Anasayfa MİHR VAKFI Görsel Eserler Yazılı Eserler Canlı Yayın
 Hutbe-Vaaz  Ayetlerin Sırları  Kavramlar  Tasavvuf Konuları  Mutluluk-Yarenlik  İslâm'dan Kopanlar  Hurafeler  Soru-Cevap Arşivi  Konferanslar
 
20.09.2006 - Mihr Vakfı 17. Kuruluş Yıldönümü

SOHBETİN ADI: MİHR VAKFI 17. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ TARİHİ: 20.09.2006 Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; 1989 yılının 20 Eylülünde Allahû Tealâ bizlere Mihr Vakfı’nı kurmayı nasip kıldı. Böylece o günlerden bu tarafa geçen 17. kutlamamızı yapıyoruz inşaallah. Sevgili kardeşlerim! Mihr Vakfı’nın 17. yılında gene birlikteyiz. Yıl 1989; Allah’ın yolunda adım adım ilerliyoruz, Türkiye’nin her tarafında konferanslar veriyoruz. 500 küsur konfe...

SOHBETİN ADI: MİHR VAKFI 17. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ
TARİHİ: 20.09.2006

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; 1989 yılının 20 Eylülünde Allahû Tealâ bizlere Mihr Vakfı’nı kurmayı nasip kıldı. Böylece o günlerden bu tarafa geçen 17. kutlamamızı yapıyoruz inşaallah.

Sevgili kardeşlerim! Mihr Vakfı’nın 17. yılında gene birlikteyiz. Yıl 1989; Allah’ın yolunda adım adım ilerliyoruz, Türkiye’nin her tarafında konferanslar veriyoruz. 500 küsur konferans ve Mihr Vakfı kuruluyor. “Medeniyet, İrfan, Hayır ve Ref” kelimelerinin baş harfleri aynı zamanda “Mehdi, İmam, Halife, Resûl” kelimelerinin baş harfleri; Allah’ın bize verdiği remz bizim için koyduğu bir işaret.

Sevgili kardeşlerim! Yıllar çabuk çabuk geçti. Sonra ülkemizde bize o kadar sıkıntı verdiler ki, her açıdan önümüze o kadar çok engeller çıkardılar ki; buraya Amerika’ya gelmek zorunluluk oldu. Allahû Tealâ’nın emriyle buraya geldik. Sıkıntıları çıkarmaları belki çok önemli değildi. Allahû Tealâ buraya gelmemizi emretmeseydi biz orada kalırdık. Muhakkak ki O’nun her emrinde bir hayır vardır. Buraya geldik; burada Allahû Tealâ bir başka vakfı kurmayı nasip kıldı: International Mihr Foundation. Virginia eyaletinde, Norfolk şehrinde Allahû Tealâ hamd olsun ki bize uluslararası bir foundation yani vakıf kurmayı nasip kıldı ve Allah nasip ederse Türkiye’de de Almanya’da da başka hangi ülkelerde kardeşlerimiz varsa o ülkelerin her birinde International Mihr Vakfı’nın bir şubesini kurma emrini de aldık. Öyleyse Allahû Tealâ’nın emirlerini mutlaka gerçekleştiririz. Bugüne kadar hangi şartlar içinde olursak olalım, mutlaka gerçekleştirdik. Bugün de aynı şeyler geçerlidir.

Sevgili kardeşlerim! Bu gönül beraberliği burada bize gene resmi hüviyette, Amerikan makamlarından resmi izin alınarak bir de bir bilgisayar üniversitesi Allahû Tealâ kurmayı nasip kıldı: University of Allah. Yani “Allah’ın Üniversitesi”, burada Amerika’da kurulan bir bilgisayar üniversitesidir. İlk mezunlarımızı inşaallah bu devrenin sonunda Allahû Tealâ vermeyi nasip kılar.

Sevgili kardeşlerim! Zaman çabuk çabuk geçiyor. Mihr Vakfı kuruldu ve devam etti ama şimdi oradakilerin; hukuku kendilerine siper edinenlerin, bizim karşımızda olup da yolumuzu engellemelerini mümkün kılmayacak. Bunu elimine edebilecek olan bir yeni devre girdik. Artık bütün dünyada International Mihr Foundation’ın şubeleri açılacak. Ve bütün dünyada kardeşlerimiz oluyor. Hamd olsun her geçen gün yeni ülkelerde, yeni kardeşler ediniyoruz ve herşey güzele, daha güzele gidiyor.

