur’an-ı Kerim’e elini basıp yemin etmeye cesaret edemedi. Öyleyse başka bir şey söylemeye gerek olmadığı kanısındayız. Bu cesaret edemeyişi size hakikati inşallah anlatmıştır. ACABA ŞEYTAN ALLAH’IN YOLUNA ÇAĞIRANLARA MI VAHYEDER YOKSA YAŞAR NURİ ÖZTÜRK VE HÜSEYİN HATEMİ GİBİ ALLAH’IN YOLUNDAN (SIRAT-I MUSTAKİYM’DEN) SAPTIRANLARA MI VAHYEDER? Sual 19: İnsan ve şeytanlar birbirini aldatmak için, birbirlerine vahyederler, istikametinde. Enam 112’nin mahiyeti soruluyor. Cevap 19: Allahû Tealâ Enam Suresinin 112. ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: Biz her Peygambere insan ve cin şeytanlarını böylece düşman yaptık. O şeytanlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı birtakım sözler telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları uydurdukları yalanlarıyla başbaşa bırak. 113. ayeti kerimede ise Ahrete inanmayanların gönülleri meyletsin, ondan hoşlansınlar ve işlemekte oldukları suçları onlar da işlesinler diye öyle yaparlar buyruluyor. Şimdi 113. ayeti kerimede Allahû Tealâ bu şeytanların vasıflarını veriyor. İnsan ve cin şeytanlar onlar ahrete inanmayanlar. Ahrete inanmayanların kimler olduklarına bakıyoruz. Ahrete inanmayanlar Allahû Tealâ’ya ulaşmayanlar. Hud Suresinin 18. ayeti kerimesinde Allahû Tealâ Allah’ı, (Allah’ın söylediklerini) tekzib edenden, yalanlayandan daha zalim kim vardır “Onlar Rabblerine reddedilecek arzedilecek ve şahidler işte bunlar Rabblerine karşı yalan söyleyenlerdir, diyecektir. Haberiniz olsun Allah’ın lâneti zalimlerin üzerinedir.” Ve devam ediyor Allahû Tealâ 19. ayeti kerime. Onlar ki insanları Allah’ın yolundan yani sırat-ı müstakiym’den alıkoyarlar, saptırırlar. Ve onu eğriltmek isterler. Onlar ahreti inkâr edenlerdir. Demek ki Allah’ı, ahreti inkâr edenler var. Onlar Allah’ın söylediklerini tekzib edenler, yalanlayanlar bunlardan bahsediyor Allahû Tealâ bu iki ayeti kerimede. Vasıflarını veriyor. Bunlar Allah’ın yolundan saptıranlar. Şimdi biz 1973 yılında mürşidimize tâbi olmuşuz, Allah’ın yoluna girmişiz. Arkamızda 500 bin insan var Allah’ın yolunda olan. Ve Allahû Tealâ bu konuda kesin birşey söylüyor. Bunlar Allah’ın yolunda olanlardır. Öyleyse biz Allahû Tealâ’nın yolunda olanlar Allah’ın yoluna çağıranlarız. Halbuki Hüseyin Hatemi ve Yaşar Nuri Öztürk mürşide inanmadıkları için hiçbir zaman mürşide ulaşamayacak olan ve kendileri hiçbir zaman Allah’ın yoluna giremeyecek olan insanlardır. Çünkü Mürşide ulaşmadan hiç kimsenin ruhu vûcudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkmaz. Hiç bir zaman Allahû Tealâ’nın yoluna giremeyecek olan insanlar bunlar. Yetmez bir de Allahû Tealâ’nın yolunu yani sırat-ı müstakıym’i Allah’a ulaştıran yol olmanın dışına çıkarmışlar bunlar. Sırat-ı müstakıym’e tarif getirmişler. Demişler ki sırat-ı müstakiym doğru yoldur. Allahû Tealâ Nisa Suresinin 175. ayeti kerimesinde sırat-ı müstakiym’in Allah’a ulaştıran yol olduğunu söylüyor. İnsanın ruhunu Allah’a ulaştırdığı yolun adına sırat-ı müstakiym diyor Allahû Tealâ. Bunlar sırat-ı müstakıym’i doğru yol olarak tanımlayıp sırat-ı müstakiym’in Allah’a ulaştırıcı vasfını yokediyorlar. Yaşar Nuri Öztürk de onlardan bir tanesi, Hüseyin Hatemi de onlardan bir tanesi. Bu insanlar kendilerine gidip birisi şöyle söylese “İnsan ruhu ölmeden evvel Allahû Tealâ’ya ulaşacakmış, Allahû Tealâ bunu üzerimize dokuz defa farz kılmış, böyle birşeyden haberiniz var mı“ dese bu insanların söyleyeceği şey son derece açık. Mürşide inanmayacakları için, hiçbir zaman insanların ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklarına inanmayacakları için söyleyecekleri şey son derece açık: Eğer böyle birşey olsaydı biz bu işin uzmanıyız ve biz bu işin uzmanı olarak bunları bilmiyorsak hiç kimsenin bilmesi mümkün değildir, böyle birşey yoktur.” İşte gerek Hüseyin Hatemi, gerek Yaşar Nuri Öztürk bunu söylüyorlar. Mürşid yoktur, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra mürşid gelmeyecektir. Anlamı ne: Hiçbir zaman böyle bir mürşide ulaşmayacaklar. Hiç bir zaman ruhlarını Allah’a doğru yola çıkartmayacaklar. Başka insanlar, mürşide ulaşmadan insan ruhu Allah’a ulaşmaz deyince biz ulaştırmak istiyoruz” deyince onları da bu söylediklerinin doğru olmadığına inandırmak isteyerek Allah’ın yolundan saptıracak olanlar. Şimdi bu saptıracak olanların vasıflarına bakıyoruz. Allahû Tealâ Nisa 167, 168, 169’da Allah’ın yolundan saptıranların, Allah’ın yolunda olmadıkları için dalâlette olduğunu söylüyor. Ve neticede şuraya ulaşılıyor ki Allah’ın yolundan saptıranlar yani Allah’ın yolunda olmayanlar yani mürşidlerine ulaşamamış olanlar dalâletteler. Ve dalâlette olanların cehenneme gireceği kesin bir olgudur. Çünkü onları Allahû Tealâ asla sırat-ı müstakiym’e ulaştırmayacağını, onları sırat-ı cehiym’e ulaştıracağını söylüyor Nisa 167, 168, 169’ da. Ve bu kişiler, Yaşar Nuri Öztürk ve Hüseyin Hatemi gibi kişiler hiçbir zaman Allahû Tealâ’nın yoluna girmeyi düşünmedikleri için ruhları hiçbir zaman Allah’a doğru yola çıkmayacağı için onları Allahû Tealâ’nın gönderebileceği bir tek yer var. Cehennem. Bu insanlar kendileri dalâletteler ve cehenneme gidecekler. Kendileri Allahû Tealâ’nın yolunda değiller. Allah’ın yolundan da saptırıyorlar. Şimdi böyle insanlar var bir tarafta, bir tarafta da bizim gibi Allahû Tealâ’nın yoluna girmiş olanlar var. Enam Suresi’nin 112. ayeti kerimesinde Allahû Tealâ diyorsaki “biz her peygambere insan ve cin şeytanları böylece düşman yaptık”. Ve bu şeytana tâbi olanlar Allah’ın yolundan sapmış olanlar olarak vasıflandırılıyor. Allah’ın Peygamberlerine düşman olanlar, Allah’ın evliyasına da düşman olanlardır. Açıkça Yaşar Nuri Öztürk Allah’ın evliyalarını putlar olarak tarif ediyor. Ve onların gidecekleri yerin cehennem olduğunu söylüyor. Oysa ki Allahın evliyası Allahû Tealâ’nın yoluna girip Allah’a ulaşmış olanlardır. Allah’ın evliyası çok açık bir şekilde tarif ediliyor. Yunus- 62, 63, 64. âyeti kerimelerde: Dikkat edin o Allah’ın evliyasına muhakkak ki korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır. Onlar amenudurlar ve takva sahibi olmuşlardır. (Takva sahibi oldukları için evliya olmuşlardır). Onlara dünyada da ahrette de müjdeler, mutluluklar vardır. Allah’a ulaşmış olan, Allah’ın mutlaka cennetine girecek olan takva sahipleri. Ve takva sahibi olmanın vasıflarına bakıyoruz. Ne zaman nefsimizi tezkiye edersek, ruhumuzu ne zaman Allah’a ulaştırırsak, fizik vücudumuzu ne zaman Allah’a kul edersek, yani Allah’a verdiğimiz YEMİN, MİSAK ve AHDİMİZİ ne zaman gerçekleştirirsek o zaman Allahû Tealâ’nın evliyası olabiliyoruz. Bunların YEMİN, MİSAK ve AHD den haberleri yok ki yerine getirsinler ve Allahın Evliyası olsunlar. Bu insanlar hiçbir zaman mürşidlerine ulaşamayacakları için de Allah’ın evliyası olmaları mümkün değil, söz konusu değil. Ve çattıkları insanlar yani bizler Allahû Tealâ’nın evliyası olan, bu hedeflere ulaşmış olan insanlarız. Şimdi şeytan acaba bize mi birşeyler öğretecektir. Yoksa onlara mı birşeyler öğretecektir? Bakın Allahû Tealâ ne kadar açık söylüyor. “Biz her Peygambere insan ve cin şeytanları böylece düşman yaptık.” İşte karşınızda bir dörtlü var. İnsan şeytanlardan oluşan bir dörtlü... Bu dörtlüye dikkatle bakın. Evvelce Peygamberlerin varolduğu devrelerde Peygamberlere nasıl insan şeytanlar, şeytanî olan insanlar saldırmışlarsa, onları aşağılamaya çalışmışlarsa bugün de Peygamberler olmadığı için Allahû Tealâ’nın dostlarına, Allahû Tealâ’nın Peygamber olmayan resullerine aynı şeytanlar, insan şeytanlar saldırmaya devam ediyorlar. İşte bu günlerde böyle bir saldırıya şahit oluyorsunuz. Öyleyse böyle bir dizayn içerisinde bu insanların söylediklerine dikkatle bakın bu insanlar açıkça Allah’ın evliyasına put diyen insanlar. Şimdi bir başka ayeti kerimeye geçmek istiyorum. Allahû Tealâ buyuruyor ki, “Biz mümin olmayanlara şeytanı dost kılarız” Araf-27 Ne zaman insanlar mümin oluyor acaba? Kalplerine iman yazıldığı zaman. Ne zaman insanların kalplerine iman yazılıyor? Mürşidlerine ulaştığı zaman. İşte mürşidine ulaşan bir insanın durumuna beraberce bakıyoruz. Mümin Suresi 15. ayeti kerime: “Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (lâyık) olanların (başlarının) üzerine emrinden bir ruh ulaştırır” Mürşidin ruhu bu. “Onların ruhlarına, senin Allah’a ulaşma günün geldi, demek için” Öyleyse bütün insanlar için sözkonusu olan şey bu mürşide ulaşıp, mürşidin ruhunu başının üzerine almak. Mürşidin ruhu kişinin başının üzerine gelince ne olur? Bunun ne olduğunu Mücadele Suresinin 22. ayeti kerimesi veriyor. Diyor ki Allahû Tealâ Mücadele 22’de Onların başlarının üzerine katımızda eğitim görmüş bir ruh göndeririz. Katımızdan bir ruh göndeririz. Ve o ruhla onları destekleriz. Yani devamlı onların başlarının üzerinde durur. Ve arkasından diyor ki Ve onların kalplerinin içine imanı yazarız, Ve ancak kalbimizin içine iman yazıldığı takdirde mümin