Sevgili kardeşlerim! Allah’ın huzurunda alnımız açık, başımız dik. Allah için ömrümüzü tüketiyoruz. Her geçen gün, yeni bir mutluluğun işaretini taşıyor. Sevgili kardeşlerim! Artık bilgisayarda hafızaya yerleşmiş 6000 saatten fazla konuşma var. Öyleyse hangi tarihte, ne söylemişiz; kelimesi kelimesine bilgisayarın hafızasında bir tarih yazılıyor. Geleceğe açılan bir tarih merdiveni! Her gün hangi konuşmayı yaptıysak, o konuşma bugün bilgisayarın hafızalarında bütün tehlikeleri dikkate alarak ayrı ayrı yerlerde, aynı esasları muhafaza ediyoruz. Yani bize düşman olanlar, onlardan bir tanesini imha ettikleri zaman zannetmesinler ki hedefe ulaştılar. Kim kimliğimizi merak ediyorsa, kim tarihimizi merak ediyorsa herşeyimiz orada hamd olsun ki mevcut.

Allah’ın yolunda her geçen gün daha üst seviyede başarılara adım adım ulaşıyoruz, bütün dünyada bizi dinleyenlerin sayısı süratle artıyor. Türkiye içinde kardeşlerimiz, dîn adamlarıyla sohbete gittikleri zaman artık reddedilemiyorlar, söyledikleri âyetleri dîn adamları dinlediği zaman artık onların doğru olduğunu kabul etmek durumunda kalıyorlar. Bu, onların kurtuluşu olan felâh için Allahû Tealâ’nın bir nasibidir. Allahû Tealâ onlara cennetin kapılarını açıyor. Bizim kardeşlerimizin ayaklarıyla önlerine cennet açılıyor.

Hepiniz biliyorsunuz ki; emaniyye bilgilerle yönetilmiş bir İslâm dünyası, bugün hiçbir varlık gösteremiyor. İslâm ülkeleri işgal altında ve yabancı askerler İslâm ülkelerinde. Başka dînlerin mensupları, başka dînlerin mensupları olduklarını zannedenler cirit atıyorlar.

Sevgili kardeşlerim! International Mihr Vakfı bir güneştir. Mihr’in Farsça’daki mânâsı Güneş’tir. Mihr, Allah’ın hidayet güneşidir. Biliyorsunuz ki; Allahû Tealâ bize hidayetin ne olduğunu öğrettiği güne kadar dünya üzerinde hiç kimse hidayetin ne olduğunu bilmiyordu. Aksini kimse iddia edemez. Neden iddia edemez? Çünkü sadece bizim ülkemizde 22 tane Kur’ân meali veren kitap var. Kur’ân-ı Kerim mealleri bizim âlimlerimiz tarafından tanzim edilmiş. Hepsini aldık birer birer. O 22 tane Kur’ân-ı Kerim’deki hidayet âyetlerini; ister “hidayet” kelimesi geçsin, ister insan ruhunun Allah’a ulaşması söz konusu olsun, hidayete müteallik olan bütün konulardaki âyetleri ele aldık ve kesinlikle hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir biçimde tespit ettik ki; bizim âlimlerimiz, biz hidayeti anlattığımız güne kadar hidayetten haberdar değillerdi. Hiç kimse bunun aksini iddia edemez. Elimizde hem o Kur’ân-ı Kerim mealleri var; kitaplar alınmış ve bir yere konulmuş durumda hem de onun ötesinde bizim yazdığımız, onları alarak her bir Kur’ân-ı Kerim’deki hidayet âyetlerini aynı numarayı taşıyan, aynı surenin aynı âyetini, 22 tane âyeti (her bir Kur’ân’daki aynı surenin aynı âyet-i 22 tane âyet ediyor), her bir hidayet veya “hidayet” kelimesi geçmese de hidayetin mânâsını anlatan âyetleri ele aldık. Hiç kimsenin itiraz etmesi mümkün olmayan bir standartta hepsini bir araya getirerek kitabı oluşturduk. Hidayet muhtevasının, nasıl insanları cehenneme götürecek bir hüviyette değişikliğe uğradığını orada ispat ettik. Bunlar tarihi vesikalardır. Geleceğin tarihini aydınlatan bilgisayarların hafızasında tarihi vesikalar! İtiraz edenlerin hiçbirinin hedefe ulaşması mümkün değildir. Çünkü bütün deliller elimizde. O tarihte yani bundan zannediyorum 5 sene evvel, o kitaplardaki bütün hakikatleri “hidayet” kelimesinin geçtiği veya hidayet mânâsına gelen kelimelerin geçtiği bütün âyetleri 22 tane Kur’ân-ı Kerim’de hepsini teker teker ele aldık ve gözlerinizin önüne serdik. Görülen manzara feciydi sevgili kardeşlerim. Onca profesör, onca dîn adamı ne yazık ki hidayet müessesini lâzımgelen biçim ve boyutta sergileyememişler. İçlerinden bir Ali Bulaç, bazı âyetlerde hakikate çok yakın ifadeler kullanmış. Allahû Tealâ’ya hamd ederiz şükrederiz; aralarında böyle bir kardeşimiz de mevcut.

Sevgili kardeşlerim! Bu bir yarıştır. Allah’a liyakat yarışıdır. Allah bizi seçti. Biz bunda bir başarının sahibi değiliz. Allahû Tealâ bizi niçin seçti; onu da bilemeyiz ama biz seçildik ve Allahû Tealâ hidayeti ve unutulmuş olan Kur’ân’ı bize öğretti ve de bir de baktık ki; İslâm âleminin bugünkü perişanlığı ondan kaynaklanıyor. Neden kaynaklanıyor? Kur’ân-ı Kerim’in terk edilmesinden kaynaklanıyor. Kur’ân-ı Kerim’in insanları kurtuluşa ulaştırabilecek olan bütün hükümleri devre dışı bırakılmış, teker teker insanlara unutturulmuş. Bu, kasıtlı veya kasıtsız, insanlar hangi istikamette düşünürse düşünsün; orasını önemli bulmuyoruz. İnsanları suçlamak için burada değiliz. Herkes bildiği kadarını Kur’ân-ı Kerim’ine yazmış. Önemli olan bir vaka sevgili kardeşlerim. İnsanların, Allah bize hidayeti öğrettiği güne kadar hidayeti bilmediklerini kesin. Vazgeçilemez, tartışılamaz bir standartta, biz ispat etmiş durumdayız. Hiç kimsenin buna itiraz etmek imkânı mevcut değildir. Elimizde şaşmaz deliller var. O kitap, o 22 tane Kur’ân-ı Kerim mealindeki hidayet âyetlerinin, o yazarlarca hangi hüviyette kullanıldığı İslâm’ın bir yüz karası olarak devrededir. İslâm âlimlerinin nasıl Kur’ân’ı terk ettikleri, Kur’ân’ın yerine âlimlerin kendilerine öğrettiği, ilim zannettikleri yoldan nasıl gittikleri ve nasıl kendilerini ve onların doğru yaptığını zannederek onların yolunu takip edenleri nasıl cehenneme mahkûm ettikleri bir korkunç tablo olarak, bir utanç tablosu olarak ortaya çıktı. Sevgili kardeşlerim! Hüznümüz orada gözyaşlarımıza dönüştü. Neden biliyor musunuz? Sadece bizim insanımız değil, bütün İslâm âlemi hidayeti bilmiyor. Arkasında Kur’ân’ın unutuluşu var. 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) vardı. O, öğretisinin bütününü Kur’ân üzerine bina etti ve onlar felâha erdiler. Çünkü alt yapıları Kur’ân merdivenlerini ifade ediyordu: 28 basamaklık bir Kur’ân merdiveni, 28 basamaklık bir İslâm merdiveni. Okudukça, Allahû Tealâ bize öğrettikçe tüylerimiz diken diken bir korkunç trajediyi hep yaşadık, hep haykırdık: “Yanlış! İslâmî tatbikat yanlış; mutlaka değiştirmeliyiz!” Ve herkes sadece bizim sesimizi kısmaya çalıştı. Ne demek istediğimizi anlayabiliyor musunuz? Biz, bizimle birlikte olmayan sizleri kurtarmak için gece gündüz çalışıyoruz. Programımız birbiri arkasından öyle bir bağlantı sistemini, öyle bir çalışmayı îcap ettiriyor ki; çoğu zaman birinci programın bitiş süresinde, ikincisi çoktan başlamış oluyor; yetişemiyoruz. Hayatımız sizler için çalışmakla geçiyor. Bu çalışmanın sonucu nereye varır? İslâm’ın şahlanışına, İslâm’ın dünya hâkimiyetine, İslâm’ın bütün dünyaya sulh ve sükûn getirmesine varır.

Sevgili kardeşlerim! İşte Allahû Tealâ’nın öğrettiği bir ilim söz konusu; bu ilim. Allahû Tealâ Kur’ân’da buyuruyor ki: “Biz bu Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Her şeyi bu kitabın içine yerleştirdik.”