olabileceğimizi Hücûrat Suresi’nin 14. ayeti kerimesi veriyor. Öyleyse bir insanın mümin olabilmesi mutlaka mürşidine ulaşmasıyla mümkün. Ve öyleyse mürşidine ulaşan bir insan mümin olduğu cihetle şeytanın saldırısından mürşidi tarafından korunuyor. Ama mümin olmayanlara şeytanı dost kılarız dediğine göre Allahû Tealâ ve mümin olmayı bu vasfa bağladığına göre kalbine iman yazılması şartına bağladığına göre bu insanlar hiçbir zaman mürşidlerine ulaşmayacak olan insanlar. Hiçbir zaman kalplerinin içine iman yazılmayacak. Bu durumda şeytan bize mi musallat olur, onlara mı musallat olur? O halde biz de ayeti kerimede söyleneni yapalım. Yani Enam Suresi’nin 112. ayeti kerimesinde söyleneni yapalım. Ve onları bizim hakkımızda uydurdukları yalanlarla başbaşa bırakalım. Onlar zanla hareket ediyorlar. Yani kendilerine Allahû Tealâ hiçbir şekilde ilham vermediği, vahiy göndermediği cihetle “bize verilmeyen şeyi başkalarına da Allahû Tealâ vermez” düşüncesinden hareketle bize de Allahû Tealâ’nın vahyetmediği konusunda kesin bir zannın sahipleri. Şimdi beraberce Hücûrat Suresinin 6 ve müteakip ayetlerine bakıyoruz. Diyor ki Allahû Tealâ: “Ey iman edenler, bir fasık size, bir haber getirirse onun iç yüzünü araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” Bu ayeti kerimenin muhtevasına beraberce bakalım. Bir fasıktan bahsediyor Allahû Tealâ. Fasık Kur’an-ı Kerim’de iki ayrı istikamette kullanılıyor. Birincisi Allah’a ruhen ulaştıktan sonra yüz çevirenler fasıklardır diyor. İkincisi de eğer Allah’ın bir resulü varsa bu resule iman etmeyenler fasıklardır diyor Allahû Tealâ, ve bunu çok açık bir şekilde dile getirmiş. Üstelik de Allahû Tealâ’nın bir resulünün varolduğu bir devre için dile getirmiş. PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ. MUHAMMETTEN (SAV) SONRA RESUL GELEBİLİR Mİ? İşte bakınız Allahû Tealâ ne buyuruyor. Al-i İmran 81’de bütün nebîleri Allahû Tealâ’nın topladığını, bütün nebîlerden MİSAK aldığını söylüyor. Bu nebîlerin arasında Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’de var. Çünkü Ahzab Suresinin 7. ayeti kerimesinde Allahû Tealâ “Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in de orada bulunduğunu ve O’ndan da MİSAK aldığını” söylüyor. Diyor ki “Ey nebîler, sizlerden sonra bir resulümüz gelecek, o resule yardım edeceğinize ve iman edeceğinize, (tabire dikkat buyurun lütfen yardım edeceğinize ve O’na iman edeceğinize, iman etmekten bahsediyor Allahû Tealâ). Bana söz veriyor musunuz? Bunu dilinizle de ikrar ediyor musunuz? Onlar da diyorlar ki söz veriyoruz, dilimizle de ikrar ediyoruz. Allahû Tealâ buyuruyor. Siz de şahit olun ben de şahitlerdenim.” Şimdi Allahû Tealâ şahitlik ediyor ki Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’den sonra mutlaka bir resul gelecektir. İşte o Mehdi Resul’dür. Ve Allahû Tealâ buyuruyor kimlerin fasık olduğunu belirtmek için. “İşte bundan sonra diyor o resul geldikten sonra kim o resulden yüz çevirirse işte onlar fasıklardır.” Allahû Tealâ bize yazdırdığı kitapta o resulün peygamber olmayan o resulün biz olduğunu söylüyor. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’den sonra böyle bir resulün gelmesi söz konusu. Ayrıca bu resulün biz olduğumuza dair Kur’an’da başka işaretler de mevcut. Allahû Tealâ Duhan Suresinin 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16. ayeti kerimelerinde şöyle buyuruyor: Hâbibim o günleri gözetle ki o zaman gökyüzünü apaçık bir duman kaplamış olacak. Bu bir azap teşkil edecek insanlara. Ve bu duman etrafı kapladığı zaman o zaman o kişiler diyecekler ki “Yarabbi bu azabı bizden kaldır, bizi bu azaptan kurtar. Çünkü biz mü’minleriz. Şimdi Allahû Tealâ’nın cevabına bakıyoruz. Diyor ki: Nerede onlarda ibret almak. Onlara apaçık Allah’n bir resulü gelecek de, onlar o resule öğretilmiş deli diyecekler. Şimdi beraberce bakalım. Bu sayın muhteşem dörtlünün iddiaları ne! Bizim deli olduğumuz. Üç tane raporla bizi deli olarak kaydetmişler bu adamlar defterlerine. Ve işte bu birincisidir. Kamuoyuna da bizi deli olarak tanıttılar. Yani biz şu anda kamuoyunun büyük kısmında bir deliyiz. Yetmez, bir de şimdi öğretilmiş olduğumuzu iddiaya çalışıyorlar, ispata çalışıyorlar. Madem ki kendilerine Allahû Tealâ vahiy vermiyor, öyleyse bize de vermez. Zaten Peygamberlerin dışında kimseye vahiy vermediği gibi bir iddiaları var. Ama biz size onları gösterdik. Allahû Tealâ’nın Peygamberlerin dışındaki insanlara da vahiy vereceğini. Şimdi bu insanlar bizden bahsediyorlar ve diyorlar ki sen şeytandan ilham almaktasın. Muratları ne? Şeytan tarafından öğretilmiş olan şeyleri, bizim söylediğimizi iddia etmek. Tabiatıyla böyle birşeyi ispat etmeleri mümkün değil. Ama hani bütün kafirlerin bir genel ifadesi vardır. Sen çamur at, sonrası kendiliğinden gelir. Bunlar sadece bize çamur atmakla meşguller. Ve attıkları çamurlarla da bize bu kitabın şeytan tarafından yazdırıldığını ifade edip, üstelik deli de olduğumuzu ifade edip bir yerlere ulaşmak. Bizim Türk kamuoyuna ulaştıracağımız, Allahın işaret buyurduğu, İslâm aleminin dünya ve cennet saadetine ulaşmasının tamamen önlendiği gerçeğine, insanların bir delinin mistik hezeyanları olarak bakmalarını sağlamak. Ve böylece omuzlarındaki büyük vebali ve utancı öğrenmelerine mani olmak. Halbuki bilmiyorlar ki bizim deli olduğumuzu topluma kabul ettirdikleri zaman (ki genel olarak hakkımızdaki intiba bu) ve şeytandan bu ilhamları aldığımızı topluma kabul ettirdikleri zaman biz öğretilmiş deli vasıflarının ikisine birden sahip oluyoruz. (gökyüzünü duman kapladığı zaman ki) böyle bir olay yaşadık biliyorsunuz. Irak ordusunun Kuveyt’i terketmesi sırasında rafinerilere ateş verildi, günlerce geceyle gündüz ayırd edilmeyecek kadar şiddetli bir duman gökyüzünü kapladı. İşte bu dumandan bahsediyor. Duhan Suresi ve bütün müfessirler diyorlar ki “Duhan suresindeki bu bahsedilen duman olayı kıyamet alametlerinden biridir.” Bu ayeti kerimeler yani Duhan 10, 11, 12, 13, 14, 15 ayeti kerimeleri hem Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’den sonra şu içinde bulunduğumuz dumanın oluştuğu devrede mutlaka Allahû Tealâ’nın bir resulünün varlığını işaret ediyor. Yetmez o resule hem öğretilmiş deneceğini, hem de deli deneceğini ve kendisinden yüz çevrileceğini ifade ediyor. İşte şu anda toplumun bir kısmı bizden yüz çevirmiş durumdadır. Biz onların nazarında hem öğretilmişiz, şeytan tarafından yazdırılan bir kitabın sahibiyiz. Hem de deliyiz. Öyleyse bakınız Kur’an-ı Kerim ayetleri nasıl birer birer tahakkuk ediyor. Allahû Tealâ bizim resul olduğumuzu Peygamber olmadığımızı, bize insanların öğretilmiş diyeceğini, deli diyeceğini ve bizden yüz çevireceklerini açıkça söylüyor. Ve bu insanlar bu muhtşem dörtlü birer fasık olarak bu iftiraları yapıyorlar. Çünkü Allah’ın bu devirde yaşayan resulünden kim yüz çevirirse yüz çevirenlerin hepsinin fasık olduğunu söylüyor Al-i İmran suresinin 82. ayet-i kerimesi. Öyleyse bu insanlar fasık. Şimdi gelelim açık bir şekilde Hucurat Suresi’nin 6. ayeti kerimesine. diyor ki Allahû Tealâ: Kim diyor size, bir fasık size yoldan çıkmış fasıklar size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeyerek bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz. Bu fasıklar yaptıklarından o kadar emindirler ki Hüseyin Hatemi’den bahsediyorum şuan için o biçimle yemin etmeye kadar işi vardırdı. Ve bizim kendisine teklif ettiğimize dikkat ettiniz mi sevgili okuyucular. Demiştik ki şu bizimle bir gece oturup konuşabilir misin bu konuları, o kadar şartlanmış, o kadar peşin hükümlü ki, bizimle konuşmayı bile kabul etmedi. Oysaki O’na bütün gece Allah’ın ayetlerini söyleyebilirdik. Onu bütün güzelliklere davet edebilirdik. Ve onun ufkunu açabilirdik. O’na Allahû Tealâ’nın güzelliklerini anlatacaktık ne yazık ki böyle bir hedefe yaklaşmak istemedi. “Bir fasık size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeyerek bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz. Bu fasıklar yaptıklarından o kadar emindirler ki Hüseyin Hatemi’den bahsediyorum şu an için o bizimle yemin etmeye kadar işi vardırdı. Ve bizim kendisine teklif ettiğimize dikkat ettiniz mi sevgili okuyucular. Demiştik ki sen bizimle bir gece oturup konuşabilir misin bu konuları, o kadar şartlanmış, o kadar peşin hükümlü ki, bizimle konuşmayı bile kabul etmedi. Oysaki O’na bütün gece Allah’ın ayetlerini söyleyebilirdik. Onu bütün güzelliklere davet edebilirdik. Ve onun ufkunu açabilirdik. O’na Allahû Tealâ’nın güzelliklerini anlatacaktık ne yazık ki böyle bir hedefe yaklaşmak istemedi. Zanna dayanan ifadeler. Kitabı biz yazdıysak, vahim. Çünkü o kitabı uydurmuşuz. Allah yazdırdı diyorsak, gene aynı şey. Çünkü gene biz yazmışız ve de Allah yazdırdı diye bir de yalan söylüyoruz. İşte bakınız, bu insanların ne olduğunu ifade eden son derece açık bir ifade bu. Zanlarından o kadar eminler ki, başka insanlar hakkında zan beslemek Allahû Tealâ tarafından yasak edildiği halde bunu rahatça yapabiliyorlar. Yetmez. Sırf zanlarına dayalı olarak insanları yargılayabiliyorlar. ALLAH PEYGAMBERLERDEN BAŞKASINA KİTAP YAZDIRIR MI VE AYET İNDİRİR Mİ? Ve kamuoyunu negatif yönde etkiliyorlar. Başkalarının da fıska düşmesine zanlarıyla sebep oluyorlar. Oysaki Allah suizannı (kötü zannı) yasak etmiştir. Hücurat-12 Ey iman edenler zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin ayıp ve kusurlarını araştırmayın. Kimse kimseyi çekiştirmesin. Allahû Tealâ, peygamberlerinden başkasına kitap yazdırmaz mı, peygamberlerinden başkasına ayet indirmez mi, şimdi de bu hususlara cevap verelim; Kur’ân-ı Kerim’le tabi. Allahû Tealâ, Rad Suresinin 38. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır: Hiçbir resul yoktur ki, kendisine Allah’ın izni olmadıkça ayet verilmiş olsun. Bütün vakitler için kitap vardır. (Bütün eceller için, zamanlar, süreler için kitap vardır.) Bir ilave yapmadan evvel ilk ifadeyi söyleyelim. “Risalet Nurları” isimli, Allah’ın bize yazdırdığı kitabın kapağında, “Allah’ın izniyle indirilmiştir” ibaresi yer almaktadır. Tasavvufa gireli iki buçuk yıl olmuş birisi, Rad Suresinin 38. âyet-i kerimesinde böyle bir ayet olduğunu bilerek ve bu ayetin ışığı altında o kitaba güç kazandırmak için, doğrulatmak için kitabın kapağına yazı yazması ihtimal dahilinde olabilir mi? Bakınız şu ana kadar bizim bütün söylediklerimiz Kur’ân-ı Kerim ayetleriyle ispat edilmiş olan şeyler. Halbuki muarızlarımız, sadece zanla hareket ediyorlar ve onlar Allah’ın taraftarı olarak görülüyor, biz de bir sahtekar olarak görülüyoruz. Böylesine büyük bir haksızlığa ey Türk Milleti, siz ne zamana kadar tahammül edeceksiniz? Biliyoruz ki, sizin aranızda da Allah’ın doğrularını gören Allah’In evliyaları var, Onlar niçin susuyorlar? Allahû Tealânın emrindeyse Allah’ın evliyaları bunun gereğini yapmaları gerekmez mi? Bunca insan Allah’ın dostlarına böylesine hayasızca saldırırken, sizler onları seyretmekle mi yetineceksiniz herzaman? Bizim için bir problem yok. Çünkü Allahû Tealâ buyuruyor ki: Bütün dünya düşmanınız olsa, dost olarak biz yeteriz. Öyleyse bütün dünya bize düşman olabilir. Ama biz, kimseye düşman olamayız. Şunu kesin olarak biliyoruz ki, Allahû Tealâ bizim dostumuzdur. Ve O, şimdiye kadar kimleri nasıl cezalandırdıysa, bu müesseseyi devam ettirecektir. ALLAH GÖRÜLÜR MÜ? Sual 22: Allah’ı gördünüz mü? Cevap 22: Evet Allah’ı gördüm. Yüzlerce defa, binlerce defa gördüm. Her an da Allahû Tealâ’yı görebilirim. Böyle bir şey söyleyen kişi diyor ki, “Hz. Musa da Allah’ı görmek istedi. Ama göremedi. O bir peygamber olarak göremedi. Siz nasıl olur da görebilirsiniz Allahû Tealâ’yı?” Allahû Tealâ baş gözüyle görülmez. Hz. Musa, Allahû Tealâ’yı baş gözüyle görmeye çalıştı ve onu istedi Allahû Tealâ’dan. Allahû Tealâ da, buna bir insan vücudunun dayanmasının mümkün olmadığını, karşıdaki dağa tecelli ederek gösterdi. Hz. Musa, Allah’ın dağa tecelli etmesiyle bayıldı. Tabiatıyla baş gözleriyle Allahû Tealâ’yı görmek mümkün değildir; madde 1. Madde 2: Kimse rüyada Allah’ı göremez. Çünkü nefs, yani rüyayı yaşadığımız vücudumuz hiçbir zaman zemin kattan yukarıya çıkamaz. Allahû Tealâ’nın görülebilmesi için, Allahû Tealâ’nın evliyasının, evvela daimî zikrin sahibi olması lâzım ki böylece evvelâ zemin katı görsün. Sonra ihlasa ulaşacak, nefsindeki bütün afetler yok olduktan sonra 7 tane gök katını birer birer görecek, 7 katın 7 tane alemini görecek, Huzur namazını görecek ve en son Sidret-ül Münteha’yı görecek. Varlıklar aleminin en üst noktasını. Ve Allahû Tealâ tarafından tövbe-i nasuha davet edilecek, başının üzerinde o bizim fotoğraflarda görünen nur oluşacak. O nur konusunda şunu söylemek istiyorum. Bugüne kadar pek çok fotoğrafta bizim nurumuz çıktı. Ve şunu kesin olarak bilmenizi istiyoruz, o fotoğraflardan hiçbirini biz çektirmedik. Hep başka başka mekanlarda, başka başka kardeşlerimiz çektiler. Ve belki binlerce fotoğraftan sadece, kim bilir kaç bin tane fotoğraftan sadece o kadarında nur oluştu. Allahû Tealâ dilerse nuru gösterir, dilemezse göstermez. Hangi filmin içine Allahû Tealâ, o nuru nasıl sokar, o bizim işimiz değil. Onunla hiç meşgul bile olmayız. Allah bildiğini yapmakta devam edecektir. Ama eğer insanlar, Allahû Tealâ’nın bu nuruna inanmıyorlarsa, o zaman o filimlerin içine o nurun nasıl girdiğini izah etmek mecburiyetindeler. Ha bugüne kadar bu konuda çok çalışmalar yapıldı. Fotoğraf makinesinin üzerinden ip sarkıtanlar, fotoğraf makinelerinin kordonlarını objektifinin önünden filim alınırken geçirenler, hep bir şeyler yapmaya çalıştılar. Ama hiç birisi, bizim o nurlara benzemiyordu. Öyleyse Allahû Tealâ’yı kim görebilir? Salah makamının sahipleri, Hakk’el yakînin sahipleri, yani Allahû Tealâ tarafından Tahrim Suresinin 8. âyet-i kerimesine göre tövbe-i nasuha davet edilmiş olanlar. Din adamlarının çoğu din konusundaki cehaletleri yüzünden, (bizim bu dört muhteşem dostumuzun da bu konudaki bilgileri sadece o kadar, başkaları kadar. Ve onlar da tabiatıyla) Allah’ın görülmeyeceği konusunda kesin bir inancın sahibi. Kur’ân-ı Kerim’i araştırmak gereğini duymuyorlar. Falan falan ayetlerde Allahû Tealâ bunları söylüyor diyeceğiz. Nitekim ordada dedik. Sözlerimizin nasıl örtülmeye çalışıldığına dikkatle baktınız mı? O sahneyi tekrar tekrar inceleyin. Biz, Zuhruf Suresinin 86. âyet-i kerimesinde Allah’ın görülebileceğine, Allahû Tealâ’nın açık bir şekilde işareti var dedik ve âyet-i kerimeyi söyledik, şimdi de söylüyoruz. Allahû Tealâ buyuruyor ki Zuhruf 86’da: Allah’tan başka çağırdıkları, şefaat edemezler. Ancak Hakk’a şehadet eden (Hakk’a şahit olan, Hakk’ı gören) kimseler müstesna ve onlar bilirler. Bu, Allah’ı görme ayetlerinden sadece bir tanesi. Bakara 140’a bakalım beraberce. Allahû Tealâ diyorki: Allah’ın katındaki şehadeti (Allah’ı görmeyi yani) gizleyenden daha zalim kim vardır. Kaf Suresinin 37. âyet-i kerimesine bakalım. Diyor ki Allahû Tealâ: Muhakkak ki bunda, kalplerine (yani kalplerindeki kulaklara) ilka edilen ve bu ilka edilen şeyle Allah’a şahit olan için bir ibret vardır. (Tabii kalp gözleriyle Allah’a şahit olan, yani Allah’ı görenler için bir ibret vardır.) Yunus Suresinin 26. âyet-i kerimesi: Onlar için Allah’ın zatını görmek var, diyor. Öyleyse Zuhruf Suresinin 86. âyet-i kerimesi bu konudaki en kesin delildir. Buna göre, Hakk’a, Allah’ın zatına şahit olmak son derece açık bir ifade olarak Kur’ân-ı Kerim’de yer almış durumda. Yetmez. Acaba kimler Allahû Tealâ’yı gördü, gelin beraberce bakalım. Hz. Ali: “Ben görmediğim Allah’a ibadet etmem” buyuruyor. Yunus şöyle buyuruyor: “Can gözü onu gördü, Dil ondan haber verdi.” Şu sözler de Yunus’a ait: “Yunus imdi avunur, Dostu gördü sevinir.” Bir başka grup; “Eğer aşka erdin ise, Can’a gönül verdin ise, Dostun ayan gördün ise, Bu varlığı bırak nedir?” Burada Yunus, “can gözü onu gördü” demekle, “Allah’ı gördü” demekle, “dostu gördü, sevinir” demekle “dostun ayan gördün ise” ifadesini kullanmakla, Allahû Tealâ’yı gördüğünü defalarca tekrar etmiş oluyor. Eşref Rumî Hz. şöyle buyuruyor; “Her dem bakarız ol yüze, Her gün bayram kadri bize.” “Ol yüze”, Allahû Tealâ’nın zatına, yüzüne her dem bakarız diyor. Yetmez: “Biz dostu ayan görürüz” diyor. “Düş değil bu görüşümüz.” “Biz dostu”, Allah’ın zatını “ayan”, apaçık şekilde görürüz diyor. Ahmet Yesevî Hz., bu konuda şunları söylüyor: “Kul Hace Ahmed bilmişsin. Hak yoluna girmişsin. Hak yoluna girenler, Hak didarın görmüşler.” Yani Hakk’ın yüzünü görmüşler, Allah’ın yüzünü görmüşler. Gene ondan, Ahmet Yesevî Hz.’den: “Gözümü açtım seni gördüm.” Bu göz baş gözü değil. Beyler, efendiler. Bu göz kalp gözü. “Gözüm açtım seni gördüm. Hep gönülü sana verdim. Akraba terkini kıldım. Bana Sen gereksin, Sen.” Öyleyse Allahû Tealâ, son derece açık bir şekilde Ahmet Yesevî’ye, kul Eşref Rumî Hz.lerine, Yunus’a kendini gösterdiğini son derece açık bir biçimde söylüyor. Yetmez. “Risaletün Gavsiye”de, Abdülkadir Geylani Hz., kaç yerinde Allah’ı gördüğünü açık açık söylüyor. Demek ki Allah’ı görmek sadece peygamberlere has bir olgu değil. Allah dilediği kulunun kalp gözünü açtığı zaman kendisini dilediği an gösterebilir. O kişi salaha ulaştığı an, bu mutlak olarak gerçekleşir. Sual 23: Hz. Musa’nın baş gözüyle Allah’ı görmeyi istemesi ve O’nu görememesi söz konusu ediliyor. Ve bize soruluyor. O, bir peygamber olduğu halde, Allahû Tealâ’yı göremedi. Sen nasıl görüyorsun? Cevap 23: Biz bunun cevabını bir evvelki, yani 22 numaralı sualde verdiğimiz için, bir defa daha tekrar etmeyi gerekli görmüyoruz. Sual 24: Peygamber (A.S), vahiy gelirken üşüyüp titremişti. Sana da vahiy gelirken titriyor musun? Cevap 24: İfadelere dikkat ediyor musunuz? “Sana da..” diye hitap ediliyor. Yani bir insan için en basit nezaket kurallarını bile çiğnemek son derece tabii bir olay olarak görünüyor. Ve bütün insanlar için böyle bir hedefe yönelmek aslında utanılacak bir şeydir. Ama bizim Hulki Cevizoğlu kardeşimiz bu konuda nasibini almamış durumda. Peygamber Efendimiz (S.A.V), bir peygamberdi. Allahû Tealâ, O’na vahyettiği zaman, bu vahiy bir peygambere gelen bir vahiydi. Ve O titrerdi, üzerine örtüler alırdı, üşürdü. O bir peygamberdi. Ve Allahû Tealâ’nın O’na yazdırdığı kitap, bir peygambere yazdırılan bir şeriat kitabıydı. Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlık için, Allahû Tealâ’nın peygamberlerine yazdırdığı son şeriat kitabıdır. Kıyamete kadar artık bütün dünya, o şeriat kitabıyla idare edilecektir. Allahû Tealâ’nın, peygamberlerin dışındaki insanlara verdiği vahiyde, bu tarzda titremeler söz konusu değildir. Ama Allahû Tealâ’nın “cezbe” adlı bir başka müessesesi var. Allahû Tealâ, dilediği an bir insana bir cereyan gönderir. O gönderdiği cereyanla o kişi şiddetli bir titremeyle titrer ve de ağzından bir sayha çıkar. Genellikle, “Allah” kelimesidir çıkan. Bundan 14 asır evvel, başta Peygamber Efendimiz (S.A.V) olmak üzere, bütün sahabe aşağı yukarı öyleydi, cezbeliydi. Bugün de bizim kardeşlerimizin % 90’ı öyledir, yani cezbelidir. Bu titremeyle, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e vahiy gelirken olan titreme birbirinden tamamen farklı şeyler. Biz bir peygamber değiliz ve böyle bir iddianın da asla sahibi olmadık. Her ne kadar birçok insan bize, “peygamber olduğunu iddia ediyorsun” tarzında bühtanlarda, iftiralarda bulunuyorlarsa da, aslında biz hiç peygamber olduğumuzu iddia etmedik. REENKARNASYON, KOZMİK ŞUUR VE ŞEYTANIN İLMİ “OKKÜLTİZM” VE YAŞAR NURİ ÖZTÜRK Sual 25: Gizli bir sohbet mahiyetinde olan bu kitabın, gizli kalması gerekmez miydi? Cevap 25: Gerekirdi. Ne yazık ki biz tutuklandığımız zaman (1986 yılında tutuklandık), bu kitap sebebiyle yargılandık. Sonra da beraat ettik. Yani “Mehdilik müessesesi”, o kitabın mahiyeti, bütün boyutlarıyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından ele alınmış ve her cepheden incelenmiş, “Mehdilik müessesesi” bütün boyutlarıyla muhakeme edilmiş ve neticede de biz beraat etmiştik. İşte o zaman “İktibas” Gazetesi sahibi Ercüment Özkan’ın eline geçen bu kitap, “İktibas” dergisinde, bizden hiç izin alınmadan yayınlandı. Yani Allahû Tealâ’nın emri bile bile, istenerek çiğnendi. Ve Allahû Tealâ’da onu, Ercüment Özkan’ı bu istikamette cezalandırdı. O, açıkladıktan sonra bile Allahû Tealâ, kitabın yayınlanmasına müsaade etmedi. Ne var ki aynı kitap, Diyanet İşleri Başkanlığı’na götürülüp, Yüksek Din Kurulu’na ulaştırıldı ve onlar da ordan 23 tane alıntıyı alıp, onu bir rapor halinde bütün camilerine gönderdiler. Bizlerin, insanlarla camilerde insanlarla konuşmamızı men etmeye çalıştılar. Sanki onlar doğruyu söylüyorlardı da biz yanlışı söylüyorduk. Nihayet Allahû Tealâ, bizim de o kitap hakkındaki Din İşleri Yüksek Kurulu’nun alıntılarına cevap vermemiz emrini verdi. Ve biz o zaman, o emrin gereğini yerine getirdik ve “Risalet Nurları” isimli kitabı, bizim hakkımızda ne kadar aleyhte olursa olsun, bütün aleyhte olan yazıları alarak bastık. Tabiatıyla bunlara verdiğimiz cevaplar da var. İşte bizim aleyhimize ilk yazanlardan biri de Yaşar Nuri Öztürk’tür. O yazıyı yazdığı zaman da Ercüment Özkan’la beraberlikleri daha yeni başlamıştı. Çok enteresan bir veçhe gösterdi Yaşar Nuri Öztürk. Hayatının çok büyük bir kısmını tasavvufu incelemeye hasretmiş olan bu zat, birdenbire 1992 yılında bir dönüş yaptı. Ve şöyle dedi: “Bugüne kadar, ne kadar kitap yazdıysam hepsini reddediyorum.” Ercüment Özkan’la olan yakınlığı onu, Allah’ın bütün dostlarına karşı düşman yaptı. Arkasından zülmani kültürü inceleyen bir kişi olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Ve occult kültürün bütün gereklerini insanlara, sanki Kur’ân-ı Kerim’denmiş gibi anlatmaya çalıştı. Mesela söylediği şeylerin arasında sık sık adı geçen bir “kozmik şuur” meselesi var. Kozmik şuur, şeytanla ilişki kuran insanların, yani occultistlerin temel hedefidir. Onlar yedi katlık bir aşağı inmeyi, Allah’a ulaşma diye yutturmaya çalışırlar. Aşağı indikçe etrafın giderek karardığının da farkındadırlar. Yani Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen zulmani yol, şeytana ulaştıran yol. Ama bizim Yaşar Nuri Öztürk, herkesi “kozmik şuur”a, yani yedi kat aşağıya cehenneme götüren yola davet eder durur. Ayrıca reenkarnasyonun varlığı, onun kesin iddialarından bir tanesidir. Bu konular sonra tartışılsın. Ama, biz isteriz ki, sözümüz kesilmeden, insan gibi davranılan bir toplantıda konuşalım. Bu, ikide bir insanın sözünün kesildiği ve haksızlıkların her an sahneye çıktığı, insanların kayrıldığı, en aşağı seviyede yapılan pespaye tartışmalar anladık ki bizim harcımız değil. Biz, bundan sonra sadece bizim konuşacağımız açıklamalarla ortaya çıkmak istiyoruz. Bizden sonra da başkaları konuşsun; onlar da fikirlerini söylesin, ama birisi konuşurken öteki lütfen onun sözünü kesmesin. Hem öyle sözün en adi olanın üzerinde kaldığı, seviyesiz bir tartışma zemini bizim için, Allahû Tealâ’nın bir evliyası için uygun değil. Öyleyse gizli bir sohbet mahiyetinde olan bu kitabın gizli kalması gerekmez miydi? Gerekirdi. Gizli de kaldı. Ama onlar açıklama yaptıktan sonra, yıllar sonra bizim de açıklama yapmamız emrini Allahû Tealâ verdi ve biz bunun üzerine o kitabı söylediğimiz gibi yayınladık. Sual 26: Her an Allah’la konuşabiliyor musunuz? Cevap 26: Bizim aramızda şu anda 500’den fazla insan, M İ H R Vakfının müntesiplerinden 500’den fazla insan her an Allah ile konuşabilir durumdadır. Siz, bizim bile Allahû Tealâ’yla konuştuğumuza inanmıyorsunuz. Neden onları çağırıpta dinlemiyorsunuz? Mesela bu konuşma geçerken hemen kapının dibinde Allahû Tealâ’yla konuşabilmek yetkisi olan iki kişi, dışarda da üç kişi vardı. Ama bunların hiçbirisini Hulki Cevizoğlu içeri çağırabilmek cesaretini gösteremedi. Çünkü onlar konuştukları zaman, insanlar anlayacaklardı ki, Allah’ın yetki verdiği herkes Allahû Tealâ’yla konuşabilir. Allahû Tealâ hediye ederse böyle bir şeyi. Tabiatıyla bunun için Allahû Tealâ’nın yoluna girmiş olmak temel şart. ŞU BİZİM KERAMET MESELESİ Sual 27: Evliya olduğunuza dair bir keramet gösterebilir misiniz? Cevap 27: Keramet konusunda onlara çok şeyler söyledik. Ama bir kere daha söylemek istiyoruz. Keramet, “ikram” kelimesinden geliyor. “Kerem” kelimesi de aynı köktendir ve Allah’ın bir ikramıdır. Hiçbir evliya kendi başına keramet gösteremez. Evliya istedi diye keramet oluşmaz. Keramet, Allahû Tealâ’nın bir ihsanıdır, dilediği zaman gerçekleşir. Ve bakınız keramet konusundaki suallere: Sual 28: Bir keramet gösterin, tartışmalar bitsin. Sual 29: Kerametiniz yoksa, benimle aramızda fark yoktur. Allahû Tealâ’nın söylediklerine dikkatle bakın. Bütün mesele bizim Allahû Tealâ için verdiğimiz mesajları, yani mahvolmuş, yıkılmış olan İslâm statüsünü tekrar ait olduğu yere oturtmak, İslâm’dan kopan bütün farzları tekrar İslâm’a maletmek ve insanları düşmüş oldukları korkunç cehennem çukurundan kurtarmak. Ve bunların, suçluların telaşı içinde, bizim o söylediğimiz şeyler gerçek mi değil mi diye tartışacakları yerde, onu inceleyip, onun üzerinde durup insanlığı kurtarmaya koşacak yerde, onu daha çok örtmek üzere bir gayretin sahibi olduklarını görüyorsunuz. İşte üç tane arka arkaya gelen, evliya olduğumuza dair keramet. Bırakınız kerameti, Allahû Tealâ Peygamberlerine nasip kıldığı mucizelerin bile başka insanlar üzerinde bir tesir icra etmediğini, o insanların “onun sadece bir sihirden ibaret olduğunu” söylediklerini, söylüyor. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kafirlerden bir grubu imana davet ettiği zaman gelen cevap, “şu Ay’ı ikiye bölebilir misin? Eğer bölersen biz mümin oluruz.” Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor, “gerçekten bu Ay ikiye bölünürse siz mümin olur musunuz?” Peygamber Efendimiz (S.A.V) açıklamasını şöyle sürdürüyor, “ben Ay’ı ikiye bölemem, ben bir insanım. Ama Allahû Tealâ’ya duada bulunabilirim. Ola ki Allahû Tealâ kabul eder de, Ay’ı ikiye böler. Böldüğü takdirde gerçekten mümin olacak mısınız?” El cevap, “olacağız”. Ve Allahû Tealâ, Ay’ı fekediyor. Yani ikiye bölüyor. Kafirler, Ay’ın ikiye bölündüğünü gördükleri zaman ne diyorlar, biliyorsunuz hepiniz, “Bu bir sihirdir” diyorlar. “Bu, apaçık bir sihirdir.” Hz. Musa da Firavun’un sihirbazlarıyla karşılaştığında, onlar ellerindeki ipleri atıyorlar ve her bir ip, bir yılan oluyor, Hz. Musa’nın üzerine doğru yürürken, Hz. Musa’ya da “elindeki asayı at” buyuruyor Allahû Tealâ. Elindeki asayı atıyor ve o asa kocaman bir yılan olup bütün öteki yılanları yok ediyor. Ve düşmanları diyorlar ki, “bu apaçık bir sihirdir.” Ne zaman Allahû Tealâ’nın evliyası, kalplerinde zeyg olanlara, kötülük olanlara, bu konulara inanmayacak olanlara, Allahû Tealâ’nın emriyle bir keramet gösterseler, Allah o kerameti gösterse, o insanlar bunun sadece bir büyü olduğunu, bir sihir olduğunu söyleyip gene küfürlerine devam ederler. Öyleyse “kerametiniz yoksa benimle aranızda fark yoktur” diyen bu zata dikkatle bakın, Cevizoğlu’nun kalp gözü kapalı, kalp kulağı da kapalı. Ve kalp gözü kapalı olan KÖR bir insan, kalp gözüyle görülebilecek olan şeylere inanmıyor. Acaba bana izah edebilirler mi bir köre, görmesi mümkün olmayan birşey nasıl anlatılır? Bu, bana İmam-ı Azam Ebu Hanefi Hz.lerinin bir kıssasını hatırlattı: Bir kafir ona gidiyor ve diyor ki “sana üç tane sualim var. Birinci sualim: Cin ateşten yaratılmış bir mahluktur, cehennem de ateş. Ateşten yaratılmış olan mahlukları ateş yakar mı? Ben yakmayacağı kanısındayım” diyor kafir. İkinci sualini soruyor, diyor ki: Allah vardır diyorsun, ben de yoktur diyorum. Ben Allah’ı görene kadar Allahû Tealâ’ya inanmam. Göster bana Allah’ı da inanayım. Üçüncüsü de diyor ki: Allah her şeyi yaptırandır. Ve bütün insanların yaptığı her şey Allah’ın yaptırdığıdır. Allah herkese kumanda eder. Öyleyse insanları Allahû Tealâ niçin cehenneme atıyor? Beni niçin cehenneme atacak? Yerden bir kerpiç alan İmam-ı Azam Ebu Hanefî Hz., adamın alnına kerpiçi patlattığı gibi adamı bayıltmış. Adam ayılır ayılmaz koşmuş kadıya ve hemen çağırtmış kadı İmam-ı Azam Ebu Hanefî Hz.’ni. Ve sormuş, demiş ki “bu adama bu kerpiçle niçin vurdun?” İmam-ı Azam Ebu Hanefî Hz. demiş ki, “hayır efendim, bir yanlışlık olacak herhalde. Ben vurmadım, Allah vurdu.” Anlamamış kadı efendi. Demiş, “ne demek istiyorsun?” “Şöyle demek istiyorum”. Bana dedi ki demiş, “insanlar ne yaparsa, onların yaptıklarını Allah yaptırır. Ben buna kesin olarak inanıyorum. Öyleyse Allahû Tealâ beni niye cehennemine atıyor diye sual sordu. Ben de onun alnına o kerpiçi vurduğum zaman, onun inançlarına göre bunu, Allah yaptırdı. O zaman niye beni mahkemeye veriyor ki? Onu bana yaptıran Allah’ı şikayet etmesi, O’nu mahkemeye vermesi lâzım. İkincisi bana dedi ki, “cinler ateşten mahluklardır, cehennem de ateştir. Allahû Tealâ, cinleri ateşe atsa ne olur? Ateş ateşe zarar vermez.” Ben de ona şöyle cevap vermiş oldum. Allahû Tealâ insanları topraktan yaratmış. Ve ona vurduğum o kerpiç de bir topraktı. Ama bayıldı. Demek ki topraktan yaratılan insanla toprağın birbiriyle çarpışması insanları fena halde yaralayabiliyor. Üçüncüsü bana dedi ki, “ben görmediğim Allah’a inanmıyorum. Hadi Allah’ı bana göster de ben sana inanayım.” Ben de onun ağrısı olduğuna, vurduğum yerin ağrıdığına inanmıyorum. Bana ağrıyı göstersin, ona inanayım. Kadı efendi, bizim İmam-ı Azam Ebu Hanefî Hz.ni beraat ettirmiş. Şimdi kalp gözü kapalı olan bir insana, kör olan bir insana Allah görülür mü görülmez mi konusunu ispat etmek mümkün olabilir mi? Adamın kalbi körse, ona hiçbir şekilde kalp gözünün görebileceği bir şey gösterilemez. Gösterilmesi mümkün değildir. Ve bizim Allah’ı gördüğümüz veya gök katlarını gördüğümüz, sadece bize ait olan bir iddiadan ibaret kalıyor. Oysaki biz, bir iddianın sahibi değiliz. Ama bunları gördük. Ve kör olan bir insana bunları göstermemiz elbette mümkün değildir. Sual 30: Başınızda bir nur halkası var. İzah eder misiniz? Cevap 30: Burada neler olduğunu hepiniz gördünüz. Biraz evvel de başka bir konuda bunu anlatmıştım. Onun için tekrar aynı konuya dönmeyeceğim. Ama şurası kesindir ki, biz başımızın üzerinde nur olduğunu, filimlerle fotoğraflar arasında hiçbir farklılık olmadığını Stutgart’ta ispat etmek suretiyle, eyalet mahkemesinin ve oradaki noterin tasdikini alarak, uluslararası mahiyet kazanmış olan bir vesikayla ispat ettik ve böylece körler de, kalp gözleri kör olan insanlar da, fotoğraf makinalarının yardımıyla mevcutları incelediler, gerçek anlamda yerli yerine inşaallah oturttular. Sual 31: Bu fotoğrafların resmi makam olan Adlî Tıp tarafından incelenmesi gerekir. Cevap 31: Hay hay. Fotoğrafların hepsini Adlî Tıp’a veririz. Ve derhal orada inceletiriz. Ve o zaman her şey ortaya çıkar. Yani insanların ne ölçüde doğru söylediği, ne ölçüde yalan söylediği ortaya çıkar. Biz buna her zaman hazırız. Sual 32: Vahiyler hangi dilde geliyor. Türkçe mi Arapça mı? Cevap 32: Bundan sonra biraz mizaha geçiliyor galiba? Vahiyler Türkçe geliyor. Allahû Tealâ’nın mesele kimlere, nasıl vahiy verdiği değil, aslında mesele bizim vahyimizle alay etmek. Ama çok safiyane bir alay şekli. Allahû Tealâ diyor ki: Onlar hile yaparlar, ama biz hilenin daha büyüğünü yaparız. Bakalım Allahû Tealâ onlara hangi hileler yapacak? Çünkü sadece Hüseyin Hatemi değil, Yaşar Nuri Öztürk de, Hulki Cevizoğlu da, Ayhan Songar hoca da, hepsi Allahû Tealâ‘nın lanetine muhatap oldular. RİSALET NURLARINI BİZ Mİ UYDURDUK? Sual 33: Enam 93’ün mahiyeti Hüseyin Hatemi tarafından okunuyor. Cevap 33: Enam 93’de Allahû Tealâ buyuruyor: Allah’ın karşı yalan uydurandan, veya kendisine bir şey vahyedilmediği halde bana da vahyolundu diyenden, bir de Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim diye söyleyenden daha zalim kim olabilir. Yani bizim, “Risalet Nurları”nı kendimizin uydurduğu, bizim tarafımızdan uydurulmuş bir kitap olduğu intibaı verilmek isteniyor. Yukarıda bu konuda yeterli açıklamalarda bulunduğumuz için burada tekrar etmiyoruz. Peki hal böyledir de, Yaşar Nuri Öztürk neden Kur’ân’a elini koyup da yemin etmeye cesaret edemedi? Biz onları uyduruyorsak, nasıl oluyor da Allahû Tealâ Kur’ân’a el basan herkesi ölümle cezalandırıyor? Yetmez. Sadece biz değil, arkamızdaki 500.000 kişinin her biri Kur’ân’a el basıp, bize o kitabı Allahû Tealâ’nın yazdırdığını yeminle herkese ispat edebilir. Kim buna cesaret edebilirse gelsin ve Kur’ân’a elini bassın. Birgün Hüseyin Hatemiyle karşılaşırsak öyle uzaktan yemini değil, Kur’ân-ı Kerim’in üzerine Al-i İmran Suresinin 61. âyet-i kerimesinin üzerine elimizi basarak, Allahû Tealâ’nın ve sizlerin huzurunda tekrar inşaallah onu yemine davet edeceğiz. Allahû Tealâ’nın lanetliyi cezalandıracağı da kesindir. Bekleyelim ve görelim. Müminun Suresinin 44. âyet-i kerimesinde: Allah’ın resullerini birbirinin ardı sıra gönderdiği, bu resulleri bütün kavimlere gönderdiği ve hangi kavime resul gelirse o kavimlerdeki bütün insanların bu resulleri mutlaka yalanlandıkları ifade buyuruluyor. Öyleyse bu bizim için beklenen bir şey. elbette herkes başlangıçta bizi yalanlayacak. Ama Allah’ın hakikatleri birer, birer ortaya çıkacak. Çıktıkça insanlar biraz daha bizden taraf olacaklar. Çünkü şu anda dünya üzerinde İslâmın, insanları cennet ve dünya saadetine götürecek olan bütün farzlarının yok edildiğini, Kur’ân-ı Kerim’de var olmasına rağmen İslâmî tatbikattan koparıldığını bizden başka söyleyen hiç kimse yok. Size Kur’ân’daki İslâmın yaşanmadığını söyleyen Yaşar Nuri Öztürk, bunun neden yaşanmadığını bir türlü anlatamıyor. Hiç bir âyet-i kerime söyleyemiyor bu konuda. Sadece Dini Kur’ân’a teslim etmek gerekir diyor. Olmadı Prof. Yaşar Nuri Öztürk olmadı. Dini değil kendinizi, Kur’ân’a değil, Allah’a teslim edeceksiniz. (Zümer-54 ve Al-i İmran-102) Anlaşıldı mı efendim? Öyleyse Allah’ın indinde durum böyleyse, şimdiye kadar Allah’ın gönderdiği bütün peygamber olmayan resuller yalanlandıysa, hatta Bakara Suresinin 87. âyet-i kerimesine göre bir kısmı sırf bu sebeple öldürüldüyse bize yapılan bu muamele de eşyanın tabiatına son derece uygundur. Kur’ân-ı Kerim’e de uygundur. Öyleyse biz bu muhteşem dörtlüden başka bir şey beklememeliyiz. Yapacakları şey elbette Kur’ân-ı Kerim’in hükümlerini yerine getirmek, yani Allah’ın resulünü inkar etmek, reddetmek. Tamam sonuç çok güzel. Şimdi ben bu redlerin sahiplerine bir sual sormak istiyorum. O kitapta bir cümle var: “En çok senİ sevenİz, Senİ en çok sevenİz.” Sözüme lütfen dikkat edin. En çok seni severiz değil, seveniz. Seni en çok severiz değil, seveniz. “N” harfi ile. Acaba bu sayın Hatemi, daha doğrusu bizim bu muhteşem dörtlü böyle bir cümle söylebilirler mi? Evvela bu cümlenin anlamına beraberce bakalım. En çok seni seveniz: Yani Biz bir çok kulumuzu severiz, ama onların arasında en çok sevdiğimiz sensin. Seni en çok seveniz: Seni birçok kulumuz da sever, Biz de severiz. Ama onların arasında, bütün bu seni sevenler arasında en çok seni seven biziz. En çok seni Biz severiz, diyor Allahû Tealâ. Şimdi bu sayın dörtlüden bir sualim var. Allahû Tealâ kendi söylediği cümleler gibisinin, kurulmasının mümkün olmadığını, onların başarılamıyacağını söylüyor. Sizler böyle bir cümle yapabilir misiniz? Biz şahsen yapamayız. Ben böyle bir cümle gibi bir cümle yapabileceğimi hiç sanmıyorum. Ama siz bi deneyin bakalım. Belki siz yapabilirsiniz ha! ALLAH’IN EVLİYALARINA PUT DİYENLER Mİ DECCALDİR YOKSA ALLAH’IN EVLİYALARI MI? Sual 34: Suale bakın. Siz nebî misiniz, resul müsünüz, yoksa deccal mısınız? Cevap 34: Allahû Tealâ’nın bir evliyasına “sen Deccal mısın?” diye sormak küstahlığında bulunulabiliyor. Ve Deccale dikkat edin. Deccal insanları kendi etrafında toplayarak onlara kendisinin “Allah” olduğunu söyleyip