6/EN'ÂM-38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).
Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).


 Düşünün sevgili kardeşlerim! Bize göre kıyâmet daha kopmuş falan değil; kim bilir ne zaman kopacak ama zamandan ve mekândan münezzeh olan Allahû Tealâ, kıyâmeti Kendi zaman biriminde gerçekleştirmiş. Kıyâmetten sonra ortaya çıkan gerçek nedir? Herkesin hayat filmlerini gördükten sonra gideceği yerin belli olmasıdır. Ya ebedîyyen cehennemde kalacak ya da cehenneme gidip kıyâmet gününü görecek, ondan sonra da aynı gün oradan çıkıp Allah’ın cennetine girecek. İşte kıyâmet günü insanlardan hangisi cennete gidecek?  Kitapları (hayat filmleri) illiyyinde olanlar. Şu anda daha kıyâmet kopmadı ama cennete gidecek olanların hayat filmleri illiyyinde, cehenneme gidecek olanların filmleri de siccînde. Allahû Tealâ Mutaffifin Suresinin 7. ve 18. âyetlerinde bunu açık ve kesin bir şekilde anlatıyor:

83/MUTAFFİFÎN-7: Kellâ inne kitâbel fuccâri le fî siccîn(siccînin).
Hayır, muhakkak ki, füccarın (şeytanın fücuruna tâbî olan kâfirlerin) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette siccîndedir (zemin kattan 7 kat aşağıda olan zülmanî kader hücrelerindedir).


83/MUTAFFİFÎN-18: Kellâ inne kitâbel ebrâri lefî illiyyîn(illiyyîne).
Hayır, muhakkak ki ebrar olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, hidayette olanların) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette illiyyin’dedir (zemin kattan 7 kat yukarıda olan birinci âlemdeki kader hücrelerindedir).


Cennete gidecek olanların filmleri ebrar; ebrarın filmleri illiyyinde, göğün 7. katındaki birinci âlemde Kader hücrelerindedir. Ya cehenneme gideceklerin hayat filmleri? Onların da hayat filmleri zemin kattan 7 tane aşağı doğru inen 7. kat cehennemde; siccînde. Daha kıyâmet kopmamış, kıyâmet kopmamış ama Allahû Tealâ’ya göre her şey olmuş, bitmiş. O zamandan münezzeh olan Allahû Tealâ, zamanın ötesinden o zamanki bütün gerçekleri bilerek hayat filmlerini olduğu yere yerleştirmiş. Allah’ın gösterdikleri gidip oraya hayat filmlerini görebilir, eğer Allahû Tealâ gösterirse. Bunun mânâsı nedir? Mânâsı, Allahû Tealâ’nın zaman daha oraya varmadan (kıyâmete varmadan) kıyâmetten sonrasına ulaşmış olması, ulaşmakla da kalmayıp o günkü hayat filmlerini oradan illiyyine ve siccîne nakletmiş olmasıdır.

Düşünebiliyor musunuz ne demek istiyoruz? Allah’a göre zaman ve mekân kavramları geçerli değildir. İşte O Allah, bize bu görevi veren O Allah, zamanın da mekânın da dışında. Zamanı kısaltan değil, zamanı sıfırlayan, zamanı yok eden sonsuz hızı sebebiyle zamandan da mekândan da münezzeh olan O Yüce Rabbimizin dizaynından bahsediyoruz size. Bu ilmi acaba dünya üzerinde kim yerli yerine oturtabilir? Var mı birisi? Bu izahı hanginiz yapabilirsiniz? Kıyâmet kopmadan evvel Allahû Tealâ cehenneme gideceklerin ve cennete gideceklerin hayat filmlerini illiyyine ve siccîne koymuş. Biz, bizimkini gördük. O gösterdi. Önünüzde altıgen kader hücreleriniz sonsuza kadar ulaşır. Hayatınız boyunca her gününüz, 24 saatlik zaman parçanız bir altıgenin içindedir. Aranızda Allah’ın 7. katın 1. âlemini gösterdiği birisi varsa o, sözlerimizin doğru olduğunu mutlaka tasdik edecektir.

Allahû Tealâ’nın evliyaları var; ölmeden evvel arkadaşlarına diyorlar ki: “Beni falan mezarlığa götürecekler, falanca gelip başımda şunu okuyacak, kimseye de söyleme. Ve cenazemi şunlar şunlar taşıyacak, şu olaylar da o cenaze sırasında birer birer gerçekleşecek.” Daha olaylar tahakkuk etmemiş. Bu insan bunları nereden biliyor? Çok basit, sadece hayattayken Allahû Tealâ’nın 7. gök katının 1. âlemindeki kendine ait olan kader hücrelerinde, o güne girmesine nasip kılması. O güne girdiği zaman o gün olacak olayları görüyor.

Size masal anlatmıyoruz. Son derece ciddi şeylerden bahsediyoruz. Bunlar, Allahû Tealâ’nın O’nun üst seviye dostlarına öğrettiği ilmin birer parçasıdır. O ilmin standartları içinde olan birisi konuşuyor, O’nun görevlendirdiği birisi konuşuyor. Gelecek günlerde görevimizin ne ölçüde önemli olduğunu birer birer göreceksiniz. Şimdiden bizi ilk defa dinleyenler, birçok defa dinleyip de hakkımızda bir sahtekâr hüviyetiyle hüküm verenler, bizi bir sahtekâr olarak değerlendirenler, o zaman yaptığınız büyük yanlış sebebiyle çok gözyaşı dökeceksiniz. Şeytan tarafından nasıl aldatıldığınızın hüznünü yaşayacaksınız. Bunu yaşamamanız için lâzımgelen şey son derece basit bir şey; sadece tahkik edeceksiniz.

Biz ne söylüyoruz? Ne söylersek Kur’ân’dan söylüyoruz ama bizim âlimlerimizin hiç bilmediği şeyleri söylüyoruz. Bugünkü dîn ilmiyle hiç kimsenin kurtuluşunun mümkün olmadığını söylüyoruz. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahâdet getirmek; İslâm’ın 5 tane şartıdır. Bu 5 şartla hiç kimse Allah’ın cennetine giremez. Bir insanın Allah’ın cennetine girebilmesi için mutlaka Allah’a ruhunu hayattayken ulaştırmayı dilemesi gereklidir. Kişi böyle bir dileğin sahibi değilse, hiçbir zaman Allah’a ulaşmayı dilememişse, ruhunu hayattayken şu dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaştırmayı dilememişse, o kişinin cehennemden kurtuluşu mümkün değildir. O kişinin gideceği yer mutlak olarak cehennemdir. Biz bunu söylediğimiz zaman birçok insan: “Eski köye yeni âdet!” diyor. Biz de diyoruz ki: “Bu yeni köye eski âdettir.” Çünkü Kur’ân 14 asır evvel indirildi ve bu kesin olarak orada mevcut. Yeter mi? Hayır, yetmez! Bütün sahâbenin de böyle yaparak kurtuluşa ulaştığı, o da Kur’ân’da mevcut. Öyleyse Kur’ân, senedimizdir. Öyleyse Kur’ân, delilimizdir.

Kur’ân-ı Kerim bizden bahsediyor. Allahû Tealâ ne diyor: “Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.”

9/TEVBE-32: Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye'ballâhu illâ en yutimme nûrahu ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
(Onlar) ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.


Nurun tamamlanması demek; o nurun bütün dünyaya ulaşması demektir. Nurun tamamlanması demek; bütün dünyada sulh ve sükûnun tahakkuk etmesi demektir. Hiç dünya üzerinde böyle bir olay oldu mu? Bütün dünyada harplerin bittiği, bütün insanların birbirine dost olduğu, el ele, gönül gönüle geleceğe doğru huzurla, mutlulukla yürüdükleri bir gün, bütün dünyanın o hedefe ulaştığı bir gün oldu mu? Hanginiz iddia edebilirsiniz? Ama biz olacağını garanti ediyoruz. Bunları bize söyleten O’dur; Allahû Tealâ’dır. Onun için hiçbir şekilde fütur getirmeden gayet rahat, huzur içinde diyoruz ki; o günler gelecek, o günlerin mimarı biz olacağız, bunu hepiniz yaşayacaksınız.

İnsanlar öyle bir aldanış içerisinde şeytan tarafından kandırılmışlar ki; söylediklerimizi okumaktan, dinlemekten ve Kur’ân’la karşılaştırmaktan kaçıyorlar. Ne olacak okurlarsa? Okurlarsa öğrendikleri ilimle, o yıllarını verdikleri, üniversitede öğrendikleri ilimle Kur’ân’daki ilmin birbirine hiç benzemediğini tespit edecekler.