kendisinin “Allah” olduğuna onları inandıran birisi. Sonra bize tâbî olacak olan Hz. İsa, bizim kardeşlerimizle beraber bu Deccalı öldürüyor. Evet onu öldürmekte bizim de payımız olacak. Ve Deccal’e dikkatle bakın insanlara şeytandan aldığı sihirle öyle şeyler gösteriyor ki, insanlar onun haşa “Allah” olduğuna inanıyorlar. Ve Allahû Tealâ’nın bir evliyası, Allahû Tealâyla yaptığı bütün konuşmalar belli. Bu konuşmalar boyunca, Allahû Tealâ’nın Allah olduğu, bizimse O’nun bir kulu olduğumuz bütün boyutlarıyla belli değil mi? kitap söylenmiş, yazılmış ve bitmiş. Bu bitmiş kitap üzerinde ortaya koyalım sözlerimizi: Biz Deccal olabilir miyiz? Haşa Allah’lık iddiasında bulunan, Allah olmak iddiasında bulunan bir insan olabilir miyiz? İşte kitap ortada. Allah’ın Allah olduğu, bizimse O’nun tarafından sevilen bir kul olduğumuz açıklığa kavuşturulmuş ve bu “Risalet Nurları” isimli kitapta Allahû Tealâ, bize ikimiz arasındaki çok özel bir ilişkinin mutluluklarını tattırıyor. O’na sonsuz hamd ve şükrederiz. Öyleyse Deccal kim olabilir? ALlah’ın taraftarı Deccal olabilir mi? 500 bin tane insanı kumardan, içkiden, fuhuştan kurtaran, onlara günde 7 vakit namaz kıldıran, her Perşembe günü mutlaka oruç tutturan, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bütün sünnetlerini gerçekleştirmelerini sağlıyan yalan söylemelerini bütünüyle sona erdiren bir Allahû Tealâ’nın dostu Deccal olabir mi? Dörtyüzbinden fazlası Allah’a ulaşmış, Allah’ın evliyası olmuş bir mutlu insanlar topluluğu... Beşyüzden fazlasının kalp gözü ve kalp kulağı açılmış. Allah’ın bütün güzelliklerini yaşıyorlar. Prof. Yaşar Nuri Öztürk’ün Allah’ın evliyaları için PUT tabirini defalarca kullandığını, Ercüment Özkan’la birlikte Allah’ın evliyaları için olmadık hakaretlerde bulunduklarını hepiniz biliyorsunuz. Bilmeyenler İKTİBAS dergilerini alıp okusunlar. Dikkat edin taraflardan bir tanesi biziz. Ve başının üzerinde nur bulunan, salah makamına ulaşmış olan birisi. Ve Allahû Tealâ’nın kalp gözünü açtığı kardeşlerimize sorun bakalım, gerçekten öyle miyiz değil miyiz? Bir de kalpleri tamamen karanlık olan, Allah’ın evliyasıyla alay eden, Allah’ın evliyalarına put diyen, onları her şekilde kötüleyen bir takım insanlar var karşımızda. Ve bu insanlar bizim Deccal olup olmadığımızı sormak küstahlığında bulunuyorlar. Onları geçin bir kalem muhterem okuyucular. Bizim muhatabımız onlar olamazlar. Muhatabımız sizsiniz. Sizlere soruyoruz. Allah’ın evliyasına put diyenler, Allah’ın evliyaları ile alay edenler mi DECCAL’dir. Yoksa biz mi? 35. Sual: Enam 93’ün kapsamı Hüseyin Hatemi tarafından soruluyor. 35. Cevap: Bu sualin cevabını evvelce verdiğimiz için bir defa daha burda tekrar etmiyoruz. Ruhumuzu Allah’a nasIl ulaŞtIrIrIz 36. Sual: Ruhumuzu Allah’a nasıl ulaştırırız? Cevap 36: Allah ile ilişkili 28 tane basamağın 14’ünü vermiştik. 14. basamakta mürşidimize ulaştığımızı görmüştük. Bu noktadan sonra nefsimizin kalbinde % 7 nur birikimi halinde nefsi emmareyi tamamlıyoruz. (Yusuf Suresi 53. âyet-i kerime.) Vücudumuzdan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkan ruhumuz birinci gök katına kadar ulaşıyor. Bir daha % 7 nur birikimi ile nefsi levvameyi tamamlıyoruz. Bütün bunlar mürşidimize ulaştıktan sonra gerçekleşen olgular. (Kıyame Suresi 2. âyet-i kerime.) Nefsi levvameyi tamamlıyoruz ve ruhumuz 2. gök katına ulaşıyor. Bir % 7 daha nur birikimiyle nefsi mülhimeyi tamamlıyoruz, Allah’tan ilham almaya başlıyoruz. Ruhumuz da 3. gök katına kadar yükselebiliyor. (Şems Suresi 8. âyet-i kerime). Bir % 7 daha nur birikimiyle nefsi mutmainneye ulaşıyoruz; tatmine, doyuma ulaşıyoruz. (Fecr Suresi 27. âyet-i kerime). Allah’ın verdikleriyle mutmain oluyoruz doyuma ulaşıyoruz. Ruhumuz da 4. gök katına kadar yükseliyor. Bir % 7 nur birikimiyle Allah’tan razı oluyoruz. Bir % 7 nur birikimiyle Allah da bizden razı oluyor. Ruhumuz, biz Allah’dan razı olduğumuz zaman 5. gök katına, Allah da bizden razı olduğu zaman 6. gök katına yükseliyor. (Fecr Suresi 28. âyet-i kerime). Ve neticede bir % 7 daha nur birikimiyle, huşuda aldığımız % 2 nurla birlikte % 50’den daha fazla nuru nefsimizin kalbinde toplamış oluyoruz. Ruhumuz da 7. gök katını aşıyor, 7 tane alemi geçiyor. Ordan sonra yokluğa ulaşıyor. Yoklukta Allah’ın zatına ulaşıyor. İşte şimdi siz tabi bu söylediklerimize inanmıyabilirsiniz. İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşacağına inanmıyabilirsiniz muhteşem dörtlü. Ama Allahû Tealâ’nın bunu üzerinize 9 defa farz kıldığını artık öğrenmeniz lâzım. Bu konuşmamızın içinde onları daha evvel anlattığımız için bir defa daha anlatmıyoruz. Ama ruhunuzu Allah’a ölmeden evvel ulaştırmayı dilemezseniz, kurutuluşunuz mümkün değil. Yunus Suresi 7. ve 8. âyet-i kerimeleri bunu söylüyor: Onlar ki Allah’a ruhlarını ölmeden evvel ulaştırmayı dilemezler. Dünya hayatından razı olurlar. Dünya hayatıyla mutmain olurlar. Onlar bizim ayetlerimizden gafil olanlardır ve gidecekleri yer cehennemdir. İşte sizler, siz muhteşem dörtlü. Böyle bir talebiniz olmadığı için gideceğiniz yerin cehennem olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Daha size söylenecek bir şey kalıyor mu? Sizler için söylenecek bir şey kalıyor mu daha? Düne kadar tasavvufu insan ruhunun Allah’a ulaşmasını, mürşidleri metheden siz Yaşar Nuri Öztürk, şimdi bütün söylediklerinizi yalanlıyorsunuz. Bir insan için kendi söylediklerini yalanlamak kadar alçaltıcı bir şey düşünemiyorum. Niçin düşünemiyorum? Çünkü siz herhangi bir şeyi yalanlamıyorsunuz, Allah’ın ayetlerini yalanlamış oluyorsunuz. Biz, Allah’ın ayetlerinin doğruluğunu size anlatmaya çalışıyoruz. Siz de şu anda dördünüz de onları yalanlamak durumundasınız. Ve sizlere yazıklar olsun diyorum. Sual 37: Kitabınızdaki Anlaşmazlık Suresinin sonunda seni Mehdilikle görevli kıldık diyor. Mehdi’yi başındaki nur, belindeki kılıç ve sağ omuzundaki sancak tanıtır diyor. Buna ne diyorsunuz? Cevap 37: Buna ben bir şey demiyorum. Bunu diyen demiş zaten Allahû Tealâ, söyleyeceğini söylemiş. Ama bir sonraki sual de bununla alakalı onu da okuyalım. İkisine birden cevap verelim. 38. Sual: Mehdi Suresine göre bize kılıç ve sancağınızı gösterin. Cevap 37 ve 38: Mehdi’yi başındaki nur, belindeki kılıç ve sağ omuzundaki sancak tanıtır, diyor Allahû Tealâ. Bunların hepsi doğrudur. Bizim aramızdan yüzlerce kardeşimiz bizim başımızdaki nuru da, belimizdeki kılıcı da, sancağı da hepsi gördüler. Öyleyse siz bunların fizik şeyler olduğunu düşünüyordunuz. Yani kalp gözleri kör olan sizin gibi insanlara biz, körlerin görmesi mümkün olmayan şeyleri göstermeliyiz, öyle mi? Ne zamandan beri körler görmeyi istedikleri için görmeyi başardılar. Sizler kalp gözleri kör olanlarsınız. Mürşidinize ulaşmadan Allah’ın evliyası olmadan kalp gözünüz hiçbir zaman açılmayacağına göre hiçbir zaman bu körlükten kurtulamayacaksınız. Ve kendinize gerçekten hep yazık edeceksiniz. Allahû Tealâ’nın güzelliklerini hiç yaşayamadan bu dünyadan çekip gideceksiniz. Allah sizlere acısın. Sual 39: Size gelen Zaman Suresinde Allah sizin ne olduğunuzu söylemiş. Bunu izah eder misiniz? Cevap 39: Allah Zaman Suresinde bizim Huzur Namazının imamı olduğumuzu söylüyor. Ve ifadesi son derece açık. Biz, orada Allahû Tealâ’nın huzurunda kılınan Huzur Namazının imamıyız. HUZUR NAMAZI VE İMAMLIK Allah’ın huzurunda, İndi İlâhide namaz kılınır mı? Kılınır. Ruhu vücudundan ayrılan ve Allah’a doğru yola çıkan herkesin ve Allah’ın huzurundaki tahtlarda makam sahibi olan herkesin ve Allah’a ulaşmış olan herkesin ruhları Allah’ın huzurunda huzur namazı kılarlar. Bunların hepsinin bir seccadesi orada vardır. Ayrıca bir sorunun daha cevabını vermek istiyoruz: “Allahû Tealâ insanlardan imam tayin eder mi? Bizatihi Allah imam tayin eder mi?” Eder. Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle söylüyor: Biz onlardan insanlardan imamlar kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler diye. (Emrimizle, bizden aldığı emirlerle insanların ruhlarını bize ulaştırsınlar diye.) Sabır sahibi oldukları için ve Allah’ın ayetlerine yakîn hasıl ettikleri için. İşte bu âyet-i kerime gereğince Allahû Tealâ bize böyle bir vazife veriyor. Yoksa Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’le açıkladığı gibi imam tayin etmek yetkisi yok mu? Yoksa sizden mi izin alacaktı. Yoksa Kur’ân-ı Kerim’de böyle bir ayet olduğundan haberdar değil miydiniz? Allahû Tealâ, Araf Suresinin 206. âyet-i kerimesinde diyor ki: Muhakkak ki Rabbinin katındakiler ibadetleri dolayısıyla (yani Allah için kıldıkları namaz dolayısıyla namazın dışındaki diğer ibadetleri dolayısıyla) tekebbür etmezler, büyüklenmezler. Ve Allah’ı tenzih ederler ve O’na (Allah’a) secde ederler. (Yani namaz kılarlar.) İşte Allahû Tealâ burada açıkça, “Rabbinin katında” diyor. Allah’ın katında Allah’a secde edenler. Oradaki Allahû Tealâ’nın indinde bulunan tahtların üzerindeki ruhlar ve yukarda saydığımız ruhlar günde 7 vakit huzur namazı adı verilen bir namaz kılarlar. Bu namazın imamı daima haydır, hayatta olan birisidir. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hz. de, İmam-ı Rabbanî Hz.leri de hep zamanlarının imamıydılar. Öyleyse Allahû Tealâ’nın indinde imamın imamlık görevini yapabilmesi mutlaka onun hayatta olmasına bağlıdır. Ne zaman hayatta olan bir imam rahmetli olursa, onun yerine hayatta olanlardan birisi derhal vazifeli kılınır ve o, onun yerine vazifeyi devralır. Daha evvel rahmetli olanlardan hiç kimse imamlık görevini alamaz. Ama Allah’ın katında namaz kılınır mı? diye bir sual söz konusuysa, işte Araf Suresinin 206. âyet-i kerimesi böyle bir namazın varlığını kesinleştiriyor. Saffat Suresinin 164, 165 ve 166. ayetlerinde Allahû Tealâ şöyle söylüyor: Oradaki ruhlar derler ki Allah’ın katından bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Bunlar Allahû Tealâ’nın altın tahtları. Sizlere bahsettiğimiz o altın tahtlar. Huzur namazına arkadan bakıyorsanız, onun sol tarafında yerden yaklaşık 4 metre yükseklikte olan altın tahtlar. Devam ediyor 165. âyet-i kerime: Şüphesiz biz saf saf duranlarız. Huzur namazı nasıl bir namazdır? Önde İmam vardır ve mutlaka hayatta olan biridir. Arkasında Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve Hz. İsa vardır. Bunların 3 ü de sarıklı değil kefyelidir. Üçünün de üzerinde beyaz (üzeri çok ince vişne çürüğü dikey çizgili) cüppeler vardır. Namazdan sonraki duada sadece imam değil, üçü birden cemaate dönerler. Böylece İmam’ın arkasında sağda bulunan sola, solda bulunan ise sağa geçer. Onların arkasında zamanımızın Gavsı tek başınadır. Onun arkasında İmam’ın 2 baş veziri, onların arkasında İmam’ın 7 veziri vardır. Bütün başvezirler ve vezirler hayattadır. Bunlardan sonra 7 kutup gelir. Herşeyleri bembeyaz olan 7 kutup. En sağda Kutbül Aktab olan Abdülkadir Geylani Hz. boynunda asılı mühürü ile yer alır. Bundan sonraki bütün sıralar onarlıktır. Ve ilk dört sırayı “kırklar” işgal eder. Kutuplardan sonra gelen kırklar işgal eder. Bunlar siyah renk cübbesi olan üzerlerinde ve bu siyah renk cübbelerin yakaları koyu gri kürkle kaplı bulunan ve altın sırmalı (çapraz sırmaları) bulunan kırklardır. Sonra 7 sıra “yetmişler”i, oluşturur. Bunların cübbeleri bal rengidir. Bunların hepsinin başlarında kavuk var. Başta ise imam, imamın arkasındaki iki kişi, birisi Peygamber Efendimiz (S.A.V), diğeri Hz. İsa. Üçü de kavuklu değil, kefyelidir. Allahû Tealâ’yı orada kıldıkları huzur namazıyla birlikte tesbih de ederler. İşte 166. âyet-i kerime de: Biz muhakkak ki Allah’ı tesbih edenleriz, şeklinde. İki âyet-i kerimeyi, Araf 206’yla bunları birleştirirseniz, Allah’ın huzurunda çok kesin bir namaz kılındığı işaretini alırsınız. Saf saf duran insanların secde ettikleri, Allah’a ibadet ettikleri kesinleşiyor. Ayrıca Peygamber Efendimiz (S.A.V), “Namaz müminin miracıdır” buyuruyor. Kim mürşidine ulaşıp kalbinin içine Allah imanı yazmışsa ve böylece mümin olmuşsa, ruhu Allah’a doğru Sırat-ı Müstakiym üzerinden yola çıkmıştır. Ve böyle olan, Allah’a doğru ruhu yola çıkan bütün insanların ruhları, İndi İlâhi’deki 7 vakit namazın her birinde mutlak hangi kata kadar yükselebilirlerse yükselsinler, mutlaka Allahû Tealâ’nın katına çıkıp namazı orada kılarlar. Herkesin ayrı bir seccadesi vardır. O seccadelerin üzerine bir kısmının üzerine gölge düşmez, bir kısmının üzerine gölge düşer. Oradaki tahtlarda oturan, o ruhlar oranın ahalisi olmuşlardır. O ruhlar oranın atmosferine, oranın standartlarına uygun bir halde, orada sonsuza kadar kalacakları için orada onların gölgeleri seccadenin üzerine düşer. Ama aşağıdan çıkanlar o aleme ait olmadıkları için namaz boyunca onların gölgeleri seccadelere düşmez ve bunlar tekrar geriye dönerler. Görülüyor ki, Allah’ın huzurunda kılınan huzur namazı diye bir namaz var. Ve biz bu konuda daha birçok detay verebiliriz. Özel sualleri olanlar ve oraları görenler bize bir zahmet uğrasınlar. 40. Sual: Allah, “sen Bizim yeryüzündeki en yüksek rütbeli halifemizsin diyor”. Peygamber Efendimiz’e rağmen böyle olabilir mi? Bunu açıklayın. 40. Cevap: Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir halife değildir. O peygamberdir, ilktir. Diğerleri O’nun halifeleridir. Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le hiçbir şekilde mukayese edilmeyiz. Bu, çok yanlış bir şey olur. Ama, eğer Allahû Tealâ bizi, zamanımızda yaşayan bir çok insanlarla kıyaslıyorsa, (ki, bütün insanlar yeryüzünde Allahû Tealâ’nın halifesidir, Bakara Suresinin 29. âyet-i kerimesine göre) bu halifelerin, yani bugün yaşayan, hayatta olan insanların arasında Allah’ın en çok sevdiği kişi biz olabiliriz. Yoksa Allahû Tealâ, bizi en çok sevmek için sizlerden izin mi alacaktı, ey muhteşem dörtlü? Muhakkak ki Allah yaptığının hesabını hiç vermez. Hesap vermek size düşer. Ve bu hesabı nasıl vereceğinizi, Allahû Tealâ’nın dostları çok merak ediyor. Allah sizleri affetsin. Sual 41: Peygambere de mi namaz kıldırıyorsunuz? Cevap 41: Allahû Tealâ açık bir şekilde Zaman Suresinde belirttiği gibi, Peygamber Efendimiz (S.A.V) de şu anda Hz. İsa da arkamızda namaz kılmaktadır. Vaktiyle Hakk’ın rahmetine kavuştukları için huzur namazının imamı olmuyorlar. Olmaları mümkün değil. Bizden evvel başka imamların da arkasında Peygamber Efendimiz (S.A.V) namaz kıldı. Ve O’nun arkamızda namaz kılması bizim ondan daha üstün olduğumuzu ifade etmez sadece bizim hayatta olduğumuzu ifade eder. Allahû Tealâ bunu son derece açık olarak o bize yazdırdığı kitapta ifade buyurmuş. Unutulmamalıdır ki Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu dünya üzerinde yaşarken de hayattayken de sahabeden birçoklarının arkasında defalarca namaz kılmıştır. Hiçbir zaman bundan yerinmemiştir. Ve hal böyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V) hayattayken halife bile olmayan, kendisinden sonra halife bile olmayacak olan bir çok sahabenin arkasında namaz kıldıysa, bunda ne gariplik oluyor ki? Peygamber Efendimiz (S.A.V) bugün hayatta olsaydı ve mescidde biz namaz kıldırıyorken gelseydi, veya Hüseyin Hatemi namaz kıldırıyor olsaydı. Bizlerin arkasında namaz kılmaktan rahatsızlık mı duyardı sanıyor sunuz? Onun bu konuda ne kadar tevazu sahibi olduğunu bir bilseydiniz bunları bize hiçmi hiç soramazdınız. Yani sırf bu tarzdaki ifadelerle bizim kendimizi yüceltmek için bunları söylediğimizi ifadeye çalışıyorsunuz. Ama aslında bu sözlerden hiç birisi bize ait değil. Ve Allahû Tealâ nasıl söylemişse aynen yazdırmıştır bize. Bütün bunları benimle beraber yüzlerce kardeşimiz görmüştür. Gök katlarını, huzur namazını ve biz Allah’ın tarafsız şahitleriyiz. Unutmayın eğer Peygamber Efendimiz (S.A.V) hayatta iken birçok sahabenin arkasında namaz kıldıysa, şimdi onunla gökyüzünde Allahû Tealâ’nın huzurunda namaz kılarken, (hayatta olmadığı için başka bir alternatif mevcut olmadığı cihetle) bizim arkamızda namaz kılıyorsa bunun üzerinde bu kadar durmaktan muradınız açıkca belli olmuyor mu? Yani insanlara diyorsunuz ki muhteşem dörtlü, size hitab ediyorum, insanlara diyorsunuz ki, “işte bu adam öyle bir büyüklük hastasıdır ki, öyle bir tekebbürü vardır ki, kendisinin peygamberlerden bile üstün olduğunu ifade ediyor. Bu kitabı da kendisi yazmıştır”. Bizi çok budala birisi olarak düşünüyorsunuz herhalde. Devlet Planlama Teşkilatı’nda en çok araştırmayı biz vücuda getirdi. 27 tane. Şu ülkede iki ayda enflasyonu çözebilecek olan yegane kişi gene biziz. Ve bunlar bizi hiçbir zaman büyüklüğe götürmez. Bizi tanıyanlar çok iyi bilirler ki asla büyüklük taslamayız. Bunun aynen böyle olduğu, bütün hakaretlerinize, alaylarınıza rağmen, hiç değişmememizden anlaşılmıyor muydu? Unutmayın muhteşem dörtlü bu millet uyumuyor, her yaptığınız edep dışı davranışı çok iyi değerlendiriyor. Bunları gelen mektup ve telefonlardan çok iyi anlıyoruz. Öyleyse büyük görünmek gibi bir hastalığa müptela değiliz. Allahû Tealâ hamdolsun ki bize tevazuyu öğretti. Şimdi bir düşünelim bakalım. Onların hepsini bizim yazdığımızı düşünüyorsunuz değil mi? Öyleyse biz böyle bir kitapta Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in arkamızda namaz kıldığını söylemekle, yazmakla ne kazanmış oluruz. Sizin gibilerin elinde, özellikle lanse edildiğinde, yanlış kullanılarak halka lanse edildiğinde sadece bize öfke duyan birçok insanı vücuda getirebilecek böyle bir hususu neden yazalım? Birçok düşman kazanacağımız (insanların cahiliyeti sebebiyle birçok düşman kazanacağımız) onca cümleyi, biz oraya yazacak kadar enayi mi görünüyoruz. Bunun cevabını hanginiz vereceksiniz, muhteşem dörtlü? Size bir şey sormak istiyorum. Biz tutuklandığımız zaman başımıza böylesine dertler açabilecek olan bir kitabı yok edemez miydik? Mademki bizim tarafımızdan uydurulmuştu. Böyle bir kitabı yok edemez miydik? O kitaptan yargılandık. Onu yakamaz mıydık? Allahû Tealâ buna müsaade etmediği için yakmadık. Onun