Bugün dîn adına ahkâm kesenlere, “Sen Allah’a ulaşmayı diledin mi?” dediğimiz zaman sadece afal afal yüzümüze bakıyorlar. “Allah’a ulaşmayı dilemek ne demek yani? Allah bize şah damarımızdan yakın değil mi? Sen neden bahsediyorsun? Kimin evini soruyorsun.” diyorlar. Ama o diyenlere bunu âyetlerle ispat ettiğimiz zaman söyleyecek sözleri kalmıyor. İşte size diyoruz ki; bir insan eğer ruhunu Allah’a mülâki kılmayı (hayattayken ruhu Allah’a ulaştırmayı) dilemezse, o kişinin gideceği yer cehennemdir. Yetmez; ve o kişi Allah’ın âyetlerinden gâfildir. Dîn adına ahkâm kesen kim varsa hepiniz gelin! Diyeceksiniz ki: “Hayır, sen doğruyu söylemiyorsun. Bize öğretilen bu değil.” Bir tanesinde hem fikiriz. Size öğretilen o değil gerçekten. Ama Kur’ân, bizim söylediğimizi söylüyor.

Hadi gelin beraberce Kur’ân-ı Kerim’e bakalım. Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde Allahû Tealâ ne diyor? Diyor ki:

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


innellezîne lâ yercûne likâenâ: onlar ki mutlak surette, muhakkak surette Bize mülâki olmayı (ruhlarını hayattayken Bize ulaştırmayı) dilemezler
ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ: onlar, dünya hayatından razıdırlar ve dünya hayatıyla mutmain olurlar
vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne): onlar, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.

“Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle ateştir, yani cehennemdir.” Allahû Tealâ ne demek istiyor acaba?

Biliyoruz ki Mu’minun Suresinin 102 ve 103. âyetleri cennete kimlerin gireceklerini, cehenneme kimlerin gireceklerini dereceler itibariyle açıklamaktadır. Mu’minun-102’de Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Kıyâmet günü mizanlar kurulur, kimin mizanları ağır gelirse ya da günah tartıları hafif gelirse onlar felâha erenlerdir.”

23/MU'MİNÛN-102: Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.


Günah tartılarının hafif gelmesi demek, sevap tartılarının ağır gelmesi demektir. Sevabı günahından fazla. Öyleyse Allahû Tealâ: “felâha eren” diyor. Veya tersini söyleyelim: Sevap tartıları ağır gelenler; o da aynı. Sevap tartısı günah tartısından fazla; kişi felâha eriyor, gideceği yer cennet.

Bir sonraki âyet-i kerime: “Kimin de günah tartıları sevap tartılarından ağır gelirse, onlar hüsranda olanlardır. Onların gidecekleri yer ebedîyyen kalmak üzere cehennemdir.”

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


Burada Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişinin gideceği yerin cehennem olmasının arkasında, o kişinin kazandığı derecelerin kaybettiği derecelerden az olması yatıyor. Cehenneme gitme sebebi; kaybettiği derecelerin fazlalığı, kazandığı derecelerin azlığıdır. Bu nasıl bir olay? Bütün cehenneme gidenler aynı statüye tâbî midirler? Herkes için aynı statü geçerlidir. İnsanlardan, kimin kaybettiği dereceler kazandığı derecelerden fazlaysa gideceği yer cehennemdir. Kazandığı dereceler, kaybettiği derecelerden fazlaysa gideceği yer cennetidir. Peki, neden? Bunun cevabını Kehf Suresinin 103, 104, 105. âyetlerinde görüyoruz. Orada Allahû Tealâ diyor ki: “Size amellerinizin hasara uğramasındaki özelliği (onların amellerinin hasara uğramasının sebebini) söyleyelim mi? Onlar ki en güzelini yaptıklarını zannediyorlardı. Kim Allah’a mülâki olmayı inkâr ederse onların amelleri heba olur.”

18/KEHF-103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).
De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”

18/KEHF-104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).
Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.

18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).
İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.


Kim Allah’a mülâki olmayı (ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı) inkâr ederse, onların amelleri boşa gider. Allah’a mülâki olmayı inkâr eden bir kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi hiçbir zaman mümkün değildir. Ve bu kişi Allah’a mülâki olmaya inanmadığı için hiçbir zaman Allah’a ulaşmayı dilemeyecektir. Dilemiyorsa, kaybettiği dereceler mutlaka kazandığı derecelerden fazla olacaktır. Çünkü amelleri boşa gidecektir. İşte o söylediğimiz Yûnus Suresinin 8. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne): Onların kazandıkları dereceler itibariyle, iktisap ettikleri dereceler itibariyle gidecekleri yer nardır (ateştir, cehennemdir). Onların nevası gidecekleri yer, kalacakları yer ateştir (cehennemdir).” diyor. Hangi sebeple? O kazandıkları dereceler itibariyle, iktisap ettikleri dereceler itibariyle.

Öyleyse bu söylediklerimiz bizim zamanımızın dîn adamları tarafından hiç bilinmeyen şeyler ve de onların bilmediği şeyleri söylediğimiz için bize bir hayli kızıyorlar. Ama düşünün ki; onların kurtuluşu bizim söylediklerimize bağlı. Ya Allah’ın bize öğrettiklerini gerçekleştirirler, Allah’a ulaşmayı dilerler; o zaman amelleri boşa gitmez, mutlaka cennete girerler. Neden amelleri boşa gitmez? Çünkü o kişi Allah’a mülâki olmayı inkâr etmemiştir. Yetmez; Allah’a mülâki olmayı dilemiştir. İnkâr etmediği cihetle amelleri boşa gitmez. Allah’a ulaşmayı (Allah’a mülâki olmayı, ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı) inkâr etseydi ve de hayatı boyunca dilemeseydi, o kişinin bütün amelleri boşa gidecekti. Ama öyle bir kişi ki; bu, dilemiş. Dilemişse amelleri boşa gitmez (madde 1), Allah onun günahlarını örter (madde 2).

Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


“Ey âmenû olanlar (Allah’a inananlar)! Allah’a mülâki olmayı dileyin, takva sahibi olun. Takva sahibi olun ki; Allah sizin günahlarınızı örtsün sonra da size furkanlar versin, sonra da günahlarınızı sevaba çevirsin.”

Bir inanan kişinin, inanan kişiyse o kişi mü’mindir. Mü’min; sahibi olan demektir, îmânın sahibi olan kişidir. Böyle bir insan için herkes “Kim kalbinde zerre kadar îmân varsa, cehennemde bir süre kaldıktan sonra mutlaka cennete girecektir.” zannında. Bu bir yalandır. Konu, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e izafe edilmiş bir hüviyet taşımıyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V) asla böyle bir şey söylemiş olamaz. Nereden biliyoruz? Şuradan biliyoruz: Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır. Kur’ân’a bakın. Hiçbir hadîsim Kur’ân’a aykırı olamaz.” Şimdi bakıyoruz Kur’ân-ı Kerim’de 29 tane âyet-i kerime, “Cehenneme yanmak üzere giren bir kişinin cehennemden bir daha çıkması mümkün değil.” diyor. Tam 29 tane âyet-i kerime! 6,7 defa bu âyetleri ders olarak verdik. Orada, bilgisayarın hafızasında. Öyleyse neden bahsediyoruz? Hep bahsettiğimiz şey Kur’ân hakikatleri. Şimdiki âlimlerimizin çoktan unuttukları ve bir başka ifadeyle bilmedikleri.

Peki, sevgili kardeşlerim! Bir hususu açık bir şekilde söylemeden geçmememiz lâzım. Onları da hatalı bulmuyoruz. Onların bir kabahati yok. Zamanımızın dîn âlimleri öğretmenlerinden dîn öğrenmişler, imam hatip lisesini bitirmişler ya da normal liseyi bitirmişler, arkadan ilâhiyat fakültelerinde dîn tahsili görmüşler. Sonra? İlâhiyat fakültelerinde bunun üzerine doktora, asistanlık, doçentlik ve profesörlük payelerini eklemişler ama öğrendikleri ilim hep kendilerine öğretilen ilim ve hiç kimseyi cehennemden kurtarması mümkün olmayan bir ilim. Şimdi anlıyor musunuz neden Allah’ın bize öğrettiği ilim bu kadar önemli? Neden bütün insanları kurtuluşa ulaştırabilecek olan özellikler taşıyor? Çünkü bugünkü dîn eğitiminin ortaya koyduğu öğreti (ilim), hiç kimseyi cehennemden kurtarabilecek olan bir özelliğin sahibi değildir. Tam aksine şeytanın insan düşüncesinin ulaşamayacağı kadar korkunç bir tuzağıdır.

Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le beraber üzerlerine farz olan Allah’a ulaşmayı dilediler. Sonra hepsi kâinatın en büyük mürşidine; Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî oldu. Sonra hepsinin ruhları Allah’a ulaştı, sonra fizik vücutlarını Allah’a teslim ettiler, sonra nefslerini Allah’a teslim ettiler, sonra irşad oldular. Bütün sahâbeden bahsediyoruz. Daha sonra da hepsi iradelerini de Allah’a teslim edip irşad makamına tayin edildiler. Bu 7 safhanın 7’si de üzerimize farz ve Kur’ân-ı Kerim hepsinin hem sahâbe tarafından yaşandığını hem de Kur’ân-ı Kerim’de farz kılındığı üzere bütün sahâbenin üzerine farz kılındığını anlatıyor ve bizim dîn âlimlerimiz bunların hiçbirisini bilmiyorlar. Sevgili kardeşlerim! Onları suçladığımızı zannetmeyin.