yüzünden 90 gün tutuklu kaldık. Ve neticede sizin bütün temenninize rağmen beraat ettik. Acaba hanginiz bu ülkeyi, bu ülkenin insanlarını bizden daha fazla sever. Hanginiz bu ülke için, Allah için ölümü göze alabilirsiniz? Biz Allah için her an ölmeye hazırız. SAHTE PEYGAMBERLİK KONUSU Sual 42: Müttenebî ne demektir? (Yalancı peygamber) Cevap 42: Müttenebî kelimesinin ne manaya geldiğini bile bilmiyoruz. Ve böyle manasını bile bilmediğimiz bir kelimeyle suçlanıyoruz. Biz yalancı peygambermişiz. Biraz utanmak diye bir müessese bütün insanlarda bir parçacık vardır zannederdik. Allahû Tealâ, “Risalet Nurları”nın 5. sayfasında sen nebî değilsin, peygamber değilsin diye yazdırdı bize. Aynı kitabın 37. sayfasında buyurdu ki, “Unutma ki peygamberler dışında ilk defa bir kul, Cebrail ile dünyada karşılşacak.” Allahû Tealâ’nın ifadesine bakın, peygamber dışında bir kul. O biziz, peygamberlerin dışındayiz. Peygamber değiliz. Hiç bir zaman peygamber olduğumuza dair bir ifade kullanmadık. Eğer bu kitabın Allahû Tealâ tarafından yazdırıldığını düşünüyor ve kabul ediyorsanız, Allahû Tealâ açıkca bizim peygamber olmadığımızı söylüyor. Zehirlemeyi başardığınız bir takım insanlar da, sizin gibi bizim kendimiz tarafından bu kitabın yazıldığını zannediyorlarsa, durum yine değişmez. O zaman da gene o kitabı yazan biz kendimiz için, peygamber olmadığımızı söylemiş oluyoruz. Öyleyse hangi açıdan bakarsanız bakın, bizim bir peygamber olduğumuza dair en küçük bir işaret iddia, telkin mevcut olmadığı halde, siz nasıl olur da bizi yalancı peygamberlikle, sahte peygamberlikle suçlayabilirsiniz. Bu bir iftira değil mi? Allah’ın huzurunda bunun hesabını vermeyeceğinizi mi zannediyorsunuz? KAADİRİ MUTLAK NE DEMEKTİR. 43. Sual: Kitabınızda kainatın hakimi ve kadir-i mutlak olduğunuz belirtiliyor. Siz o musunuz? Cevap 43: Allahû Tealâ Risalet Nurlarının 66 ıncı sayfasında Kadir-i Mutlak Suresinde şunu söylüyor. “Sen ne hayırlı kulsun ki, her içre sen de biz varız. Artık senin her zerrene iradeyi külliyemizle kumanda eden biziz. Her olayda fail sen görünürsün. Oysa biz yaparız. Herkes senin yaptığını sanır. İlham verdiklerimiz ise gerçeğin Hayber Kalesindeki gibi olduğunu bilirler. Sana her zerrende biz tasarruf ederiz.” Yani Allahû Tealâ buyuruyor ki, “biz peygamberlerin dışındaki kişilere de tasarruf ederiz.” Biliyorsunuz ki Hz. Ali, Hayber Kalesinin kapısını söktü, cenkte kullandı. Cenkten sonra yere bıraktı ve arkadaşları dediler ki onu nasıl kaldırdın. Hz. Ali de besmele çekerek yeniden kaldırmaya çalıştı. Ama yerinden bile kımıldatamadı. Anladı ki tasarruf altındayken Allahû Tealâ’nın yaptırdığı bir olayla karşı karşıya. Herkes bunun tasarruf olduğunu anladı. Ama olay yaşanırken Hz. Ali’nin kalenin kapısını söktüğünü ve kullandığını görmüştü. Ve herkes tabii onun yaptığını zannetmişti. oysaki Allahû Tealâ, ona tasarruf etmekteydi. İşte bu tasarruf, bizim üzerimizde de var. Allahû Tealâ buyuruyor: “Artık senin iradeyi cüzziyen yok. O iradeyi cüzziyeyi ref ettik, ve yerine iradeyi külliye ikame ettik.” Artık sen ne cesedine ne de nefsine kumanda edemezsin. Kumanda her zerren için bizdedir. Allahû Tealâ şunu demek istiyor ki, o bize her alanda devamlı tecellisiyle devamlı tasarruf etmektedir. Devam ediyor Allahû Tealâ, hükmeden sen görüneceksin. Hükmün, hikmetin ve kudretin tek sahibi ise biziz, ve aslında senin cesedine ve nefsine tasarruf ederek biz hükmetmekteyiz. Acaba daha açık bir şekilde anlatılabilir mi? Allahû Tealâ açık ve kesin bir şekilde “kadir-i mutlak”ın kendisi olduğunu, bize hükmettiğini ve bizim yaptığımız her şeyi O’nun yaptırdığını ifade ediyor. O zaman biz mi Kadir-i Mutlak oluyoruz yoksa O mu? Bunun cevabını istiyoruz. Ve Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: Sen seni kadir-i mahluktan, kadir-i mutlaka çıkaran bu tasarrufumuzu bütünüyle yaşamakta olduğun halde kibirlenmedin, “En el Hak” demedin. Çünkü fİzİk olarak sadece Rabbİnİn bİr mahlÛku olduĞun İdrakİ İçİndesİn. Burada Allahû Tealâ açıkca bizim O’nun bir mahluku olduğumuzu da ifade buyurmuş. Hala insanların o bilmedikleri şeyler konusunda ve sizin de bilmediğiniz şeyler konusunda zihinlerini bulandırmakta devam edecek misiniz? Devam edin, devam edin. Siz hile yapanların Allahû Tealâ tarafından nasıl cezalandırılacağını öğreneceksiniz. Ama biz, sizlerin ceza görmesini değil, Allah’ın yoluna girmenizi diliyoruz sadece. KÂİNATIN HAKİMİ OLMAK “Kainatın hakimi” konusuna gelince, bakın ne diyor Allahû Tealâ, “sen Mehdi kulumuzsun. (Sayfa 67). Seni kainata, bizim vekilimiz ve halifemiz olarak hükmedesin diye gönderdik. Hükmeden sen görüneceksin, hikmetin ve kudretin tek sahibi ise biziz. Ve aslında senin cesedine ve nefsine tasarruf ederek biz hükmetmekteyiz.” Öyleyse Allahû Tealâ’nın “kainatın hakimi” standartlarının arkasında yatan gerçeğe dikkatle bakın. Hükmeden, sadece Allah. Diğer taraftan Allahû Tealâ, Casiye Suresinin 13. âyet-i kerimesinde buyuru-yor ki: O Yüce Allah’tır ki, bütün göklerde ve bütün arzlarda yarattığı her şeyi sizin için yarattı ve sizin emrinize sihretti, ey insanlar, diyor. Bütün göklerde ve bütün yerlerde yaratılan her şey Allahû Tealâ tarafından insanın emrine konulmuş, insanın emrine sihredilmiş. Öyleyse herkes bu kainata hükmetmek gibi bir imkanın sahibi. Herkese Allahû Tealâ bu imkanı veriyor, bütün kullarına. Yetmez. Allahû Tealâ, bütün kullarını yeryüzünün halifeleri olarak yarattığını söylüyor. Öyleyse neden herkes oluyor da biz olmuyoruz? Bunun cevabını verebilir misiniz? 44. Sual: (Ayhan Songar) Bir kişi Allah bana vahyetti diyorsa ve ona kitap yazdırıldığını söylüyorsa bu konuda iman ve akıl yönünden bir izahta bulunmak mümkün değil. ALLAH PEYGAMBERLERDEN BAŞKASINA KİTAP YAZDIRIR MI? VE AYET VERİR Mİ? Ne Allah’ın vahyinden, (peygamberlerin dışındaki insanlara vahyinden) ne de kitapların insanlara Allahû Tealâ tarafından yazdırıldığından haberdar değil. muhterem Hocamız. Hiç bir peygamberle demiyor, hiç bir insanla diyor, beşer kelimesi kullanıyor Allahû Tealâ. Yalnız vahiyle konuşurum diyor Allahû Tealâ. Kiminle konuşursam vahiyle konuşurum diyor. Şura-51
42/ŞÛRÂ-51: Ve mâ kâne li beşerin en yukellimehullâhu illâ vahyen ev min verâi hıcâbin ev yursile resûlen fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu, innehu aliyyun hakîm(hakîmun). Allah'ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır, illâ vahyile veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah, bilir ve hikmet sahibidir.
“Allahın hiçbir beşerle konuşması olmamıştır, illâ vahy ile” Öyleyse acaba akıl yönünden bir izahda bulunmak şimdi mümkün oluyor mu? Sayın Songar “O’na kitap yazdırıldığını söylüyorsa” buyuruyor. Sayın Songar acaba Allahû Tealâ insanlara kitap yazdırmaz mı? Her devrin bir kitabı vardır diyor Allahû Tealâ: Rad-38 (yukarda yazdık) Bakınız. Mevlana Celaleddin Rumî ne söylüyor, Mesnevisi hakkında. Diyor ki, “bu kitabı bana Allah yazdırdı. Ne önünden ne ardından batıl ona ulaşamaz.” Abdülkadir Geylani Hz., “Risale-i Gavsiye”sinde şöyle diyor: “Ya Gavs-ı Azam dedi, Allah.” Gavs dedi: “Rabbim Tealâ’yı gördüm ve sordum: Ya Rabbi aşkın manası nedir? Rabbimi gördüm ve miraçtan sordum. ‘Ya Gavsı Azam, insan sırrımdır ve Ben onun sırrıyım.’ Görülüyor ki Allahû Tealâ, Abdülkadir Geylani Hz. de kitap yazdırmış. Üstelik de ismi “Risale-i Gavsiye”. 45. Sual: Allah insana ayet verir mi? Peygamberlerden başkasına ayet verir mi? 45. Cevap: Evet Allah peygamberlerden başkasına da ayet verir. Araf Suresinin 175. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, Habibim sen o kişiden bahset ki onlara, biz ona ayetler vermiştik de, sonra o şeytana uymuş ve sapıklardan olmuştu, buyuruyor. Bırakınız Allahû Tealâ’nın bir evliyasına, şeytana uyacağını bile bile bir takım insanlara ayet verdiği kesinlik kazanıyor. Önce Kur’ân-ı Kerim’i öğreneceksiniz efendiler. Ondan sonra bir iddiada bulunacaksınız. Bu standartlarda siz bir hiçsiniz. Allahû Tealâ’nın bütün söylediklerini sadece “bunlar doğru değil” demekle yok edebileceğinizi mi zannediyorsunuz. Allah sizleri affetsin. SONUÇ SEVGİLİ OKUYUCULAR, SİZLERE BU SÖYLEDİKLERİMİZİ İFADE EDERKEN HEP UTANÇ DUYDUK. VE ŞUNU HİSSETTİK: ALLAH’IN DOSTLARI OLDUĞU GİBİ ALLAH’IN DÜŞMANLARI DA VAR. AMA ONLAR ALLAH’IN KARŞISINDA BİR HİÇ OLMAK VE ERİMEK, YOK OLMAK MECBURİYETİNDEDİRLER. AYRICA KIYAMET GÜNÜNDE VE ONDAN SONRAKİ GÜNLERDE ONLARIN ALLAH’A NASIL HESAP VERDİKLERİNİ DE HEP BERABER GÖRECEĞİZ. İSLÂMIN GÜNEŞİ YENİDEN DOĞMAK ÜZEREDİR. ALLAHÛ TEALÂ’NIN HEPİNİZE GELECEĞİ MÜJDELEDİĞİNİ SÖYLEMEK İSTİYORUM. ALLAH İSLÂMIN DOSTUDUR. KUR’ÂN-I KERİM’DEKİ İSLÂMI YAŞAYAN İNSANLARIN DOSTUDUR. İŞTE M İ H R VAKFI HER GÜNDEN DAHA DİK, DAHA ONURLU, AYAKTA DİMDİK DURMAKTADIR. HEPİNİZİ M İ H R VAKFI ADINA SAYGIYLA SELAMLIYORUM. HEPİNİZİN CENNET VE DÜNYA SAADETİNE ULAŞMASINI YÜCE RABBİMİZDEN DİLEYEREK SÖZLERİMİ DUALARIMLA NOKTALIYORUM. ALLAH HEPİNİZDEN RAZI OLSUN.
|