Sevgili dîn adamları! Sizin karşınızda değiliz, sizinle yan yanayız, birlikteyiz, can canayız ve her şeyden evvel sizi bu bataklıktan kurtarmak istiyoruz. Anlamıyor musunuz? Çırpınışımız 70 milyondan fazla insanın cehenneme doğru gitmekte olduğu bu devrede, Allah’ın hakikatlerini insanlara öğretebilmek için, bu istikamette onları cehennemden kurtarabilmek için, anlamıyorsunuz! Her gün insanlar ölüyor, söylediklerimizin mânâsına ulaşamadan, söylediklerimizi öğrenemeden ve tabiatıyla Allah’a ulaşmayı dileyemeden, ruhlarını hayattayken Allah’a ulaştırmayı dileyemeden, Allah’tan talep edemeden. Sorumluluk, sözlerimizi izlemeyen, dinlemeyen dîn âlimlerine aittir. Bizden bir şeyler öğrenen halk gidip dîn âlimlerimize soruyorlar. “Böyle söylüyor, ne diyorsunuz?” diyorlar. Onlar da diyorlar ki: “Hayır, öyle değil.” İşte burada çok ağır bir sorumluluk var. Dîn âlimlerimiz bu ağır sorumluluğun altındadır.

Sevgili kardeşlerim! Allah’ın huzurunda biz, bize düşeni yapmakta olduğumuz kanısındayız. 30 seneden beri sizlere Allah’ın doğrularını öğretmek için çırpınıyoruz. Arkasında ne var? Dîn adamlarımız bu hakikatleri Kur’ân’dan tahkik etsinler de hepsinin doğru olduğunu görsünler ve halkımıza da “Söyledikleri doğrudur.” deyip, hem kendileri hem de onlardan doğru veya yanlış olduğunu öğrenmek isteyen halk cehennemden kurtulsun. 70 milyondan fazla insan şu anda cehenneme doğru yol alıyor. Eğer dîn adamlarımız böyle olmasında ısrar ederlerse, dîn adamları aksi iddiada bulundukları sürece halkımız hiçbir zaman öğrenemeyecekler. O zaman sorumluluk o kadar milyon insanın cehenneme gitmesinin vebali, onlara doğruyu söylemeyen, sorumluluklarına müdrik olmayan dîn adamlarımızda değil mi?

Sevgili dîn adamlarımız! Ne zaman bu sorumluluktan kurtulacaksınız? Ne zaman Kur’ân’ın bilmediğiniz âyetlerini de öğrenmek gereğini duyacaksınız? Öğrendiğiniz ilimle hangi seviyede olursanız olun, kurtuluşunuz mümkün görünmüyor, kurtulamazsınız.

Sevgili kardeşlerim! Mihr Vakfı bu hedefe yönelik olarak kuruldu, bu hedefe yönelik olarak çalıştı ve International Mihr Fonundation’a dönüştü. Uluslararası Mihr Vakfı ve bütün dünyada şubeler açmak için hazır. Türkiye’de de bir şube önümüzdeki günlerde mutlaka açılacak. Sevgili kardeşlerim! Mihr Vakfı’nın 89’dan bu tarafa geçen senelerine bakalım.  Mihr Vakfı’nın 17. kuruluş yıl dönümü mübarek olsun!

Mihr Vakfı’nın değerli mensupları! International Mihr Vakfı’nın başkanı olarak hepinizi selâmlıyorum. Artık uluslar arası platformda bir yeni vakfın sahibiyiz. Bütün dünyaya yayılacak olan, bütün dünyaya adaleti, bütün dünyaya hürriyeti, bütün dünyaya Allah sevgisini ulaştıracak olan bir uluslar arası kuruluş!

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R
M.İ.H.R. Vakfı 17. Kuruluş Yıl Donümü
Son 10 sohbet
Kur'ân-ı Kerim Lafzı ve Ruhu (Tefsir) | Türkçe Kur'an Meallerini Kıyasla
İmam İskender Ali Mihr | NUR Tv

Uluslararası Mihr Vakfı (Türkçe) | International Mihr Foundation (English) | Die MIHR Stiftung (Deutsch) | La Fondation Mihr (Française)